Avatar

Gazeteci-Yazar

Bir grup Ankaralı kadın, şiddete karşı daha etkili önlem istedikleri bir protesto göstersinde görülüyor. (Foto: T24)

9 Mayıs Avrupa Günü. Avrupa Birliği (AB) kuruluşundan bu yana belki de en dağınık, sarsılmış koşullarda “kutluyor” bu günü. İngiltere’nin ayrılması, yani Brexit’in resmileşmesi ile 2020’ye hem siyasi hem ekonomik boyutları olan ağır bir darbeyle başlamıştı AB. Suriye’deki askerî harekât nedeniyle üye adayı Türkiye ile siyasi diyalogu adeta donduran AB, Suriyeli mültecileri almamak için Türkiye’nin kapısına gelme ilkesizliğinden çekinmiyordu. Sonra, koronavirüs Covid-19 salgınıyla birlikte AB’nin iç dayanışma yaldızlarının da İtalya ve İspanya örneklerinde nasıl döküldüğüne tanık olduk. Şimdi bunların üzerine bir de kadın düşmanlığı geldi ne yazık ki.
Macaristan Parlamentosu 5 Mayıs günkü oturumunda dünyanın ilk bağlayıcılığı olan Kadına Karşı Şiddet belgesi sayılan İstanbul Sözleşmesini uygulamayı reddetti. Önergeyi veren milliyetçi muhafazakâr çizgideki Hristiyan Demokrat Halk Partisiydi (KDNP). KDNP günümüz Avrupa’sında gerici, sağ iktidarların simgelerinden sayılan Başbakan Viktor Orban’ın FIDESZ partisinin koalisyon ortağı. İki temel gerekçesi vardı önergenin. Bunlardan biri, şiddete uğramış kadınlara iltica hakkı verme kolaylığı öngörmesinden dolayı Macaristan’ın ırkçı çizgideki göçmen siyasetinde gedik açabileceği endişesi. Diğeriyse Türkiye’de de İstanbul Sözleşmesinin uygulamadan kaldırılmasını isteyenlerin kullandığı söylemin aynısıydı: “evlilik kurumunun korunması”.
Yani Türkiye’de “erkektir döver, kadındır susar” zihniyetindekilerle AB üyesi Macaristan’da aynı zihniyette olanlar, “evlilik kurumunun korunması” söyleminde birleşiyor. Macaristan’da bu söylemin gerekçesi ne, biliyor musunuz? Kadına karşı şiddetin önlenmesi sözleşmesinin “yıkıcı cinsiyet ideolojileri” içermesi ve “Hristiyan değerlere” aykırı olması. Oylama sonucu, Macaristan 2014’de imzalamış olduğu İstanbul sözleşmesini uygulamayacağını duyurmuş oldu.

Macaristan’da da Türkiye’de de aynı kafa

Peki, AB Macaristan’a bu yaptığının (AB Anayasası yerine geçen) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Kopenhag Siyasi Kriterlerine aykırı olduğunu söyleyip bir işlem yaptı mı? Ya da örneğin AB Komisyonu’ndan bir kınama geldi mi? Hayır. Tıpkı Orban 2018’de şunları söylediğinde gelmediği gibi: “Liberal demokrasi çok kültürlülüğü savunur, Hristiyan demokrasisi içinse öncelik Hristiyan kültürüdür, bu illiberal [liberal olmayan] bir kavramdır. Liberal demokrasi göç yanlısıdır, Hristiyan demokratlık göç karşıtıdır; göç-karşıtılığı da illiberal bir tavırdır. Liberal demokrasi farklı aile modellerini benimserken, Hristiyan demokratlık için tek model Hristiyan aile modelidir ve bu da yine illiberal bir modeldir. Artık yalnızca liberal demokrasiye değil, aynı zamanda demokrat olmayan liberal sisteme de veda etmenin zamanı geliyor.”
Türkiye’de de İstanbul Sözleşmesinin kaldırılmasını isteyenlerin gerekçesinin “evlilik kurumunun korunması” olması rastlantı değil. Bunu savunanlar, erkeklerin bu sözleşmeden “mağdur edildiğinden”, evlerinden uzaklaştırılmak zorunda bırakıldıklarından şikayetçi. Ama onlardan şikayetçi olanlar resmen evli olsun olmasın birlikte yaşadıkları kadınlar. Çünkü şiddet gördüklerini söylemişler, mahkeme de bu yönde karar almış.
Hacettepe Üniversitesinin 2014’te yayınladığı bir çalışmaya göre, evlenmiş kadınların yüzde 36’sı evde şiddet görüyor, bunun içinde yüzde 12 cinsel şiddet de mevcut. Resmi verilere göre 2017’de 409 kadın kocası, babası, kardeşi, akrabası başta olmak üzere erkekler tarafından öldürülmüş. Bu sayı 2018’de 440’a, 2019’da 474’e yükselmiş. Son iki yılda evdeki şiddetten kaçıp Mor Çatı koruma evlerine sığınan kadın sayısı 800’den 944’e yükselmiş. Mağdur olan, kadınları şiddet kullanarak kendilerine tabi kılmaya çalışan erkekler değil yani, kadınlar.

İstanbul Sözleşmesi nedir?

Tam adı: Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi. Neden “İstanbul Sözleşmesi” deniyor? Çünkü Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısı 10-12 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da yapılmış, bu önemli metin de Türkiye’nin talebiyle İstanbul’da üye devletlerin imzasına açılmış. İlk imzalayan Türkiye. Sadece ev sahibi Türkiye olduğu için değil. Çünkü bir önceki yıl, 2010’da Mevlüt Çavuşoğlu Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi Başkanlığına (Avrupa Konseyi Meclisi Başkanlığına) seçilmiş. Önemli bir itibar mevkii. Hükümette kimler mi var? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Kadın ve Aile Bakanı Aliye Kavaf, AB İşleri Bakanı Egemen Bağış.
Sözleşme yalnızca kadınlara karşı şiddete önlem öngörmekle kalmıyor aynı zamanda imzacı ülkelerin yasalarında “kültür, töre, gelenek, din, namus” gibi ülkeden ülkeye, toplumdan topluma değişen kavramların şiddet gerekçesi yapılmayacak şekilde düzenlemeler yapmasını öngörüyor. Nitekim bu düzenlemelerin ciddi bir kısmı, yıllardır Türkiye’de kadın hakları için mücadele ve emek vermiş kadın derneklerinin de gayretiyle yapıldı; 6284 sayılı yasa bunun ürünüdür. Zaten kadın düşmanı zihniyetin hedeflerinden birisi de bu yasayı sulandırmak, hatta geçersiz kılmak.

“Kazanımları çöpe atmış oluruz”

O dönem, hükümetin ve AK Partinin bütün ileri gelenleri İstanbul Sözleşmesini sahiplenmiş, Türkiye’nin dünyaya örnek oluşturduğunu söylemişler. Şimdi ise tabanda sesi çok çıkan bir azınlık grubunun gayretiyle bu yasanın da Sözleşmenin de etkisiz hale getirilmesi çabaları var. Hatta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da Sözleşmenin değiştirilebileceği yolunda beyanlarda bulundu, özellikle 2019 yerel seçimleri sürecinde.
O dönem bu çalışmaların içinde yer almış isimler arasında Prof. Dr. Aşkın Asan da vardı. Bir ara AK Parti milletvekili ve Bakan Yardımcısı olarak da görev yapan Asan, şimdi İstanbul Sözleşmesi uyarınca kurulan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Grubu’nda (GREVIO) Türkiye’yi temsil ediyor. Asan, Sözleşmeye yapılan itirazlarda, “Sözleşmenin ruhunu anlayamama hatta anlamak istememe problemi” bulunduğuna inanıyor. “Bazı kavramlar yanlış duyuruluyor, tartışılıyor, başka yerlere çekiliyor” diye devam ediyor; “Oysa Sözleşmenin tek amacı var o da kadınları şiddetten korumak. Türkiye bugüne dek bu konuda gerçekten dünyanın çoğu ülkesinden ileri adımlar atabildi. Sözleşmenin iptali, Türkiye’nin kat ettiği bütün mesafenin, başarının çöpe atılması demek olacak.”

Sümeyye Erdoğan Bayraktar bile hedefte

Ancak Sözleşmeden geri adım atılmasını isteyenler çıtayı sürekli yükseltiyor. Yakın zamana dek toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) gibi oluşumları hedef alanlar artık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın öncülük ettiği Kadın ve Demokrasi Derneği’ni (KADEM) de hedef tahtasına koydular. Geçenlerde eski AK Parti milletvekillerinden Mehmet Metiner’in, Twitter mesajı buna son örnek oldu.
Metiner, tesadüf bu ya tam da Macar Parlamentosunun İstanbul Sözleşmesine uymayacağını ilan ettiği 5 Mayıs günü, İstanbul Sözleşmesine Meclis’te oy vermiş olmakla “yanlış yaptıklarını” söyledi. O arada, Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın Başkan Yardımcısı olduğu KADEM ile ilgili olarak da şunları yazdı: “İstanbul Sözleşmesi’nin ülkemizde kabulünden 2 yıl sonra kurulan KADEM’in ısrarla “İstanbul Sözleşmesi”ni savunuyor olmasını anlamıyorum… Varlığını önemsediğin KADEM’in adeta SÖZLEŞME müdafisi bir konuma kendini düşürmesi hazin bir tablo…” (Metiner bu mesaj dizisinde Erdoğan’a toz kondurmamak adına çarpıtma yapıp, Sözleşmenin 2014 yılında Başbakan Davutoğlu tarafından Meclis onayına getirildiğini söylüyor, Sözleşmeye ilk imza koyanın 2011’de Erdoğan hükümeti olduğunu gizlemeye çalışıyor.)

Eşitlik yerine adalet istemek kurtarmadı

Tabii burada KADEM’in düştüğü açmaz da ortada. KADEM AK Parti tabanındaki bu itirazları yatıştırma kaygısıyla birkaç yıl önce tuttu “toplumsal cinsiyet eşitliği” yerine “toplumsal cinsiyet adaleti” diye bir kavram icat etti, bu amaçla uluslararası konferanslar düzenledi. Tabii “adalet” kavramı kimin kime adil davranacağı sorusunu akla getiriyor, erkeğin kadına adil davranması gibi bir üstünlüğü var sayıyordu. Ne yazık ki kadını kendisinden aşağıda ve düşman gibi gören bu zihniyete yaranılamayacağı da böylece ortaya çıkmış oldu.
Kadını erkekle eşit görmeyen dalganın sınırları, ideolojileri aşıp artık AB bünyesine de sızması, yükselmeye başlamasının dünyada otoriter yönetim anlayışının yükselişe geçtiği bir dönemde gözlenmesi de rastlantı değil kuşkusuz. Nüfusu nispeten küçük, ekonomisi ve demokrasisi gelişmiş ülkelerde kadınların işbaşında olması ne yazık ki dünyanın büyük kesimini temsil etmekten uzak. Yönetenlerin demokratik tahammülü azaldıkça, kadınların bin bir çabayla kazanılmış hakları da tehlikeye düşüyor ne yazık ki.