İpek Cem Taha

Direktör, Columbia Global Centers, İstanbul

Koronavirüs COVID-19’un yayılmaya başlamasıyla alınan ilk önlemler arasında sınır girişlerinde yüksek ateş ölçümü de vardı. (Foto: Sağlık Bakanlığı)

Sıkça duyuyoruz; ‘yerli ve milli’. İlkokuldayken hatırlıyorum, yerli malları haftası olurdu. Hatta tekerlemesi de vardı: “yerli malı kullanmalı, odur yurdumun malı.” Günümüzde de hem ‘yerli malı haftası’ hem de sorunları yerelde çözme refleksi devam ediyor.
Türkiye, özellikle 1980’lerden bu yana, giderek uluslararası piyasaların parçası oldu. Hatta yerli ve milliyi savunanlar dahi, bazı ‘marka ürünleri’ yaşamlarının demirbaşı haline getirdi. Türkiye yalnızca yerli sermayeyle değil, uluslararası yatırımlarla ve ticaretle de büyüdü. Ülkeye güven duyulan dönemlerde, Türkiye yerli ve yabancı yatırımcının odak noktasındaydı.
Öte yandan Çin dünyanın üretim üssü olurken, ülkenin başkenti Pekin’de bile birçok kişi hava kirliliğinden ötürü pandemiye gerek olmadan da zaten maske ile dolaşıyordu. Brezilya Amazonları pervasızca yok etmeye devam ederken, gençler Greta Thunberg’in başlattığı “İklim için Cuma” adlı küresel hareketle ‘büyükleri’ ıslah etmeye çalışmaktaydı.
İleride 21. yüzyılın tarihi nasıl yazılacak, neler ön plana çıkacak çok merak ediyorum. Elbette burada bir varsayım var. 22. yüzyıl ve sonraki yüzyıllarda insanların dünyada yaşamlarını sürdürebilecekleri varsayımı. Veya Mars’ta kurulacak kolonilerde mi yaşayacak acaba tarihçiler? O da olursa artık…

İlk tedbir sınır kapatmak oldu

Korona krizi küresel bir kriz. Dünyanın küreselleşmesiyle ülkelerarası etkileşim ve ticaret arttığından COVID-19 gibi bir salgının yayılım hızı 2020 yılında yirmi yıl öncesine kıyasla bile çok daha fazla. Küresel tedarik zincirlerinin optimizasyon gücünün yanı sıra, hava ulaşımının ucuzlaşması gibi etkenler de COVID-19 krizinin ülkelerarası geçirgenliğini hızlandırdı.
COVID-19 virüsünün Dünya Sağlık Örgütü tarafından 11 Mart’ta pandemi ilan edilmesinin ardından, ülkelerin ilk aldığı tedbir sınırlarını kapatmak oldu. Her ülke sorunlarını ve ihtiyaçlarını ‘kendi evinin içinde’ çözme arayışına girdi. Toplumsal dayanışma çerçevesinde, şirketler, sivil toplum ve yerel yönetimler farklı çözümler geliştirdiler. Türkiye’de Arçelik firmasının hastanelere destek için yerli solunum cihazı üretmesi ve teknik altyapısını yerli üreticilere açması, yaşanan seferberlik bilincinin güzel bir örneği. Kutuplaşma devam etse de yerel yönetimlerin ve devletin başını çektiği kampanyalara şirketler, sivil toplum ve bireylerden destek gelmeye devam ediyor.
Aslında ‘milli’ anlamda gıda da dahil daha fazla ‘kendine yetebilme’ durumu, bu küresel riskler yüzyılı için önemli bir rekabet avantajı oluşturabilir. Küresel riskler yüzyılı diyorum zira iklim krizi zaten yaşanmaya başlandı. Hatta, COVID-19 ve benzeri salgın hastalıkların ortaya çıkma hızı, ekosistemimizdeki tahribattan ötürü katlanmış vaziyette. Şöyle ki, yapılan araştırmalara göre yılda beş civarında bu tip yeni hastalık ortaya çıkmakta. Koronavirüs konusuna geri dönersek, şu an yarasalarda bilinen 3200 tip koronavirüs bulunuyor.

İklim krizi unutulmamalı

Virüslerin hayvanlardan insanlara geçmesi yeni bir durum değil. Yeni olan boyutu, yaşam alanları kısıtlanan hayvanların insanlarla arasındaki doğal bariyerlerin azalıyor olması. Madencilik ve yeni tarım alanı açma adına ormansızlaşma, bizleri bu tarz virüslerle daha sık karşıya getiriyor. Ayrıca küresel ısınmanın sonucu olarak sineklerin bulaştırdığı hastalıklarda da artış gözlemleniyor.
Bu dönemde, Türkiye de dahil olmak üzere, ülkeler kendi vatandaşlarını sağlık anlamında koruma altına almayı önceliklendiriyor. Öte yandan, bu ‘kendi kendine yetme’ ve ‘önce kendini düşünme’ durumu, orta ve uzun dönemde çıkabilecek benzer krizleri çözmek için oldukça yetersiz kalacak. Son yıllarda tam bir saatli bombaya dönüşen iklim krizi, COVID-19’un başrol çalmasıyla adeta unutuldu. Oysa COVID-19 gibi krizleri hızlandırmanın yanı sıra, küresel iklim krizinin de temel bir halk sağlığı krizi olduğunu artık kabul etmemiz gerekiyor.

Milli çözümler gerekli ama yeterli değil

COVID-19 krizi, ‘ülkelerarası jest’ sayılabilecek az sayıda doktor, maske ve tulum diplomasisi dışında, dünyanın gerçek bir iş birliğine tam da hazır olmadığını gösterdi bizlere. Her ne kadar liderler her fırsatta bu yardımlaşmadan dem vursa da işin aslı herkesin kendi köşesinde kalması oldu. Buna önemli bir istisna, internet ağları sayesinde paylaşılan insani deneyimlerimiz oldu. Belki de en büyük kazanımımız bu oldu.
Türkiye, bu hafta itibariyle bir normalleşme sürecinin ilk adımlarını atmaya başlıyor. Hepimiz normale dönüş arzusundayız. Öte yandan, bu konuda bizden önce davranan Almanya ve Güney Kore gibi örnek ülkelerde dahi, karantina mantığının gevşetilmesiyle vaka sayalarında artış gözlemlenmekte. Virüsün aşı ve bir ölçüde sürü bağışıklığı olmadan gücünü yitirmeyeceği biliniyor. İzolasyon dönemi bize zaman kazandırıyor ve hastane kapasitesinin yeterli kalmasını sağlıyor. Yine de temkinli ve yavaş açılmak riski azaltacaktır.
Ekonomik güç ve altyapı çok önemli ancak küresel krizleri sadece milli çözümlerle aşmak mümkün değil. Kısa dönemde milli çözümler gerekli, hatta bazı bakış açılarının ülkemize de çok faydası olacağı inancındayım. Ümit ediyorum ki, dijital eğitimden sağlık sektörüne, üniversitelerden şirketlere ve kamuya kadar, birçok kurum kendini yeniden yapılandıracak.

Vahşi kapitalizmi virüsle sorgulamak

COVID-19 salgını birkaç ay içerisinde 4 milyon 235 bin vaka sayısına ulaştı ve maalesef 285 bin can aldı. Unutmayalım ki bu rakamlar test edilebilen kişilerdeki vaka ve vefat verisini yansıtıyor. Test edilmeyen nüfusta daha fazla vaka ve vefat mevcut.
Yakın gelecekte gerek sağlık gerekse ekonomi, göçler ve iklim alanlarında küresel krizleri daha sık ve yoğun yaşayacağız. Bu krizleri bertaraf etmek için ortak düşünebilen ve müşterek fayda odaklı karar alabilen bir uluslararası düzene ihtiyacımız olacak. Bu durum geçirdiğimiz süreçte etkin olamayan örneğin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi kurumların canlanmasını ya da yerlerini başka mekanizmaların almasını gerektiriyor.
COVID-19’un mirası yalnızca can kaybı, ekonomik sorunlar ve işsizlik olmayabilir. Vahşi kapitalizm olgusunun da sorgulanabileceği ilginç bir dönem bekliyor bizleri. İnsanoğlunun bencilliği ortadan kalkmayacak elbet, ancak menfaat ve mecburiyet bile ortak adımları getirebilir. Bu çerçevede ülkeler, kendi çıkarları ve yaşam kabiliyetleri adına, uluslararası iş birliği seçeneğini değerlendirebilirler.
Derler ya, öğrenci hazır olunca öğretmen ortaya çıkarmış. Kim bilir, bu virüs belki de beklediğimiz öğretmendir…