Ali Kayalar

Gazeteci

Bir Türk fırkateyni Kaş açıklarındaki Meis adasının önünden geçerken. (Fotoğraf: Twitter)

Doksanlı yılların sonuydu; Akdeniz’i bir “tatil gölü”ne çevirme niyetindeki Club Med, Türkiye’de de atılıma geçmişti. Türkiye’nin tatile para harcayabilen kesimlerinde bu Avrupa usulü “her şey dahil” konusu epey heyecan yarattı.
Acaba bu çok da ince olmayan kalburdan kimler geçecekti?
Bizi de alacaklar mıydı?
(“Her şey dahil” turizmi daha sonra sektörün başına büyük bela açacak, Club Med’in kendisi de zaman içinde inişler çıkışlar yaşayacaktı ama bu başka bir yazının, başka yazarların konusu.)
Aynı yıllarda yine Türkiye’de başka bir heyecan yaşanıyordu. Sadece futbol sahalarında değil, Brüksel koridorlarında da Avrupa kapılarını zorluyorduk ama soru aynıydı:
Bizi de alacaklar mıydı?

“Onlar ortak, biz pazar”dan müzakerelere

Hoş, Ankara daha 1959’da, yani örgütün adı daha Avrupa Ekonomik Topluluğu iken yapmıştı ama yıllar “bugün git yarın gel” diye özetleyebileceğimiz gerilimlerle geçmiş, ülke içinden “Onlar ortak, biz pazar” itirazları yükselmiş, 1996’daki Gümrük Birliği anlaşmasıyla konu yeniden alevlenmiş ve nihayet 1999’da Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmıştı.
Fakat o da ne! Türkiye önemli siyasi değişimlerin eşiğindeydi, AB karşıtı politikalarıyla bilinen Necmettin Erbakan siyasetinin içinden ve 28 Şubat pusunun arasından AB üyeliği yanlısı AKP doğacak ve 2001’den itibaren de bu iddiaya sahip çıkacaktı.
(Yine burada Türkiye-AB ilişkileri tarihi gibi bir çetrefil konuyu uzmanlarına bırakalım ama Ankara’nın bakış açısını yansıtması açısından Dışişleri Bakanlığı’nın sitesindeki şu kronoloji hafızaları tazeleyebilir: Türkiye-AB İlişkilerinin Tarihçesi).

Peki ama Kıbrıs?

3 Ekim 2005’te Lüksemburg’da yapılan Hükümetlerarası Konferans’ta müzakerelerin başlamasına karar verildiğinde, Avrupa eskisinden de yakın görünüyordu.
Güneşin yumuşayan Ekim ışınları, Ege ve Akdeniz kıyılarını hâlâ ısıtıyordu ama denizin ortasındaki güzelim ada ne olacaktı?
Türk dış politikasının en tutarlı alanlarından biri Kıbrıs olageldi. Ve içten içe AB ile üyelik görüşmelerini kenara bırakın, iyi ilişkilerin bile Kıbrıs’ta bir çözüme sıkı sıkı bağlı olduğunu Ankara hep bildi.
AB işlerinin ivme kazandığı bu dönemin aslında bir zirve olduğunu, aslında inişin de burada başladığını daha sonra anlayacaktık.
Bugün AKP’nin içeriden ve dışarından muhalifleri, 2000’lerin ortalarını, özel olarak da 2007 erken seçimlerini bir milat olarak görüyor.
Erken seçimde 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yerine gelecek ismi seçecek meclis şekillendi. Abdullah Gül’ün seçilmesiyle Süleyman Demirel-Tansu Çiller usulü ile DYP modelini “tarih-tekerrür” testine tabi tutuldu.
Gül-Erdoğan ilişkisi başta “her şey dahil” bir balayı gibi görünüyordu ancak yıllar aksini ispatladı.

Kıbrıs masası dağılınca

Bundan sonra AKP’nin dış politikadaki söyleminin de derece derece sertleştiğine şahit olduk. İşin kötüsü, bu sertleşmenin genellikle ülke çıkarları değil, iktidar partisinin iç politikadaki ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiğini gördük.
Bu arada, 2015’te KKTC’de Mustafa Akıncı’nın seçilmesiyle adada çözüm umutları yeniden yeşerdi. Fakat, dengi Nikos Anastasiadis ile kurduğu “zivania masası” çabuk dağıldı, ada çevresindeki gazı beraber kullanalım bakışı, havalar ısınınca alkol gibi buharlaştı. Taraflar 2017’de BM inisiyatifiyle İsviçre’nin Crans-Montana kentinde 10 gün konuştular ve masadan yine çözümsüzlük çıktı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun o gün, yani 7 Temmuz 2017’de söyledikleri, Türkiye’nin pozisyonu açısında önemliydi:
“Son 15 yıldır, iktidara geldiğimiz günden bu yana Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulabilmek için Annan Planı’nın maalesef Rumlar tarafından reddedilmesine rağmen her türlü katkıyı sağladık. Ayrıca Kıbrıs Türk tarafının bu süreçte yapıcı rolünü de takdirle karşıladığımızı vurgulamak isteriz.”
Akıncı ve Anastasiadis İsviçre’den ayrılırken fonda Ege’den “Anla beni, yaz aşkım” çalıyordu.

Türkiye-KKTC atışması kime yarar?

Yeni girişimlerin bugünkü Doğu Akdeniz koşullarında ümitvar olmadığını, adadaki seçim ortamının dahi buna izin vermeyeceğini belirtmeliyiz. Ama yine de güncel Akıncı-Çavuşoğlu atışmasına bakmakta yarar var:
Mustafa Akıncı, The Guardian, 6 Eylül:
“Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır siyaseti, 1950’lerin sloganıdır. Gerçek durumla ilişkisi yoktur.”
Mustafa Akıncı, Euronews, 8 Eylül:
“Seçimde kimsenin bir taraf olmak gibi bir yanlışa düşmemesini bekliyoruz. Bu konuda ipuçları olduğu için söylüyorum… Müdahalesiz bir seçim, Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini kendisinin belirleyeceği ve şaibesiz bir seçim olması her şeyin üzerinde gelir… Bizi tanıdığını dünyaya ilan eden Türkiye Cumhuriyeti bile tanımanın gereklerini tam olarak yerine getiremediği gibi, Güney Kıbrıs’ı tanımamanın gereklerini de tam olarak yerine getiremedi bunca yıldır.”
Mevlüt Çavuşoğlu, basın toplantısı, 10 Eylül
“Ben böylesine dürüst olmayan bir siyasetçiyle hiçbir yerde çalışmadım… Türkiye ile ilişkileri kötüleştirmekten ne avantajı olabilir, nereye hizmet edebilir?.. Akıncı durup dururken niye Türkiye’ye saldırıyor, Türkiye terörle mücadele ederken niye Türkiye düşmanlığı yapıyor, teröre destek veriyor? Bunları Kıbrıs Türk halkının çok iyi düşünmesi lazım.”

Hevesler vizeye indi

Bir de Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün bugün geldiği noktaya, Yunanistan’ın Türkiye deniz egemenlik sahalarını beyhude kısıtlama çabalarına, Türkiye’nin buna karşı yürüttüğü siyasete bakalım.
Bir dönemin Club Med heveslilerinin AB’ye giriş umutları vizesiz seyahate indirgenmişken Fransa, AB’nin temsilcisi veya sözcüsü gibi davranarak agresif bir politika yürütüyor.
(Fransa’nın tarihsel Doğu Akdeniz emelleriyle ilgili olarak Reha Bilge’nin şu yazısı oldukça açıklayıcı: Fransa’nın dünden bugüne Doğu Akdeniz tutkusu).
Emmanuel Macron’un son bombaları Club Med’de, yazının başında belirttiğimiz tatil köyünde değil, Akdeniz’e kıyısı olan AB ülkelerin ve Portekiz’in oluşturduğu, Med7 diye de bilinen topluluğun toplantısında geldi.
“Kıbrıs ve Yunanistan’ın egemenliğine karşı tekrarlanan ihlallere ve Türkiye’nin zıtlaşmacı eylemlerine karşı tam destek ve dayanışma” kararı çıkan zirve, Fransa liderliğinde bir kez daha AB adına konuştu:
“Türkiye’nin diyalog kurmada ilerleme kaydetmemesi ve tek taraflı faaliyetlerini sona erdirmemesi durumunda, AB 24-25 Eylül’de görüşülmesi için ek kısıtlayıcı tedbirlerin listesini oluşturmaya hazırdır”.

Ankara’dan müttefiklik hatırlatması

Macron’un attığı “Pax Mediterranea!” (Akdeniz Barışı) tweet’i ise yoğun tepki çekti.
Karşılık, Doğu Akdeniz konusunda son dönemde yaratıcı açıklamalarda bulunan Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi:
“Fransa Cumhurbaşkanı Macron yine eski sömürgeci refleksleriyle kibirli, üst perdeden ders vermeye çalışan bir açıklama yapmıştır… Fransa, tektaraflı ve kışkırtıcı adımlar atan ve AB’yi kendi dar bakışlı çıkarları uğruna rehin alan Yunanistan ve GKRY’nin körü körüne avukatlığını yapacağına, uzlaşmadan ve diyalogdan yana tavır koymalıdır. Bu, Avrupalılığımız ve NATO Müttefikliğimizin de bir gereğidir.”
Bakanlık sözcüsü Hami Aksoy da 11 EylüI’de, toplantıda çıkan ortak söylemin “AB müktesebatına aykırı” olduğunu söyleyerek,  AB’nin konuya “alet edilmemesini” istedi ve “Dayanışma haklı olduğunda, haklıyla yapılır. Haksızla dayanışma olmaz” dedi.

İlk hedef Akdeniz mi?

Türkiye’nin Fransa’ya karşı geliştirdiği “AB sözcülüğü” eleştirisi elbette yerinde ve etkili. Üstelik Almanya’ya da gizliden bir “AB’nin patronu kim?” uyarısında bulunuyor.
Ancak Fransa’nın derin AB-Türkiye çatlağından yararlanması, Türk-Yunan gerilimi fırsatından yararlanarak Doğu Akdeniz’e müdahil olması da siyaseten beklendik bir sonuçtu.
AB üyeliği apayrı bir konu. Ama Avrupa ülkeleriyle iyi ilişkiler? Bunu son Doğu Akdeniz gerilimine bağlamak, eksik bir bakış olur. Fransa’ya bir AB üyesi adayına, Avrupa’nın önemli bir ticari ortağına karşı bu kadar agresif tutum alma lüksünü tanıyan faktörleri anlayabilmek pahasına, yukarıda sıkıcı tarihi hatırlatmalarda bulunmak gerekti.
Türkiye-Fransa geriliminden çıkacak birçok sonuç var. Bunlardan bir tanesi Türkiye AB ile iyi ilişkiler geliştirmek istiyorsa, ilk hedefi Akdeniz olmalı.
Aksi halde, her bir AB ülkesinin şantajına açık hale gelmek, çok yorucu olmaz mı? Üstelik, diğer yolu seçtiğimizde adil bir “Pax Mediterranea”nın bir parçası olmak mümkünken?