Ali Çarkoğlu - 

Ali Çarkoğlu Prof. Dr., Koç Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Bulgular, AK Parti seçmeninin en memnun olduğu icraatllar arasında kamu hizmetleri ve toplum hayatında türban kullanımı olduğunu gösteriyor . (Foto: Cumhuriyet)

Daha birkaç gün öncesinde önceki Kültür Bakanlarından Fikri Sağlar’ın türbanlı hakimlere dair görüşlerini hararetle tartışıyorduk. Sağlar’ın söyledikleri neden bu derece önem kazanmıştır? Anlaması zordur. Görüşleri ana muhalefet partisinin resmî görüşüymüşcesine tartışmaya açılsa bile aslında kendisi bugün ne milletvekilidir ne de CHP yönetimindedir. Ama yine de Sağlar’ın türban konusundaki görüşleri ülkede rahatsızlık yaratıyor olabilir mi? Yaratıyorsa bu rahatsızlığın ülkenin demokratik geleneğine bir katkı yapması nedeniyle korunması mı gerekir, yoksa rahatsızlık cezaya mı tabidir? Anlaşılıyor ki cezaya tabi olup olmadığını bekleyip göreceğiz. En azından bu görüşü dile getirmek belli ki bir rahatsızlık kaynağı oluyor.
Bu görüşü Prof Dr. Binnaz Toprak ile birlikte 2006’da yaptığımız araştırmamızda hemen hemen aynı şekilde Türkiye temsili bir örnekleme sormuştuk: “İlkokul öğretmenlerine türbanın serbest bırakıldığını varsaysak, sizin çocuğunuzun derslerine türbanlı bir öğretmenin girmesi sizi rahatsız eder miydi?” Ve bir de “Peki, mahkemeye işiniz düşecek olsa ve hâkimlerin türban takmasına izin verildiğini varsaysak, karşınızda türbanlı bir hâkim görmek sizi rahatsız eder miydi?”

İlginç araştırma bulguları

Her iki soruya da “rahatsız ederdi” cevaplarının oranı %28-29 olmuştu (Çarkoğlu ve Toprak, 2006, 72). Kendisi başını örtmeyen kadınlar arasında türbanlı bir öğretmen ya da hâkimden rahatsızlık duyacağını söyleyenler sırasıyla %41 ve %44 olarak çıkıyordu. On dört yılı aşkın bir zaman önce, neredeyse seçmen yaşındaki nüfusun üçte birine karşılık gelen bir rahatsızlık oranının türban sorununun çözümü önünde bir zorluk olabileceğini belirtmiştik. Oysa bu zorluk aşılmış tesettürlü kadınların kamusal alana erişiminin önündeki engeller kaldırılmıştır. Bu belki de AK Parti iktidarının başardığı en akılda kalan örneklerden biridir.
2007 yılından beri yürüttüğümüz Türkiye seçim araştırmalarında “AK Parti iktidarının geçen seçimden bu yana icraatlarını göz önüne aldığınızda size okuyacağım konularda ne derece başarılı ya da başarısız olduğunu düşünüyorsunuz?” sorusunu kullanıyoruz. “Türban ve başörtüsü sorununu çözmek” seçeneği için 2007 yılında AK Parti’yi başarısız bulanlar (%64,3) başarılı bulanlardan (%14,2) yaklaşık 50 puan fazlaydı.

Tersine dönen resim

2015 Haziran seçimleri öncesinde bu resim tam tersine dönmüş ve başarılı bulanların oranı (%63.4) başarısızlardan yaklaşık 40 puan, 2018 seçimlerinde ise başarılı bulanlar (%67,9) başarısız bulanlardan 48,8 puan fazla bulunmuştur. Buna göre, AK Parti iktidarının en başarılı görülen icraatı türban sorunun çözümüdür. Ancak 2018 itibariyle bu icraatı da başarısız bulan %19 gibi bir grup seçmen de vardı.
Bugünün Türkiye’sinde türban sorunu diye bir gündemimizin olmaması gerekir. Türban pratiğinin ölçümü ve halk arasındaki kullanım yaygınlığının ölçümü çetrefil bir konudur. Ona bu yazıda girmek istemiyorum. Yine de bu pratiğin de azalmakta olduğunu beklememiz için herhangi bir neden yok. Dindar kesim üzerinde bir baskı olduğunu söyleyenlerin oranı da doksanlı yıllardan bu yana oldukça azalmıştır. Doksanlı yıllarda bu baskının var olduğunu düşünenler ağırlıklı olarak türban sorununu bu baskıya örnek olarak veriyorlardı. Bu açıdan da ülke gündeminin rahatlamış olduğu aşikardır.
Peki, yönetim kademelerinde Sağlar’ın dile getirdiği “rahatsızlık” 2006’dan sonra toplumsal manada daha da artmış mıdır?

İtiraz neden devam ediyor?

Elimde yeni bir veri olmadığından ancak spekülasyon ile cevap verebileceğim. Yaklaşık son on yıl içerisinde türbanın toplumsal kullanımında kısıtlamalar kalktıkça, yaşanılan normalleşme itirazcı rahatsız kitlenin de daralmasına neden olmuştur. Ancak bugün için de bu soruya rahatsızlık duyduğunu söyleyen kitlenin sıfır çıkma olasılığı yüksek değildir. Yani bu konuda bir fikir ayrılığı büyük olasılıkla devam etmektedir.
Bu sorunun cevabını bilsek bile elbette %25 mi, %10 mu, yoksa yüzde 5 mi göz ardı edilebilecek kadar ufak bir gruptur sorusunu cevaplamamız gerekecektir. Burada temel soru hala öznel bir değerlendirmeye dayanmaktadır. Yaklaşık 56 milyonluk bir seçmen kitlesi içinde her yüzde birin yaklaşık 560 bin seçmene karşılık geldiğini düşündüğümüzde bu oranların arkasındaki kitlenin büyüklüğünü belki daha iyi değerlendirebiliriz. Araştırmalarda yüzde birkaç puan gibi görünen kitle milyonlarca seçmene karşılık gelmektedir. Bu kitleyi yok saymak yanlış olacaktır. Sormamız gereken soru bu grubun türban sorununun çözümü konusunda ikna olmamasının ardındaki nedenlere dair olmalıdır.

Rahatsızlık her iki tarafta da

Bu grubun kafasına cetvelle vurup “rahatsız olmayın” demek sorunumuzu çözer mi? Türbanlı kamu görevlilerinin, görevlerinde ne derece kapsayıcı olabildikleri Türkiye kamu politikalarının üretilmesinde bir sorundur. Elbette tesettürlü ve muhafazakâr kitle de kendileri gibi olmayan kamu görevlileri karşısında rahat olmayabilirler, haklarını koruyamadıklarını düşünebilirler. Bu kaygı ve rahatsızlığın geride kaldığını düşünmek istesek de gerçek böyle olmayabilir. Vatandaşlar tesettürlü olsun olmasın her şart altında eşittirler. Ayrımcılığa uğradıkları ya da uğrayabileceklerine dair kaygılarını her şart altında ciddiye almalıyız. Ancak bu, konunun her iki tarafı için de geçerli bir prensiptir.
Burada konu tesettürlü kamu yöneticilerinin ayrımcılık yapacağı yönünde rahatsızlık duyan kitlenin bu rahatsızlığının neden ortadan kaldırılamadığıdır. Keza benzer şekilde tesettürlü muhafazakâr kitlelerin de benzer rahatsızlıklarının nasıl ortadan kaldırılabileceğini düşünürken gündemimiz bu rahatsızlıkları yok saymak üzerine kurulmamalı. Türkiye’de vatandaşlar yaşam tarzları, değerler temelinde birbirinden rahatsızlık duymalarının anlamsızlığı konusunda ikna edilmelidir. Son tartışmalarsa her iki tarafın da ikna olmaktan uzak olduklarını bize gösteriyor.

Muhalefetin çekingen tutumu

Açıktır ki itirazcı grup, ağırlıklı olarak muhalefet seçmenidir. Ama özellikle de ana muhalefet partisi CHP bu konuyu tartışmak istememektedir. Bu pek alışık olmadığımız bir durum. Kendi seçmeni için önemli olan konulardan uzak duran bir muhalefetle karşı karşıyayız. Bunun nedeni açıktır.
Ana muhalefet partisi mütedeyyin, muhafazakâr ve milliyetçi ideolojik tabandan destek devşirme gayretinde. Seçmen neredeyse biz de orada olalım mantığıyla seçmen tabanını genişletmenin yegâne yolu iktidara benzemek olarak görülüyor. Bu stratejinin işleyebilmesi için iktidarın derin bir uykuya dalmış olması gerekir oysa.
Seçim rekabetinde başarı öncelikle samimiyete bağlıdır. Bu samimiyet de ancak gerçek ideoloji ve dünya görüşünüzü net bir şekilde ortaya koymakla sağlanabilir. Kamusal alanda dini, etnik ya da partizan kimlik sembolleriyle kamu hizmeti verilmesine ve aynı zamanda da kamu hizmetlerinde her tür ayrımcılığa da karşı olmak mümkün olmalı. Burada konunun özüne dair bir net duruş geliştirmek gerekir. Türbanın kamusal alanda hizmet sağlayıcı olarak bulunmasını tartışırken ayrımcılık kaygılarını tartışma dışına itmek sonucu doğmamalı.

İktidar CHP’yi kendi alanına çekiyor

Ana muhalefet partisi bu tartışmayı kendi amacına uygun şekilde yeni bir alana taşımak yerine iktidarın istediği eski şekliyle tartışmayı kabullenmiş görünüyor. Oysa, iktidara talip hiçbir parti oyunu rakiplerinin belirlediği çerçevede tartışmayı kabullenemez.
Burada “biz ne anlatsak sesimizi duyuramıyoruz!” itirazlarını duyar gibiyim. Bu itirazları kendilerinden duyduklarımız değil duymadıklarımızın iktidara daha yakın olmalarını bekliyorum. Ancak onlar, adil ve eşit bir oyun oynamadıklarının zaten bilincinde; bu iletişim sorunlarını çözebilecek durumdalar. Siyaseten esas beceri bu tartışmaların nasıl evrilmekte olduğunu doğru okuyarak kendi çerçevenizi halka anlatabilmektir.

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.