Afetler çağında sürdürülebilirlik

Prof. Dr. Utku Perktaş, Hacettepe Üniversitesi, Biyoloji Bölümü öğretim üyesi.

Kuraklık, küresel ısınma, buzulların erimesi ve biyoçeşitlilik krizi; hepsi sürdürülebilir bir geleceği tehlikeye sokuyor. (Fotoğraf: Pixabay)

Dünya Çevre Kalkınma Komisyonu yaklaşık 25 yıl önce, 1987 yılında hazırladığı raporla sürdürülebilirlik kavramını literatüre soktu. İnsan çağına atfedilen bu raporda hızlı sanayileşme ve nüfus artışına atıf yapılarak ekonomik gelişim ve küreselleşmenin çevre üzerine etkileri tartışılıyordu. O zamanlarda sorunlar görülmeye başlanmıştı ve uyarı niteliğinde girişimlerle geleceğe dair adımlar atılmaya çalışıyordu. 1980’lerin sonunda görülen en önemli sorun da Antarktika üzerinde insan faaliyetleri sonucu oluşan ozon tabakasındaki delik olmuştu. Ozon tabakasında görülen delik bugünlerdeki sorunlarımızın ilk basamağı olacak bir problemdi.

İşte o dönemde ortaya atılan sürdürülebilirlik kavramı basitçe insanlığın, doğanın gelecek nesillere verebileceği imkanları tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçlarımızı temin ederek kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine dikkat çekiyordu. Oldukça iyi niyetli bir kavram olarak gördüğümüz sürdürülebilirlik, bugün geldiğimiz noktada başarılı bir şekilde uygulanmamış bir yaklaşım olarak algılanabilir. Neden mi? Açıklayayım…

Bugün geldiğimiz noktada durum beklenenin çok gerisinde.

Dünyanın doğal kaynakları artan insan nüfusu sonucunda tükenme noktasına gelmiş durumda. Bu tükenmişliği ise doğa kendi kendine tamir edebilecek düzeyde değil. Güncel nüfus sayımları dünyadaki insan popülasyonunun 8 milyara dayandığını gösteriyor. Modeller ise nüfus artışının devam edeceğini ve 2100’lü yıllara gelmeden 9 milyarları görebileceğimizi öngörüyor. Böyle bir senaryo karşısında ne olacak? Dünya üzerindeki ekosistemlerin tahribatı hat safhaya gelecek, dünya taşıma kapasitesi aşılacak ve farklı şekillerde nüfus azalması görülecek. Mesela, salgınların sayısı artacak; seller, yangınlar ya da doğal afetler normalimiz olacak. Sonuç önünü alamadığımız kayıplar şeklinde kendini gösterecek. Biyoçeşitlilik düşündüğümüzün ötesinde bir krize girecek, yani türler yok olacak, insan nüfusu hızla azalmaya başlayacak ve özellikle de nüfusun yoğun olduğu coğrafyalarda bu çok daha belirgin bir şekilde görülecek.

Peki, sürdürülebilirlik kurtarıcımız olur mu?

Sürdürülebilirliğe kavramsal olarak baktığımızda ve uygulama yollarını tercih ettiğimizde şüphesiz dünyayı yaşanabilir düzeye getirebilir. Fakat, sürdürülebilirliğin temel prensiplerine ve bileşenlerine uyma koşulunu yerine getirmemiz gerek. Sürdürülebilirliğin üç temel bileşeni var. Bunlardan ilki çevre koruma, yani ekolojik süreçlere dikkat çekerek ekosistem sağlığını ön plana almayı hedefleyen bir bileşen. İkincisi, ekonomik büyüme, yani çevreye zarar vermeden, toplumları refaha kavuşturabilecek ekonomik büyümeyi sağlamayı amaçlayan bir bileşen. Üçüncüsü ise sosyal gelişim, yani sağlık, hayat ve eğitim kalitesinin tüm toplumlar için tatmin edici bir düzeye ulaşmasını sağlayan sosyal ivmelenme bileşeni. Tüm bileşenler uyum içinde çalıştığında dünya üzerindeki insan nüfusunun istek ve ihtiyaçları şimdi ve gelecekte karşılanabilir düzeyde tutulabilir.

İçinden geçtiğimiz günlerde her gün farklı bir doğal afet haberi alıyoruz. Geride bıraktığımız haftalar ülkemizin orman yangınları bakımından çok üzücü sonuçları içerdi. Aslında içinden geçtiğimiz günlerde yangınlar sadece ülkemiz için değil, tüm Akdeniz havzası için önemli bir problem. Ayrıca bu günlerin ülkemiz için en önemli gündem maddesi  seller ve şiddetli yağışlar. Tabii, uzun zamandır kuraklık problemini konuştuğumuzu da unutmayalım. Ülkemizin sahip olduğu göller ve gölcükler hızla kuruyor. Hatta kuraklık sorunu tüm dünyada bir sonraki pandemi olmaya aday. Tüm bunları birleştiğimizde sürdürülebilirliğin üç temel bileşeni arasında dengeyi yakalayamamış gözüküyoruz. Dengeyi bozan en önemli nokta da çevremizi koruyamaz durumda oluşumuz.

Nasıl mı?

Sanayi devrimi sonucu hızla büyüyen dünya ekonomisi ve sanayisi, büyümenin devam etmesi için enerji ihtiyacını fosil yakıtlardan sağlamayı tercih etti. Esasında işin kolayı tercih edilmişti. Hızlı sanayileşme, modern şehirleşmenin ivmelenmesi, tarımsal faaliyetlerin değişimi, evcilleştirilen hayvanların nüfus yoğunluğundaki artış ve yenilenemeyen kaynaklara aşırı yüklenme belli maliyetleri beraberinde getirdi. Bu maliyet, atmosfere verilen geri dönüşümsüz zarar ve bugünlerde yaşadığımız doğal afetler olarak karşımıza çıktı. İnsanın doğal çevreye verdiği zarar, doğal çevrenin kendini iyileştirme hızından çok daha yüksek. Bu noktada basit bir istatistik paylaşmam yerinde olacak. Örneğin, dünyada yaşayan tüm bileşenlerin biyokütlesine baktığımızda, evcilleştirilmiş büyük ve küçükbaş hayvanların biyokütlesi 0.1 gigaton karbon olarak neredeyse insanın biyokütlesinin iki katı ve yaşayan tüm vahşi memelilerin ise 14.2 katı. Bu basit istatistik üzerinden evcilleştirilmiş hayvanların bugünkü küresel ısınma problemine etkisini şöyle bir hayal edin.

Ne yapmalıyız?

Dünyayı daha yaşanabilir kılmak için bize çok şey düşmüyor esasında. Sadece gün içinde düşünmeden kullandığımız su, yediğimiz et ve günlük tüketimimizde yapacağımız bilinçli kısıtlamalarla sürdürülebilirliği kolaylıkla mümkün hale getirebiliriz. Yeter ki isteyelim…

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...