

ABD’de yayınlanan risk raporunda Rusya-Ukrayna savaşının 2026’da yayılması ve Karadeniz’i de etkisine alması ilk sırada sayılıyor. Fotoğraf 28 Kasım’da Ukrayna gizli servisi tarafından Rusya’ya giderken Türkiye’nin Karadeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde vurulan bir tankeri gösteriyor. (Foto: Denizcilik Genel Müdürlüğü)
ABD merkezli Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations – CFR) yayımladığı 2026’da İzlenmesi Gereken Çatışmalar raporu, giderek daha kırılgan, daha parçalı ve daha öngörülemez bir uluslararası ortama işaret ediyor. Raporda, ABD’li dış politika uzmanlarının değerlendirmelerine dayanarak, önümüzdeki yıl küresel güvenliği en fazla tehdit etmesi muhtemel otuz çatışma senaryosu sıralanıyor. Ortaya çıkan tablo net: Küresel çatışma riski hala yüksek ve Orta Doğu ile çevresi, bu risk haritasının merkezinde yer alıyor.
Rapor ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri perspektifinden yazılmış olsa da, Türkiye açısından yalnızca dışarıdan bir değerlendirme değil. Zira listelenen krizlerin büyük bölümü Türkiye’nin doğrudan etki alanında, yani yakın çevresinde yaşanıyor. Bu nedenle söz konusu rapor, Ankara açısından küresel bir risk haritasından ziyade, Türkiye’nin genişleyen komşuluk coğrafyasının bir yansıması olarak okunmalı.
Karadeniz Jeopolitiği
Raporda en yüksek risk kategorisinde yer alan başlık, Rusya-Ukrayna savaşının tırmanması. Özellikle altyapıya yönelik saldırıların artması ve NATO ile Rusya arasındaki gerilimin doğrudan çatışmaya evrilme ihtimali, Karadeniz havzasını yeniden küresel güvenlik tartışmalarının merkezine taşıyor.
Türkiye açısından bu savaş çoktan “Avrupa meselesi” olmaktan çıkmış durumda. Karadeniz güvenliği, enerji hatları, tahıl ticareti ve Montrö rejimi, Ankara’yı doğrudan ilgilendiren başlıklar. Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği denge siyaseti, Karadeniz’in tamamen askerileşmesini engelleyen önemli bir faktör oldu. Ancak olası bir NATO-Rusya çatışması, bu denge alanını ciddi biçimde daraltabilir.
Ankara’nın önündeki temel sınav, Karadeniz’i kontrollü bir gerilim alanı olarak tutabilmek ve diplomatik manevra alanını kaybetmeden krizi yönetebilmektir.
Gazze Savaşının Bölgesel Etkileri
Raporun en çarpıcı başlıklarından biri de Gazze ve İsrail-Filistin hattı. 2026’ya yönelik en yüksek risk senaryoları arasında Gazze’de çatışmaların yeniden tırmanması ve bunun bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimali yer alıyor.
Türkiye açısından bu sadece bir dış politika dosyası değil; iç kamuoyunu, bölgesel ilişkileri ve diplomatik konumlanmayı doğrudan etkileyen çok katmanlı bir mesele. Gazze savaşı, Ankara’nın İsrail’le ilişkilerini derinden sarsarken, Türkiye’yi aynı zamanda Arap dünyası ve küresel diplomasi içinde daha görünür bir aktör hâline getirdi.
Ancak asıl risk, çatışmanın Lübnan, Suriye ve İran boyutuyla genişlemesi. Böyle bir senaryo, Türkiye’nin hem güvenlik hem de diplomasi kapasitesini zorlayacak bir zincirleme etki yaratabilir. Bu nedenle Türkiye’nin temel sınavı, Filistin meselesindeki ilkesel duruşunu korurken, bölgesel bir savaşa sürüklenmemek olacaktır.
Suriye’de Sürekli İstikrarsızlık
Raporda dikkat çeken bir diğer başlık Suriye. On yılı aşkın süredir devam eden savaş, artık “donmuş” değil, parçalı ve dış müdahalelere açık bir istikrarsızlık alanı olarak varlığını sürdürüyor.
Türkiye açısından Suriye dosyası sadece sınır güvenliği meselesi değil; mülteci meselesi, terörle mücadele, bölgesel güç dengeleri ve iç siyasetle doğrudan bağlantılı bir alan. İsrail’in saldırıları, İran’ın sahadaki varlığı, ABD’nin kararsızlığı ve Rusya’nın hesapları, Suriye’yi yönetilmesi son derece zor bir denklem haline getiriyor.
CFR raporunun işaret ettiği gibi, devlet otoritesinin daha da zayıflaması, yeni radikal yapılanmaların ortaya çıkması riskini artırıyor. Bu da Türkiye açısından yalnızca askeri değil, uzun vadeli siyasi ve sosyal sonuçlar doğurabilecek bir tablo anlamına geliyor.
Dolaylı Etkiler
Raporda yer alan Güney Kafkasya’da Ermenistan-Azerbaycan arasındaki ateşkes sonrası oluşabilecek muhtemel kırılganıklar, ya da Sudan, Yemen, Afganistan-Pakistan hattındaki krizler, Türkiye açısından dolaylı ama derin etkiler yaratabilir. Göç hareketleri, enerji güvenliği, ticaret yolları ve insani yardım yükü, bu çatışmaların Türkiye’ye yansıyan boyutları arasında.
Bu tablo, Ankara’nın dış politikasını yalnızca krizlere tepki veren bir çizgide değil, önleyici ve çok taraflı bir stratejiyle şekillendirmesini zorunlu kılıyor.
Doğu Akdeniz Jeopolitiği ve Türkiye
CFR raporunun dikkat çekici eksiklerinden biri Doğu Akdeniz. Oysa deniz yetki alanları, enerji politikaları ve bölgesel ittifaklar bağlamında bu alan, Türkiye için ciddi potansiyel gerilimler barındırıyor. Bu eksiklik, bazı risklerin ancak kriz patlak verdikten sonra küresel gündeme girdiğini hatırlatıyor.
Doğu Akdeniz’deki güç dengeleri, yalnızca enerji kaynakları üzerinden değil, aynı zamanda Yunanistan, İsrail, Kıbrıs ve AB arasındaki jeopolitik hizalanmalar üzerinden şekilleniyor. Bu hat üzerinde yaşanabilecek bir gerilim, sadece deniz yetki alanlarıyla sınırlı kalmayıp NATO içi dengeleri, Avrupa güvenliğini ve Türkiye’nin bölgesel manevra alanını da doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle Doğu Akdeniz, henüz sıcak bir çatışma alanı olmasa bile, stratejik kör noktalar arasında yer almakta ve Ankara açısından erken uyarı gerektiren bir dosya olarak önemini korumaktadır.
Riskli Bölgede Önleyici Diplomasi
CFR raporu bir kehanet değil, olasılıklar haritası sunuyor. Ancak Türkiye açısından bu olasılıkların büyük bölümü sınırlarının hemen ötesinde şekilleniyor.
Türkiye 2026’ya girerken yalnızca bir bölgesel aktör değil; aynı zamanda krizleri yönlendirme kapasitesi olan bir ülke konumunda. Bu durum hem sorumluluk hem de fırsat anlamına geliyor.
Asıl soru, Türkiye’nin nerede müdahil olacağı değil; hangi alanlarda önleyici diplomasiyle krizleri doğmadan yönetebileceği.
2026’ya giderken Türkiye için mesele, çatışmaların ortasında kalmak değil, onları şekillendirebilecek bir akıl ve diplomasi üretip üretemeyeceği olacak.


