Prof. Dr. George Mason Üniversitesi, Barış ve Çatışma Çözümleri Carter Okulu Dekanı
CHP’de yaşanan son kriz üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü hukuk, kurultay süreçleri ve liderlik hesapları etrafında dönüyor. Ancak bazen siyaset bilimi bize günlük siyasi tartışmaların göremediği şeyleri gösterir. Bugün CHP’de yaşananları anlamaya çalışırken aklıma Amerikalı siyaset bilimci David Easton’ın yarım asır önce geliştirdiği önemli bir kavram geliyor: “spesifik destek” ve “yaygın destek” (specific support ve
G7 Liderler Zirvesi Fransa’nın Evian kentinde sona erdi. Zirvenin ardından yayımlanan bildirilerde Ukrayna, Rusya, enerji güvenliği, yapay zekâ, küresel ekonomi ve demokratik dayanıklılık gibi başlıklar öne çıktı. Ancak zirvenin belki de en dikkat çekici yönü kimlerin davet edildiğiydi. Konuk ülkeler arasında Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Kenya ve Mısır vardı. Türkiye ise yoktu. İlk bakışta bu
CHP’deki son gelişmeler yalnızca bir parti içi liderlik mücadelesi olarak okunursa, meselenin özü kaçırılır. Tartışmanın merkezinde artık Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel ya da kurultay sürecine ilişkin hukuki iddialar değil, çok daha temel bir soru bulunuyor: Bir siyasi partide nihai meşruiyetin kaynağı nedir? Mahkeme kararları mı? Yoksa üyelerin, delegelerin, örgütlerin ve seçmenlerin rızası mı? CHP içinde
Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanan kriz ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu çevresinde şekillenen yeniden kontrol arayışı, parti içinde ciddi bir kırılmaya yol açtı. Özellikle yerel seçim zaferinin ardından ortaya çıkan toplumsal enerji düşünüldüğünde, bu girişim birçok CHP seçmeninde hayal kırıklığı ve öfke yarattı. Çünkü seçmen, yıllar sonra ilk kez CHP’nin yalnızca “iktidarı eleştiren” bir
Türkiye siyasetinde son iki yılda yaşanan en dikkat çekici dönüşümlerden biri aslında yeterince analiz edilmiyor: Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Devlet Bahçeli, Kürt hareketi, DEM Parti ve nihayetinde Abdullah Öcalan’ı da içeren yeni sürecin en önemli siyasi taşıyıcılarından biri hâline geldi. Bundan birkaç yıl önce böyle bir tabloyu tarif etmek bile siyaseten imkânsız görünürdü. Çünkü
İran savaşında son iki haftalık ateşkesin gelişi, tam anlamıyla “on birinci saat”te oldu. Bölge, daha geniş ve uzun süreli bir çatışmanın eşiğindeyken gelen bu duraklama bir nefes alma imkânı sundu. Ancak asıl soru şu: Bu noktaya nasıl geldik? Belki daha da önemlisi: Bu ateşkes, bugünün dünyasında arabuluculuğun nasıl işlediğine dair bize ne söylüyor? Çünkü bu
Savaşın en yoğun anlarında, füzelerin aralıksız atıldığı, gerilimin her an tırmandığı bir ortamda, savaşın sonrasını düşünmek kimi zaman erken, hatta naif görünebilir. O anın aciliyeti içinde dikkatler doğal olarak bugüne ve sahadaki gelişmelere yönelir. Ancak tüm savaşlar bir noktada sona erer. Çoğu zaman belirleyici olan da, savaşın kendisinden çok, sonrasında neyin inşa edildiğidir. Bu
Türkiye’de yeniden canlanan çözüm süreci, ilk bakışta umut verici bir tablo sunuyordu. PKK’nın silah bırakma yönündeki mesajları, siyasi reform tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi ve parlamentodaki hazırlıklar, uzun süredir devam eden bir çatışmanın sona ermesi için gerçek bir fırsat penceresi açmıştı. Ancak bugün gelinen noktada süreç belirgin biçimde yavaşlamış durumda. Bu yavaşlamayı sadece iç dinamiklerle açıklamak









