

Devlet dersinde hep aykırı gitmiş, hep sınıftan atılmış bir aydındı Yalçın Küçük, ama aslında o hep devlete talipti.
Devlet dersinde hep aykırı gitmiş, hep sınıftan atılmış bir aydındı Yalçın Küçük, ama aslında o hep devlete talipti.
Devleti, genç bir bürokrat olarak tanıştığı Devlet Planlama Teşkilatı’nda tanımış ve yönetmeye talip olmuştu.
Devlet, kendi anlayışı içinde bir sosyalist iktidar tarafından yönetilmeliydi. Sosyalizm de iktidara giden bir yoldu onun için.
Bu devlet devrilecekti, yeniden kurulacaktı.
Devrimciliği fiziki anlamıyla devirmek fiiliyle anlarsak, Yalçın Küçük her şeyi, herkesi devirmeye talipti.
Ankara SBF Öğrenci Derneği Başkanı olarak 27 Mayıs 1960’ta yeri vardı; onun için darbe değil, devrimdi.
Sadece siyasi iktidarları değil, edebiyat iktidarlarını, medya iktidarlarını deviriyor, bir yandan demokratlığı küfür sayarken diğer yandan bu iktidarların anti-demokratik yöntemlerle, İslamcı, Amerikancı ya da Sabetayist komploların ürünü olarak kurduğunu saptıyordu.
Bu yüzden çok düşmanı oldu, sosyalist çevreler dahil, çok dışlandı
Kitaplarını çılgınca bir tempoda yazıyordu. Kalp ilaçları dahil avuçla ilaç alıyor, çılgınca bir tempoyla bitap düşene dek daktilosunun tuşlarını çekiçliyordu. Yazdığını bir daha dönüp okumuyordu. Yazdıklarını okuyup yayınevine gönderilmeden düzeltmek, gönüllü genç arkadaşlarına düşüyordu; bir dönem Karakusunlar’daki evinde Akif Kurtuluş’la birlikte biz de o derslikten geçtik.
İktidarları bu kitaplarıyla deviriyordu Yalçın Küçük. Kitaplarını televizyon programlarında bomba niyetine ortalara atarken çok samimiydi; öyle inanıyordu. Halk o bombaları okuyup bilinçlenecekti ve zulmü devirecekti.
Bu uğurda bir eksiği vardı: onu iktidara taşıyacak bir örgüt. Ama ne Yalçın Küçük’e ayak uydurabilecek parti kadroları vardı etrafta ne de onun heyecanını hazmedip taşıyabilecek bir parti.
Onu Bekaa Vadisi’ne de, Kemalizm savunuculuğuna da taşıyan bu iktidara ulaşma arzusu ve arayışıydı. Devlet Yalçın Küçük’ün bu yakıcı fikirleriyle bir örgüt lideri olduğu zannındaydı. Yanılıyorlardı. Ama bunun ceremesini çekmek ona düştü. Hapisler ona düştü, sürgünler ona. Ergenekon’dan bile yatırdı devlet onu. Her defasında kırmızı boyun atkısı, sonraları kalpağıyla alnını yukarıda tutarak çıktı oralardan. Yalçın Küçük bir potada ergimiş, akkor haline gelmiş yüksek nitelikli bir maden alaşımı gibiydi; ama bir kalıba sığamıyor, her seferinde dağılıp öylece katılaşıyordu.
Bazı kitaplarını hapiste yazmak zorunda kaldı. Bunlar arasında, Fatih Sultan Mehmet’i ve aslında bütün Osmanlı tarihini başka bir bakışla (önce 1987’de, sonra) 2012’de Silivri Cezaevinde yazdığı Fatih kitabının yeri ayrıdır. Geçenlerde vefat eden bir başa -ve neyse ki onun değeri yaşarken bilinen- münevverimiz İlber Ortaylı’nın Fatih kitabıyla birlikte okunmadan geçmişimizin anlaşılması eksik kalır.
Bir ara, 1990’ların başlarında bir normalleşme dönemi yaşar gibi oldu. Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi. MİT’ten emekli Mahir Kaynak ile aynı odaya vermişti üniversite onları. Ziyaretlerine gitmek benim için ayrı bir dersti; iki ayrı ve zengin dünya bir arada, karşımdaydı; Türkiye ve dünya işlerini konuşuyorduk.
Bazı kitaplarının önsözünde, yazım sürecindeki tartışma ve katkılara atfen adımı andı, müteşekkirim. Bazen beni acımasızca, hatta sonradan düzeltecek şekilde eleştirmesine de alınganlık yapmadım; kredisi yüksekti. Şu sözleri “Tekeliyet” kitabının önsözünden aktarmak isterim:
- “Soner (Yalçın) ile uzlaşmacı olan tartışmalarımız, Murat’ta antagonistik idi; fakat ben çok yararlanıyordum. Murat sadece güncel olanı değil, tarihsel olan her türlü kaynağı teşhis ediyor ve bana haber veriyordu. Kahvaltı ve yemekleri seminere transforme etme tandansı yüksektir. Bir Ankara yaz akşamında, Oran’da ve evinde yediğimiz yemek de bunlar arasındadır.”
Sonra o bir yemek daha yemiştik evde; bu defa Akif’le birlikte, yıldızlı bir yaz balkonunda. Yer, gök kırmızı… Konuşulanlar hâlâ aramızdadır.
Son yıllarda ayrı düştük, dünya halleri. Son dönemde haberlerini dolaylı olarak alıyordum; artık bizleri tanıyacak durumda olmadığını duydukça çok üzülüyordum. Türkiye’nin en parlak beyinlerinden birisi daha devlet dersinde hep sınıftan atıla atıla heba edilmişti. Ömründen yedi o hapisler, o kahırlar.
Yalçın Küçük, uzunca bir rahatsızlık döneminin ardından, 6 Nisan 2026’da Ankara’da 87 yaşında vefat etti. Türkiye’nin bir dönem entelektüel hayatında izler bıraktı; hatırlanacaktır.

