Türkiye’de enerji enflasyonu %26 seviyesinde. OECD ortalaması ise negatif. Bu fark tek başına bile dikkat çekici. Asıl çarpıcı olan ise şu: Listede ikinci sırada yer alan ülkelerde enerji enflasyonu yaklaşık %7 seviyesinde. (Foto: botas.gov.tr)
Son günlerde küresel enerji piyasaları yeniden hareketleniyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Hürmüz Boğazı üzerinden enerji akışına yönelik olası dış müdahale seçeneklerini gündeme getirmesi, petrol fiyatlarında yeni bir yükselişe yol açtı; yükselme riski devam ediyor. Türkiye’de ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, yaptığı son açıklamalarda, savaşın fiyatlar üzerindeki etkisinin devam ettiğini, amaçlarının ise yıl sonuna dek doğal gaza yeni zam yapmamak olduğunu söyledi. Doğal gaz ve elektriğe daha yeni yüzde 25 zam yapılmıştı.
Bu gelişmeler, enerji fiyatlarında yeni bir dalgalanma ihtimaline işaret ediyor.
OECD raporuna göre Türkiye enerji enflasyonunda yüzde 26 artışla açık ara ilk sırada.
OECD’nin Şubat 2026 verileri ise daha farklı ve dikkat çekici bir tabloyu ortaya koyuyor. Birçok ülkede enerji fiyatları düşerken, bazı ülkelerde sınırlı artışlar görülüyor. Türkiye ise bu tablonun tamamen dışında.
Türkiye’de enerji enflasyonu %26 seviyesinde. OECD ortalaması ise negatif. Bu fark tek başına bile dikkat çekici.
Asıl çarpıcı olan ise şu: Listede ikinci sırada yer alan ülkelerde enerji enflasyonu yaklaşık %7 seviyesinde.
Yani Türkiye, en yakın ülkenin yaklaşık üç-dört katı bir artış yaşarken, OECD ortalamasının ise tamamen ters yönünde bir noktada bulunuyor.
Bu tabloyu yalnızca “yüksek enflasyon” olarak okumak yeterli değil. Bu bir kopuş. Çünkü aynı küresel koşullar altında bazı ülkelerde enerji fiyatları düşerken, bazı ülkelerde sınırlı artıyor, Türkiye’de ise sert yükseliyor. Bu durum, sorunun kaynağının dışarıda değil, içeride olduğunu açıkça gösteriyor.
Üstelik bu tablo, son yapılan elektrik ve doğal gaz zamlarını henüz içermiyor. Yani bugün gördüğümüz artış, zamlar öncesi durumu yansıtıyor. Önümüzdeki aylarda bu farkın daha da açılması kaçınılmaz görünüyor.
OECD verisi aslında çok basit bir gerçeği ortaya koyuyor: Dünya enerji maliyetlerini düşürmeye başlamışken, Türkiye’de artış devam ediyor.
Bu durumda sorulması gereken soru şu: Aynı dünyada yaşarken, neden bu kadar farklı sonuçlar üretiyoruz?
Bu sorunun yanıtı yalnızca maliyetlerde değil, maliyetlerin nasıl yansıtıldığında gizli.
Bugün tartışılan kademeli doğal gaz tarifesi de tam bu noktada devreye giriyor. OECD verilerinde gördüğümüz enerji enflasyonu, bu yeni sistemin tam etkisini henüz içermiyor. Çünkü bu veriler geçmiş dönemi yansıtıyor. Oysa kademeli tarife yeni yeni devreye giren bir uygulama.
Aslında bu yaklaşım yeni değil. Türkiye’de kademeli sistem ilk olarak 2022 yılında elektrik tarifeleriyle başladı. Aynı dönemde doğalgaz için de benzer bir modelin altyapısı oluşturuldu. O dönemde yaptığımız değerlendirmelerde, özellikle merkezi sistemle ısıtılan binalar açısından ciddi sorunlar ortaya çıkacağını ifade etmiştik. Bugün gelinen noktada, bu uyarının ne kadar yerinde olduğu daha net görülüyor.
Kademeli tarife yalnızca bir fiyat artışı değildir. Aynı zamanda desteklerin nasıl dağıtıldığını değiştiren bir modeldir. Belirli bir tüketim seviyesinin üzerinde kalan herkes için maliyet daha hızlı artıyor.
Bu da, bugün gördüğümüz ayrışmanın önümüzdeki dönemde daha da derinleşeceğini gösteriyor. Çünkü sistem artık sadece fiyatları değil, fiyatların toplum içindeki dağılımını da yukarı doğru itiyor.
Bu durumun en somut etkisi merkezi sistemle ısınan binalarda ortaya çıkıyor. Yeni düzenlemeyle birlikte bu binalarda toplam tüketimin hane sayısına bölünmesi esas alınıyor. İlk bakışta daha adil gibi görünen bu yöntem, gerçekte sorunu çözmüyor.
Çünkü sistem bireysel tüketimi değil, ortalamayı esas alıyor. Aynı binada az tüketenle çok tüketen arasında fark gözetilmiyor. Tasarruf yapan korunmuyor, yüksek tüketimin maliyeti tüm binaya yayılıyor.
Bu yöntemin uygulamadaki detayları henüz tam olarak netleşmemiş olsa da, mevcut çerçeve, tüketimi bireysel düzeyde değil toplu olarak değerlendiren bir yaklaşımı işaret ediyor.
Sonuç olarak, sistem bireysel davranışı değil, toplam tüketimi cezalandıran bir yapıya dönüşme riski taşıyor.
Daha da önemlisi, bu yaklaşım binanın fiziksel gerçekliğini de yok sayıyor.
Oysa bir dairenin ısınma ihtiyacı; bulunduğu kata, cephe yönüne, dış ortamla temasına, büyüklüğüne (alanına) ve yalıtım durumuna bağlı olarak değişir.
Çatı katında ve kuzey cephede bulunan bir daire ile ara katta ve güney cephede bulunan bir dairenin aynı miktarda enerji tüketmesi beklenemez. Bu fark kullanıcı tercihi değil, yapının doğasından kaynaklanır.
Ancak mevcut sistem bu farklılıkları dikkate almadan tüm binayı tek bir ortalama üzerinden değerlendiriyor.
Sonuç olarak, aynı koşullarda olmayan kullanıcılar eşit kabul ediliyor ve bu durum yapısal bir adaletsizlik yaratıyor.
Oysa merkezi ısıtma sistemleri, enerji verimliliği açısından doğru çözümlerdir. Daha az yakıtla daha fazla alan ısıtılabilir, emisyonlar daha düşük olur. Ancak yanlış tasarlanmış tarifeler, bu sistemleri dezavantajlı hale getiriyor.
Bu durum bina yönetimlerini ve kullanıcıları farklı arayışlara itiyor. Sistem bölme, ayrı sayaç alma ya da bireysel ısıtmaya geçme gibi çözümler gündeme geliyor. Oysa bu yaklaşımlar hem ilave maliyet yaratır hem sistemi parçalar hem de enerji verimliliği açısından geri adım anlamına gelir.
Sonuç olarak, doğru mühendislik çözümleri terk edilirken, tarife yapısı sistem tercihini belirler hale geliyor.
Tüm bu gelişmelerin bir sonucu var: enerji yoksulluğu.
Enerji fiyatlarının artması, sübvansiyonların azalması ve tarifelerin karmaşıklaşması yalnızca faturaları artırmıyor; enerjiye erişimi de zorlaştırıyor. Yani mesele artık ne kadar ödediğimiz değil, enerjiye erişip erişemediğimiz.
Geçtiğimiz günlerde katıldığım sürdürülebilir binalar toplantısında enerji verimliliği, konfor ve akıllı sistemler hakkında konuştuk. Bunlar elbette önemli ve daha çok konuşmalıyız. Ancak sahadaki gerçeklik farklı.
Bugün birçok hane daha az ısınmayı seçiyor, yaşam konforundan vazgeçiyor. Yani biz konforu konuşurken, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor.
Türkiye’de enerji fiyatları yüksek olabilir. Ancak asıl soru şu: Bu fiyatlar nasıl belirleniyor ve hangi sistemi teşvik ediyor?
OECD ülkelerinde enerji fiyatları düşerken Türkiye’de artıyorsa, bu artık yalnızca piyasa koşullarıyla açıklanamaz. Bu artık yalnızca bir piyasa meselesi değil, bir tasarım meselesidir.
Yanlış tasarlanmış tarifeler verimli sistemleri cezalandırır, yanlış yatırımları teşvik eder ve enerji yoksulluğunu derinleştirir.
Enerji sadece bir fatura değildir. Bir hanenin yaşam standardıdır. Bir ülkenin üretim gücüdür. Ve en önemlisi, temel bir haktır.
Eğer bir ülkede insanlar ısınmak ile tasarruf etmek arasında seçim yapmak zorunda kalıyorsa, orada sorun enerjide değil, sistemdedir.
Enerjiye erişimin tartışıldığı bir yerde, sürdürülebilirlikten söz etmek mümkün değildir.
Dünyanın dört bir yanındaki veri merkezleri, son günlerde beklenmedik bir sınav verdi. ABD, İsrail ve…
Zorlu bir süreçteyiz. Bir yandan Macaristan seçimlerinde yenilenin sadece Viktor Orban’ın tek adam yönetimi olmadığını,…
Tarihte bazı dönemler vardır; enerji artık sadece ekonomik bir meta olmaktan çıkar, jeopolitik düzenin belirleyici…
Macaristan’da 12 Nisan’da yapılan parlamento seçimlerinde ülkeyi 16 yıldır yöneten Başbakan Victor Orban ağır bir…
ABD ile İran arasında Pakistan’daki görüşmelerin ilk turundan sonuç çıkmayacağının anlaşıldığı 11 Nisan akşam saatlerinde…
Hüsamettin Cindoruk’u en iyi anlatan cümle şu olsa gerek: “Demokrasinin avukatıydı.” Yassı Ada yargılamalarında daha…