Categories: Siyaset

Okul Katliamı Toplumsal Çöküşün Yansımaları

 

Dün Şanlıurfa’da, bugün (15 Nisan 2026) Kahramanmaraş’ta yaşanan okul baskınları yalnızca “güvenlik açığı” başlığıyla ele alınamayacak kadar derin, çok katmanlı ve toplumsal bir krizi işaret ediyor. Elbette okulların fiziki güvenliği, giriş-çıkış denetimleri, risk analizleri ve acil müdahale planları hayati önemdedir. Ancak bu olayları sadece kapıya konulacak bir güvenlik görevlisi ya da metal dedektörle açıklamak, meselenin özünü görmemek olur. Çünkü o kapıdan içeri giren şiddet, yalnızca bireysel bir öfkenin değil; uzun süredir inşa edilen bir toplumsal iklimin sonucudur. Bugün kendimize sormamız gereken temel soru şudur: Bir kişi eline silahı alıp bir okulu basma cesaretini, meşruiyetini ve motivasyonunu nereden buluyor? Bu sorunun yanıtı bizi doğrudan toplumsal yapıdaki çözülmelere götürüyor.

Şiddetin sıradanlaştığı, cezasızlığın yaygınlaştığı, hukukun güven vermediği, adalet duygusunun zedelendiği bir ortamda bireyler kendilerini hak aramanın değil, güç kullanmanın öznesi olarak görmeye başlıyor. Bu noktada şiddet, bir “araç” olmaktan çıkıp bir “dil” haline geliyor. Televizyon yapımlarında, dizilerde ve dijital platformlarda sürekli yeniden üretilen mafya, çete ve güç ilişkileri; erkekliği şiddet üzerinden tanımlayan anlatılar; sorun çözme yöntemini silaha ve zorbalığa indirgeyen senaryolar, bu dilin en güçlü taşıyıcılarıdır. Bu içerikler yalnızca birer kurgu değildir; aynı zamanda toplumsal bilinçaltını şekillendiren, normalize eden ve meşrulaştıran araçlardır. Gençler bu anlatılarla büyüyor, şiddeti bir güç göstergesi olarak içselleştiriyor. Ardından gerçek hayat, bu kurguların sahnesine dönüşüyor

Öte yandan cezasızlık politikaları da bu tabloyu derinleştiriyor. Kadın cinayetlerinde, çocuk istismarında, ev içi şiddette ve organize suçlarda faillerin yeterli yaptırımlarla karşılaşmaması; topluma açık bir mesaj veriyor: “Yaptığının bedelini ödemezsin.” Bu mesaj, yalnızca suç işleyenleri değil, suç işlemeyi düşünenleri de cesaretlendiriyor. Şiddetin bedelsiz kaldığı bir düzende, okulların kapıları ne kadar korunursa korunsun, o kapıya yönelen irade engellenemez. Ekonomik yoksunluk ve derinleşen eşitsizlikler de bu şiddet ikliminin önemli bir parçasıdır. Umutsuzluk, dışlanmışlık ve geleceksizlik duygusu; özellikle genç erkekler arasında öfke birikimini artırıyor. Bu öfke, yönlendirilmediğinde ve sağlıklı kanallarla ifade edilmediğinde, kolayca şiddete evriliyor.

Eğitim sistemi ise tam bu noktada yalnızca akademik bilgi veren bir yapı olmaktan çıkmalı; duygusal dayanıklılığı, çatışma çözme becerilerini ve toplumsal sorumluluk bilincini geliştiren bir alan haline gelmelidir. Kadın cinayetleriyle okul baskınları arasında doğrudan bir bağ kurmak ilk bakışta zor görünebilir. Oysa her ikisi de aynı ataerkil şiddet kültürünün farklı tezahürleridir. Kadınlar üzerinde kurulan tahakküm, erkekliğin güç ve kontrol üzerinden tanımlanması, “haklı şiddet” algısının yerleşmesi; toplumsal şiddetin tüm biçimlerini besler. Kadına yönelen şiddeti önleyemeyen bir sistem, çocukları ve gençleri de koruyamaz. Çünkü mesele bireysel değil, yapısaldır. Bu nedenle çözüm de çok boyutlu olmak zorundadır.

Evet, okullarda güvenlik önlemleri artırılmalıdır. Ancak bununla eş zamanlı olarak; medya politikaları gözden geçirilmeli, şiddeti özendiren içeriklere karşı etkin denetim mekanizmaları kurulmalı, cezasızlık kültürü ortadan kaldırılmalı, hukukun üstünlüğü yeniden tesis edilmelidir. Eğitim müfredatı toplumsal cinsiyet eşitliğini, şiddetsiz iletişimi ve insan haklarını merkeze alacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Yerel yönetimler, sivil toplum ve merkezi idare arasında güçlü bir iş birliği sağlanmalıdır.

En önemlisi de şu gerçeği kabul etmeliyiz: Şiddet, bir sonuçtur. Eğer biz bu sonucu ortadan kaldırmak istiyorsak, onu üreten nedenlerle yüzleşmek zorundayız. Aksi halde her yeni olaydan sonra aynı cümleleri kurar, aynı önlemleri tartışır ve aynı acıları yeniden yaşarız. Bugün Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar, bize bir kez daha şunu hatırlatıyor: Güvenlik yalnızca kapıda başlamaz; toplumun vicdanında başlar. O vicdanı onarmadan, hiçbir kapıyı yeterince koruyamayız. Tehlikenin farkında olmalıyız.

*TKDF Başkanı Canan Güllü’nün yaptığı yazılı açıklamanın tam metnidir.

Canan Güllü

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı

Recent Posts

Halk TV’ye polis baskını, yayın durduruldu, kayyım atandı. Nereye kadar?

Halk TV'ye polis baskını: el kondu, yayın durduruldu, kayyım atandı. Gerekçe sahibi Cafer Mahiroğlu'na mali…

10 saat ago

Türkiye, AB’nin Kararsızlığıyla Büyüyen Açmazları Nasıl Aşabilir?

Türkiye-AB ilişkilerine engel olan önemli siyasi konular 2016 anlaşmasından geri kalan 6 maddeyle ilgili.

1 gün ago

Devasa Fon Dolandırıcılığının Temelindeki Yapısal Sorunlar

Kamu görevlilerinin görev suçlarında, “amirin yargıya soruşturma izni” vermesi kurumu stratejik görevler için istisna kaldırılmalıdır.…

2 gün ago

AB Türkiye’yi Dışarda Tutarken Kendi Geleceğini mi Sınırlıyor?

AB Türkiye’yi içeri almak istemeyebilir. Türkiye de bütün stratejik geleceğini bu karara bağlamak zorunda değil.

2 gün ago

Sigara yasağı sıkı uygulansın denince hangi lobiler ayağa kalkıyor?

Sağlık Bakanının sigara yasağının daha sıkı uygulanması için sunacağı yasa teklifine Cumhurbaşkanlığı bünyesinden gelen tepki…

3 gün ago

Mekke Paktı’nın kendisi mi basın açıklaması mı Meclis’e getirilecek?

Mekke Paktı, önemli, stratejik bir girişim ve TBMM’nin de Türk halkının da bunu ayrıntılarıyla bilme…

5 gün ago