

Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, Terörsüz Türkiye sürecine yasal zemin sağlamak için gereken “çerçeve yasa” hakkında düzenlediği basın toplantısında yasanın sadece silah bırakmakla sınırlı olmadığını belirterek, DEM Parti’nin de PKK’nın da uzun süredir duymak istediği cümleyi söylemişti: “Artık Türkiye’de Türk-Kürt kardeşliğinin ilan edilmesi” gerekiyordu. (Foto: TBMM Basın)
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Türk-Kürt kardeşliğinin ilan edilmesi” gerektiğine ilişkin sözleri, Türkiye’nin yeniden şekillenen çözüm süreci açısından önemli bir siyasi mesajdır. Bu dil, yıllardır güvenlik eksenine sıkışmış bir meselenin toplumsal ve tarihsel boyutunu kabul etmesi bakımından değerlidir. Türkler ve Kürtler arasındaki ilişkinin yalnızca devlet ile silahlı bir örgüt arasındaki çatışmaya indirgenemeyeceğini hatırlatır.
Ancak kardeşlik söylemi ne kadar olumlu olursa olsun, tek başına yeterli değildir.
Çünkü barış süreçleri iyi niyet beyanlarıyla değil, güven üreten davranışlarla ilerler. Türkiye’nin önündeki asıl mesele, Türkler ile Kürtlerin kardeş olduğunu tekrar etmekten çok, bu kardeşliğin siyasal, hukuki ve toplumsal zeminde nasıl güvenilir hale getirileceğidir.
Kardeşlik duygusal bir kavramdır. Güven ise gözlemlenebilir, doğrulanabilir ve zaman içinde inşa edilen bir ilişkidir.
Türkiye’nin Kendine Özgü Barış Modeli
Türkiye’deki mevcut süreç, dünyadaki klasik barış süreçlerinden önemli ölçüde farklıdır. Kuzey İrlanda’da olduğu gibi belirgin bir üçüncü taraf arabuluculuğu yoktur. Kolombiya’daki gibi uluslararası garantörlük mekanizmaları da bulunmamaktadır. Süreç büyük ölçüde devletin kontrolünde ilerlemekte, ancak aynı zamanda Meclis dikkatli biçimde sürecin içine çekilmektedir.
Bu haliyle Türkiye, kendine özgü bir model geliştirmektedir.
Bu modelin önemli avantajları vardır. Sürecin ulusal egemenlik çerçevesinde yürütülmesi, dış müdahale tartışmalarını sınırlar. Meclis’in sürece dahil edilmesi ise alınacak kararların yalnızca yürütmenin siyasi iradesine değil, daha geniş bir demokratik meşruiyete dayanmasını sağlayabilir. Hazırlanacak çerçeve yasa da silah bırakma, geri dönüş, topluma yeniden katılım ve denetim mekanizmaları açısından gerekli hukuki zemini oluşturabilir.
Ancak tam da üçüncü tarafın bulunmadığı bu tür süreçlerde güven açığı daha büyüktür.
Arabulucunun olmadığı yerde taraflar birbirlerinin sözlerinden çok davranışlarına bakar. Bağımsız bir garantörün bulunmadığı yerde ise her adımın doğrulanabilir, şeffaf ve geri döndürülemez olması gerekir. Bu nedenle Türkiye’deki sürecin başarısı, kullanılan büyük siyasi kavramlardan çok, sürecin nasıl yönetildiğine bağlı olacaktır.
Asimetrik Bir Süreçte Güven Nasıl İnşa Edilir?
Burada önemli bir asimetri de vardır.
Liberal barış süreçleri genellikle çatışmanın taraflarını müzakere masasında birbirine yakın hukuki ve siyasi aktörler olarak ele alır. Oysa Türkiye’de devlet ile PKK arasında böyle bir eşitlik yoktur ve olmamalıdır. Devlet meşru egemenlik otoritesidir; PKK ise silahlı bir örgüttür. Bu asimetri, sürecin hukuki ve ahlaki çerçevesini belirler.
Ancak bu durum devletin güven inşa etme sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı gibi, silahlı aktörün sorumluluğunu da azaltmaz. Tam tersine, devlete karşı silah kullanmış olan tarafın güven oluşturmak için daha fazla çaba göstermesi gerekir.
PKK açısından bu, yalnızca sembolik silah bırakma görüntüleri vermek anlamına gelmez. Silahlı yapının gerçekten tasfiye edilmesi, komuta zincirinin ortadan kaldırılması, finansal ve lojistik ağların sona erdirilmesi, şiddetin açık ve koşulsuz biçimde reddedilmesi ve demokratik siyasetin tek meşru alan olarak kabul edilmesi gerekir.
Toplumun güveni ancak bu adımlar doğrulanabilir hale geldiğinde oluşabilir.
“Silahları bıraktık” demekle silahlı mücadele kültürü sona ermez. Örgütsel yapı devam ediyor, şiddet dili korunuyor ya da silahlı kapasite gelecekte yeniden kullanılabilecek bir araç olarak elde tutuluyorsa, hukuki düzenlemeler ne kadar kapsamlı olursa olsun süreç kırılgan kalacaktır.
Devletin Güven Vermesi Ne Anlama Gelir?
Devletin sorumluluğu ise farklı ama aynı derecede önemlidir.
Devlet, atılan adımların karşılıksız kalmayacağını gösterebilmelidir. Silah bırakanların hangi hukuki koşullarda topluma dönebileceği açık olmalıdır. Kimlerin hangi suçlardan yargılanacağı, kimlerin hangi mekanizmalarla topluma yeniden kazandırılacağı ve sürecin nasıl denetleneceği belirsiz bırakılmamalıdır. Keyfi uygulamalar güveni hızla tüketir.
Bu noktada Meclis’in rolü kritik önemdedir.
Çıkarılacak yasa kısa ve yol açıcı olabilir; ancak muğlak olmamalıdır. Geçici olabilir; fakat denetimsiz olmamalıdır. Siyasi uzlaşmayla hazırlanmalı, ancak adalet duygusunu zedeleyecek aceleci düzenlemelere dönüşmemelidir.
Toplumsal güveni yalnızca Kürt kamuoyu açısından ele almak eksik olur. Çatışmalarda yakınlarını kaybeden ailelerin, güvenlik görevlilerinin, sivillerin ve şiddetten doğrudan etkilenmiş toplum kesimlerinin kaygıları da sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu insanların adalet beklentisini “barış karşıtlığı” olarak görmek büyük hata olur.
Aynı şekilde Kürt vatandaşların eşit yurttaşlık, onur, kimlik ve demokratik temsil taleplerini yalnızca güvenlik sorunu olarak değerlendirmek de sürecin toplumsal zeminini zayıflatır.
Kardeşlik İlan Edilir, Güven İnşa Edilir
Türk-Kürt kardeşliği elbette kıymetli bir siyasi çerçevedir. Fakat kardeşlik, tarafların birbirine güvenmesini kendiliğinden sağlamaz. Hatta aileler arasında bile güven, verilen sözlerden çok tutulan sözlerle oluşur.
Türkiye’nin barış sürecinin gerçek sınavı da tam burada başlayacaktır.
Meclis yasa çıkarabilir. Devlet kurumlar oluşturabilir. Öcalan çağrı yapabilir. PKK silah bırakacağını açıklayabilir. Siyasi liderler kardeşlikten söz edebilir.
Fakat bütün bunlar toplumda güven yaratmadığı sürece kalıcı barış üretmez.
Bu süreçte ihtiyaç duyulan şey daha fazla slogan değil; karşılıklı olarak doğrulanabilir adımlar, açık hukuki kurallar ve sabırlı bir güven inşasıdır.
Çünkü kardeşlik ilan edilebilir. Güven ise ancak hak edilir.


