

Türkiye, COP31’e yalnızca büyük bir iklim konferansının ev sahibi olarak değil, kendi çevre politikalarının inandırıcılığını göstermek zorunda olan bir ülke olarak hazırlanıyor. Fethiye-Kaş ve Kuzey Ege’de ilan edilen Türkiye’nin ilk iki deniz millî parkı, bu bakımdan önemli bir başlangıç olabilir. (İnfografik: AA)
16 Ağustos 2026’da ilan edilen Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı ile Kuzey Ege Deniz Millî Parkı, toplam yaklaşık 2,34 milyon hektarlık deniz alanını kapsıyor. Böylece Türkiye’de deniz alanları ilk kez açıkça “millî park” statüsüyle koruma altına alınmış oldu.
Ancak bir alanın sınırlarını harita üzerinde çizmek, o alanı gerçekten korumaya yetmez. Millî parkların başarısı; bilimsel verilere dayanan yönetim planlarına, etkili denetime, balıkçılık ve turizm faaliyetlerinin ekolojik sınırlar içinde düzenlenmesine ve yerel toplulukların karar süreçlerine katılmasına bağlıdır. Aksi hâlde “korunan alan” hukuki bir etiketten ibaret kalabilir.
COP31 Antalya BM İklim Zirvesi
Bu mesele, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 açısından özel bir anlam taşıyor. Çünkü iklim krizi yalnızca atmosferdeki karbon miktarıyla ilgili değildir. Denizlerin ısınması, oksijen kaybı, habitatların bozulması, kıyı ekosistemlerinin tahribi ve biyolojik çeşitlilik kaybı aynı krizin birbirine bağlı sonuçlarıdır. İklim politikası ile doğa korumayı birbirinden ayıran bir yaklaşımın başarı şansı giderek azalıyor.
Türkiye bu iki deniz millî parkını COP31 sürecinde somut bir iklim ve biyolojik çeşitlilik taahhüdüne dönüştürebilir. Bunun için yönetim planlarının şeffaf biçimde hazırlanması, koruma zonlarının bilimsel ölçütlerle belirlenmesi, üniversiteler ve bağımsız araştırmacılar tarafından uzun dönemli izleme yapılması ve elde edilen verilerin kamuoyuna açık olması gerekir. Balıkçılar, kıyı toplulukları, yerel yönetimler ve sivil toplum da yalnızca bilgilendirilen değil, karar süreçlerine katılan aktörler olmalıdır.
COP31’in “diyalog, uzlaşı ve eylem” yaklaşımının gerçek karşılığı tam da burada ortaya çıkacaktır. Deniz millî parkları, Türkiye’nin uluslararası bir konferansta anlatacağı başarı hikâyesinden önce, deniz canlıları ve kıyı toplulukları için işleyen bir koruma sistemi olmalıdır.
COP31’e doğru sorulması gereken soru, Türkiye’nin ne kadar geniş bir deniz alanını koruma altına aldığıyla sınırlı değil. Asıl soru şu olmalı: Bu alanlardaki yaşamı, onu var eden ilişkiler ağını gözeterek gerçekten koruyacak mıyız?
Türkiye bu soruya bilim, katılım ve şeffaflıkla cevap verebilirse, deniz millî parkları yalnızca haritadaki yeni sınırlar değil, iklim adaleti, yaşayan dünya ve bilimin sorumluluğu arasında kurulmuş güçlü bir bağ olabilir.


