

Soldan sağa; AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, Kanada Başbakanı Mark Carney. (Foto: baophutho.vn)
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen her yıl yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında hiç duymaya alışık olmadığımız bir açıklamada bulundu. Kanada’nın Avrupa Birliği’nin ilk “ortak üyesi” (associate member) olmasını önerdi!
Bu ilk bakışta Kanada ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkileri ilgilendiren bir gelişme olarak görülebilir. Oysa bu öneri hayata geçirildiği takdirde sonuçları Kanada’nın çok ötesine geçebilir. Hatta Avrupa Birliği’nin bugüne kadar uyguladığı üyelik ve genişleme anlayışında önemli bir değişikliğin başlangıcı bile olabilir.
AB’nin Kanada “Açılımı”
Von der Leyen, 16 Eylül’de Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Kanada ile ilişkileri mümkün olan en yüksek düzeye çıkarmak istediklerini belirterek, Kanada’nın AB’nin ilk ortak üyesi olması için kapıyı açmayı önerdi. Kanada Başbakanı Mark Carney de ertesi gün Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada öneriyi olumlu karşıladı. Kanada’nın AB’ye tam üye olmak istemediğini, ancak ticaret, savunma, enerji, kritik mineraller, yapay zekâ ve teknoloji gibi çok geniş bir alanda Avrupa ile daha derin bir ilişki aradığını ortaya koydu.
Ancak ortada küçük bir sorun var: Avrupa Birliği’nde “ortak üyelik” diye bir statü yok.
AB Antlaşmalarında üyelik var, adaylık var, üçüncü ülkelerle çeşitli ortaklık biçimleri var, ancak ortak üyelik adı altında tanımlanmış ayrı bir kategori bulunmuyor. Dolayısıyla Komisyon Başkanı’nın kullandığı kavramın hukuki ve siyasi olarak ne anlama geleceğini henüz bilmiyoruz. AB diplomatlarının ilk değerlendirmeleri de kavramın içeriğinin henüz belirlenmediğine ve üye devletlerin desteğinin gerekeceğine işaret ediyor.
Belki de bu nedenle şu aşamada cevaplardan çok sorular önem taşıyor.
Ortak Üyelik Statüsüne Dair Sorular
Öncelikle ortak üyelik yeni bir hukuki statü mü olacak? Eğer öyleyse AB Antlaşmalarının değiştirilmesi gerekecek mi? Yoksa mevcut antlaşmaların üçüncü ülkelerle çok ileri düzeyde ortaklık kurulmasına imkân veren hükümlerinden yararlanılarak, adı “ortak üyelik” olan fakat hukuken farklı bir anlaşmaya dayanan yeni bir model mi oluşturulacak?
Bunun arkasından çok daha zor sorular geliyor.
Ortak üye Avrupa Birliği kurumlarında temsil edilecek mi? Avrupa Parlamentosu’nda milletvekilleri olacak mı? Komisyon’da temsil edilecek mi? Bakanları AB Konseyi toplantılarına katılabilecek mi? Katılırlarsa oy kullanabilecekler mi?
Kanada Tek Pazar’a ne ölçüde dahil olacak? Malların, hizmetlerin, sermayenin ve kişilerin serbest dolaşımı uygulanacak mı? AB mevzuatının ne kadarını kabul etmek zorunda kalacak? Kabul ettiği kuralların hazırlanmasına katılabilecek mi, yoksa Norveç’in Avrupa Ekonomik Alanı çerçevesindeki konumuna benzer biçimde karar alma mekanizmasının dışında kalırken AB kurallarının önemli bölümünü uygulamak durumunda mı olacak?
AB bütçesine katkıda bulunacak mı? AB fonlarından yararlanabilecek mi? Erasmus gibi programlara hangi koşullarda katılacak? Ortak dış ve güvenlik politikası ile savunma politikası içindeki yeri ne olacak?
Bunların hiçbirinin cevabı henüz belli değil.
İşin ilginç yanı, eğer böyle bir statü yaratılırsa bundan böyle bugüne kadar sadece “üyelik” dediğimiz statüyü belki de “tam üyelik” olarak adlandırmak gerekecek. Çünkü bugün AB hukukunda bunun karşısında yer alan bir “ortak üyelik” kategorisi bulunmuyor.
Peki bu yeni statü, özellikle mevcut adaylar bakımından, tam üyeliğin alternatifi mi olacak?
Kanada açısından bunun cevabı nispeten kolay olabilir. Kanada AB’ye tam üye olmak istemiyor. Üstelik AB Antlaşması’nın 49. maddesi üyelik başvurusunu “Avrupa devleti” olma koşuluna bağlıyor. Dolayısıyla Kanada için ortak üyelik, mevcut ilişkilerin çok daha ileri bir aşamaya taşınmasını sağlayan nihai bir model olabilir.
Mevcut Aday Üyeler ve Ortak Üyelik
Ancak aynı kavram mevcut aday ülkelere uygulandığında anlam tamamen değişir.
Bugün Avrupa Birliği’nin önünde üyelik bekleyen ülkeler var. Bunlar uzun yıllardır siyasi ve ekonomik kriterleri yerine getirmeye, AB müktesebatını üstlenmeye ve tam üyeliğe hazırlanmaya çalışıyorlar. Bu ülkelere bir gün “tam üyelik yerine ortak üyelik” önerilirse, bunu ileriye doğru atılmış bir adım olarak mı, yoksa üyelik perspektiflerinin geriye çekilmesi olarak mı görecekler?
Bu artık tamamen teorik bir soru da değil.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz daha Mayıs ayında Ukrayna için bir ortak üyelik modeli önermişti. Öneriye göre Ukrayna AB toplantılarına katılabilecek, ancak oy hakkına sahip olmayacak, Komisyon ve Avrupa Parlamentosu’nda da oy hakkı bulunmayan bir tür temsil elde edebilecekti. Merz bunu tam üyeliğin yerine değil, tam üyeliğe kadar geçecek dönemde kullanılabilecek bir ara aşama olarak tasarladığını özellikle belirtmişti.
Fakat Ukrayna’nın tepkisi kavramın yaratabileceği sorunu şimdiden gösterdi. Kiev, tam ve eşit üyelik hedefinin yerine başka bir statünün geçirilmesini istemediğini ortaya koydu. AB Dönem Başkanlığını yürüten İrlanda’nın Dışişleri Bakanı da ortak üyeliğin Ukrayna’yı uzun süreli bir belirsizlik içinde bırakabileceği uyarısında bulundu.
İşte Kanada önerisinin genişleme politikası açısından önemi burada başlıyor.
Kanada için ortak üyelik AB’ye yaklaşmak anlamına gelirken, halihazırda aday olan bir ülke açısından tam üyelikten uzaklaşmak olarak algılanabilir.
Yeni bir Avrupa mimarisi mi?
Avrupa Birliği aslında uzun zamandır farklı ilişki modellerine sahip. Norveç Tek Pazar’ın büyük bölümünün içinde ancak AB’nin dışında. İsviçre ikili anlaşmalardan oluşan farklı bir sisteme sahip. İngiltere Brexit sonrasında kendine özgü bir ilişki geliştirdi. Türkiye Gümrük Birliği içinde ve aynı zamanda aday ülke. Batı Balkan ülkeleri, Ukrayna ve Moldova ise üyelik sürecinin çeşitli aşamalarında bulunuyor.
Dolayısıyla Avrupa zaten fiilen farklı halkalardan oluşuyor.
Kanada için ortak üyelik gerçekten kurumsal bir statü haline getirilirse bu farklılık ilk kez daha sistematik bir yapıya dönüşebilir. Merkezde tam üyeler, onun çevresinde ortak üyeler, daha sonra diğer ortaklık modelleri bulunan çok halkalı bir Avrupa ortaya çıkabilir.
Bu düşünce yeni de değil. On yıllardır hemen her genişleme tartışmasında farklı biçimlerde gündeme geliyor. Ancak ilk kez bir Komisyon Başkanı, bu yolu açabilecek “ortak üyelik” ifadesini bu kadar açık biçimde kullanıyor.
Avantajlar ve Riskler
Bunun avantajları olduğu kadar ciddi riskleri de olacaktır.
Tam üyeliğe kısa sürede ulaşamayacak ülkelerin AB politikalarına aşamalı olarak katılması mümkün hale gelebilir. Böylece yıllarca süren ve sonunda ne olacağı belli olmayan üyelik müzakerelerinin yarattığı hayal kırıklığı azaltılabilir.
Fakat aynı sistem tam tersine de çalışabilir. Bazı üye devletlerin üyeliğini istemediği ülkeler için ortak üyelik kalıcı bir bekleme odasına dönüşebilir. Aday ülkeye “şimdilik ortak üye olun, tam üyeliği daha sonra konuşuruz” denilebilir ve bu “daha sonra” hiçbir zaman gelmeyebilir.
Bu nedenle ortak üyelik oluşturulacaksa belki de cevaplanması gereken en önemli soru, bu statüye giren bir aday ülkenin tam üyelik hakkının ve perspektifinin korunup korunmayacağıdır.
Sanırım bu hususlar önümüzdeki dönemde AB başkentlerinde enine boyuna tartışılacaktır. Zira AB aday ülkelere hedef tarih veya somut bir üyelik perspektifi vermekte zorlanmaktadır.
Üstelik İzlanda’da 29 Ağustos’ta yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 52,8’i üyelik müzakerelerinin yeniden başlatılmasına karşı çıktı. AB’nin kapısında bekleyen çok sayıda ülke bulunurken, Birliğe son derece yakın bir Avrupa ülkesinin halkı aynı kapıdan içeri girmek için yeni bir adım atmayı istemedi. Bu da AB’nin çekim gücü bakımından üzerinde durulması gereken ayrı bir gelişmedir.
Ortaya ilginç bir tezat çıkıyor: Bir tarafta Avrupa dışında bulunan Kanada AB’ye daha fazla yaklaşmak isterken, diğer tarafta Tek Pazar ve Schengen içinde bulunan İzlanda tam üyeliğe doğru yeni bir adım atmayı reddediyor.
Ya Türkiye?
Bu tartışmanın Türkiye açısından da ilginç sonuçları olacaktır.
Türkiye 1987’de üyelik başvurusunda bulundu, 1999’da aday ilan edildi ve 2005’te üyelik müzakerelerine başladı. Aynı zamanda otuz yılı aşkın süredir AB ile Gümrük Birliği içinde. Buna rağmen üyelik süreci uzun zamandır fiilen durmuş durumda.
Bu nedenle teorik olarak bakıldığında ortak üyelik, Türkiye ile AB arasında yıllardır aranan “üyelik dışında fakat mevcut ilişkilerden daha ileri” bir model olarak düşünülebilir. Gerçi resmen hâlâ üyelik istediğimizi söylüyoruz ama bunun için bir çaba sarfetmiyoruz.
Kanada’ya ortak üyelik önerilmesinin nedeni iki tarafın birbirine daha fazla yaklaşmak istemesi. Türkiye–AB ilişkilerinde ise sorun yalnızca uygun bir kurumsal modelin bulunamaması değildir. Mesele iki tarafta da ilişkiyi ileri götürecek siyasi iradenin ne kadar mevcut olduğu sorusudur. Ayrıca Kıbrıs meselesi ve Türkiye’ye ilişkin bazı üye devletlerin çekincileri, ortak üyelik gibi önemli bir statünün kabulünde de ortadan kalkmayacaktır.
Bu nedenle ortak üyelik modeli bir gün başka ülkelere de açılırsa bunun Türkiye’ye otomatik olarak uygulanabileceğini varsaymamak gerekir. Hatta tam üyelikte karşılaşılan siyasi engellerin bir bölümünün ortak üyelik konusunda da karşımıza çıkması beklenir.
Diğer Tam Üyelik Adayları
Fakat mesele yalnızca Türkiye değildir. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Kuzey Makedonya, Moldova, Sırbistan ve Ukrayna gibi diğer adaylar açısından da aynı sorular sorulacaktır.
Eğer ortak üyelik yalnızca Kanada’ya özgü bir düzenleme olacaksa Avrupa Birliği’nin genişleme politikası bakımından fazla bir şey değişmeyebilir.
Ama eğer yeni bir kategori yaratılıyorsa durum farklıdır.
O zaman AB’nin cevaplaması gereken soru yalnızca Kanada’ya hangi hakların verileceği değildir. Avrupa Birliği’nin gelecekte kimleri tam üye, kimleri ortak üye olarak görmek istediğinin de açıklığa kavuşturulması gerekecektir.
Von der Leyen belki yalnızca Kanada ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkileri güçlendirecek yaratıcı bir formül ortaya attı. Ancak önerinin zamanlaması nedeniyle bunun Trump yönetiminin politikalarına karşı siyasi bir mesaj olup olmadığı da tartışılacaktır.
Trump’ın Tepkisi
Nitekim Başkan Trump ilk tepkisini vermekte gecikmedi. Kanada’nın AB ile ortak üyelik ilişkisinin ABD’ye karşı bir girişim olması halinde bunu “hasmane bir davranış” olarak değerlendirebileceğini söyledi ve Avrupa’ya ağır tarifeler uygulama tehdidinde bulundu.
Komisyon ise önerinin herhangi bir ülkeye karşı yöneltilmediğini belirtiyor. Kanada Başbakanı Carney de AB ile daha yakın ilişkinin ABD’ye karşı kurulmadığını savunuyor.
Üye Devletleri Ortak Yaklaşımı Var mı?
Ancak asıl belirleyici olacak olan Vaşington’ın tepkisinden çok AB başkentlerinin vereceği tepkidir. Komisyon Başkanı siyasi bir fikir ortaya atabilir, fakat böylesine önemli bir açıklamayı yapmadan önce belli başlı ülke liderlerine danışmış olmasını tahmin etmemiz gerekir. Bugün antlaşmalarda bulunmayan böylesine yeni bir statünün oluşturulmasının nasıl ve hangi hukuki temelde gerçekleşeceği, üye devletlerin yaklaşımı netleşmeden belli olmayacaktır. Şimdilik başkentlerden ortak bir yaklaşım ortaya çıkmış değil.
Von der Leyen’in kullandığı iki kelime — “ortak üyelik” — beklenenden çok daha büyük bir tartışmanın kapısını açmış olabilir.
Çünkü Avrupa Birliği yetmiş yıla yakın süredir genişliyor. Şimdi ilk kez asıl soru, Birliğin nereye kadar genişleyeceğinden çok, bundan sonra ne tür üyeliklerle genişleyeceği olabilir.
Daha bir süre sorularımızın cevapsız kalması şaşırtıcı olmayacaktır. Belki de şimdilik bu önerinin en önemli sonucu, verdiği cevaplardan çok ortaya çıkardığı sorulardır.
Bu soruların en azından bir bölümünün cevabı fazla gecikmeyebilir. 29–30 Ekim’de Montreal’de AB–Kanada Zirvesi yapılacak. Tarafların o tarihe kadar “ortak üyelik” kavramının içini ne ölçüde doldurabilecekleri ve bunun yalnızca Kanada’ya özgü bir ilişki mi, yoksa daha genel bir model mi olacağı konusunda ipuçları vermeleri beklenebilir.


