

Bölgesel gelişmeler, özellikle İran etrafında şekillenen savaşın seyri, PKK’nın silahsızlanma sürecinde tarafların pozisyonlarını yeniden değerlendirmesine yol açıyor.
Türkiye’de yeniden canlanan çözüm süreci, ilk bakışta umut verici bir tablo sunuyordu. PKK’nın silah bırakma yönündeki mesajları, siyasi reform tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi ve parlamentodaki hazırlıklar, uzun süredir devam eden bir çatışmanın sona ermesi için gerçek bir fırsat penceresi açmıştı.
Ancak bugün gelinen noktada süreç belirgin biçimde yavaşlamış durumda.
Bu yavaşlamayı sadece iç dinamiklerle açıklamak eksik kalır. Bölgesel gelişmeler, özellikle İran etrafında şekillenen savaşın seyri, tarafların pozisyonlarını yeniden değerlendirmesine yol açıyor. PKK açısından, İran’daki Kürtlerin durumu ve savaşın sonucu belirsizliğini korurken, silahsızlanma sürecinin zamanlamasının yeniden düşünüldüğü anlaşılıyor. Devlet tarafı ise, böylesi bir belirsizlik ortamında sürecin tamamlanmasının Türkiye’nin iç bütünlüğü açısından daha da kritik hale geldiğini vurguluyor.
Dolayısıyla mevcut tıkanma, yalnızca bir irade eksikliğinden değil, değişen stratejik ortamın yarattığı temkinli bekleyişten de besleniyor. Ancak bu tabloyu belirleyen asıl mesele, teknik gibi görünen ama özünde siyasi olan bir düğüm: silahsızlanmanın nasıl doğrulanacağı. Bu da bizi barış süreçlerinin en kritik ama en az konuşulan alanına getiriyor: güvenin kurumsallaştırılması.
Silahsızlanma mı, Reform mu?
Mevcut tartışma aslında oldukça tanıdık bir ikileme dayanıyor.
Devlet tarafı, silahsızlanmanın bağımsız ve güvenilir mekanizmalarla doğrulanmasını öncelikli şart olarak görüyor. Kürt siyasi hareketi ise kalıcı silahsızlanmanın ancak eş zamanlı siyasi ve hukuki reformlarla mümkün olabileceğini savunuyor.
Bu, klasik bir “tavuk mu yumurtadan çıkar?” meselesi değil; tarafların risk algılarının çakıştığı bir denge sorunu.
Bir taraf güvenlik olmadan açılımın riskli olduğunu düşünüyor. Diğer taraf ise siyasi güvence olmadan silahsızlanmanın sürdürülebilir olmayacağını.
Dolayısıyla mesele sadece teknik bir doğrulama sorunu değil. Sürecin sıralaması, karşılıklı güvensizlik ve tarafların birbirine hangi koşullarda güvenebileceği ile ilgili.
Barış Süreçlerinin Zayıf Halkası: Doğrulama
Uluslararası deneyimler bize açık bir gerçek gösteriyor: silahsızlanma, tasfiye ve topluma yeniden kazandırma süreçleri barış anlaşmalarının en kırılgan aşamasıdır.
Silah bırakma beyanları tek başına yeterli değildir. Asıl mesele şu sorulara verilen yanıtlardır:
- Kim izleyecek?
- Nasıl doğrulanacak?
- Taraflar neye güvenecek?
Türkiye’de düğüm tam burada.
PKK’nın açıklamaları önemli olmakla birlikte, devlet tarafı sürecin bağımsız mekanizmalarla doğrulanmasını talep ediyor. Ancak bu mekanizmaların nasıl kurulacağı ve kimleri içereceği belirsizliğini koruyor.
Bu belirsizlik, sürecin doğal olarak yavaşlamasına yol açıyor.
Tıkanmayı Aşmak: İki Kritik Ders
Bu noktada uluslararası deneyimler iki temel ders sunuyor.
Birincisi: Bağımsız ve güvenilir doğrulama mekanizması olmadan silahsızlanma ilerlemez.
Kuzey İrlanda’da silahsızlanmanın tarafların beyanına bırakılmaması, bağımsız bir yapı tarafından izlenmesi sürecin kırılma noktasıydı. Taraflar birbirine değil, sürecin işleyişine güvenmeye başladı. Türkiye’de de benzer şekilde, tarafların kabul edebileceği bir doğrulama mimarisi olmadan ilerleme sağlamak zor.
İkincisi: Silahsızlanma ve reformlar arasında eşzamanlılık kurulabilir, ama bu, soyut bir ilke değil, tasarlanması gereken bir süreçtir.
Kolombiya deneyimi burada önemli bir ipucu sunuyor. Silahsızlanma ile hukuki ve siyasi düzenlemeler aynı anda ilerledi, ancak birbirinden bağımsız değil, birbirine bağlı şekilde. Yani her adım, karşı tarafın attığı somut bir adıma karşılık geldi.
Türkiye açısından bu, daha somut bir modelle düşünülebilir.
Örneğin, silah bırakma süreci belirli aşamalara bölünebilir: belirli oranlarda silah teslimi, belirli bölgelerde faaliyetlerin sonlandırılması, kadroların belirli bir statüye geçirilmesi gibi. Bu aşamalara paralel olarak, yasal düzenlemeler de hazırlanabilir ancak yürürlüğe girişleri bu ilerlemelere bağlanabilir.
Yani yasa çıkarılır, fakat uygulanması belirli doğrulanmış adımların tamamlanmasına koşullandırılır. Aynı şekilde, tarafların beklentileri de tek seferlik değil, aşamalı olarak karşılanır.
Bu tür bir “koşullu eşzamanlılık” modeli, tarafların aynı anda hareket etmesini sağlarken, kimsenin tek taraflı risk almasını gerektirmez. Güven, bir ön koşul olmaktan çıkar; sürecin içinde, adım adım inşa edilen bir sonuç haline gelir.
Bu yaklaşım, “önce kim adım atacak?” sorusunu tamamen ortadan kaldırmaz. Ama onu yönetilebilir hale getirir.
Tıkanma mı, Doğal Aşama mı?
Bugünkü tabloyu bir başarısızlık olarak görmek mümkün.
Ama bu, barış süreçlerinin doğasına da aykırı değil.
Asıl soru şu: Bu tıkanma sürecin sonu mu, yoksa daha kurumsal bir aşamaya geçişin işareti mi?
Eğer taraflar silahsızlanma ile reform arasında denge kuracak bir mekanizma geliştirebilirse, mevcut durum sürecin olgunlaşma evresi olarak da okunabilir.
Ama bu denge kurulamazsa, tarih net: süreçler donmaz, geriye gider. Ve çoğu zaman daha sert çatışma döngüleriyle geri döner.
Güvenin Kurumsallaştırılması
Türkiye’de sürecin geleceği, iyi niyetten çok bu iyi niyetin nasıl kurumsallaştırılacağına bağlı.
Silahsızlanmanın doğrulanması meselesi teknik bir detay değil; sürecin kalbinde yer alan bir güven sorunu.
Bu nedenle çözüm, “kim önce adım atacak?” sorusunun ötesinde.
Asıl mesele, atılan adımların nasıl güvence altına alınacağı.
Ve bu da ancak tarafların kabul edebileceği, aşamalı, koşullu ve kurumsal bir çerçeve ile mümkün.


