

Avrupa Birliği’nin Balkanlar’da hissedilen boşluğu, Rusya ve Çin’e Sırbistan lideri Aleksandar Vučić üzerinden alan açıyor. Türkiye sahada etkin, ama etkisinin sınırları var.
Batı Balkanlar’daki kamyon şoförleri 14 Eylül’de Avrupa Birliği sınırlarında yeniden blokaja hazırlanıyor. Mesele ilk bakışta teknik görünüyor. Schengen’in 90 gün içinde 180 günlük kalış kuralı, bölgedeki uluslararası taşımacılığı giderek daha fazla zorluyor. Şoförler Avrupa’nın mallarını taşıyor, Avrupa pazarına çalışıyor ama kendileri hâlâ turist statüsünde değerlendiriliyor. Sadece Bosna-Hersek’te yaklaşık 5 bin şoförün bu durumdan etkilendiği belirtiliyor. Sırbistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya’da da benzer şikâyetler var. Eğer bir çözüm bulunmazsa yeni sınır blokajları gündeme gelebilir.
Bu aslında Balkanlar ile Avrupa arasındaki daha büyük sorunun küçük bir örneği. Bölge ekonomik olarak Avrupa’ya bağlı, güvenlik açısından Avrupa’nın parçası, ama siyasi olarak hâlâ kapının dışında. AB yıllardır Batı Balkanlar’a üyelik perspektifi veriyor. Zirveler düzenleniyor, reform paketleri açıklanıyor, milyarlarca avroluk destek programları hazırlanıyor. Fakat bölgedeki temel duygu değişmiyor. Avrupa’ya doğru gidiliyor ama bir türlü varılamıyor. Bu da haritanın diğer tarafındaki Türkiye’yi hem fırsat hem de risk olarak ilgilendiriyor. Bizim de asıl meselemiz bu.
Avrupa’nın Bitmeyen Bekleme Odası
Haziran ayında Karadağ’ın Tivat kentinde yapılan AB-Batı Balkanlar Zirvesi’nde yine aynı mesaj verildi. Bölgenin geleceği AB’ye bağlı görünüyor. Brüksel genişlemeyi Avrupa’nın güvenliği ve istikrarı için önemli görüyor. Dahası, artan Rusya tehdidine karşın Avrupa’nın Balkan tamponuna da ihtiyacı var. Bu bağlamda Batı Balkanlar için 6 milyar avroluk büyüme ve reform programı da devam ediyor. Ancak sorun artık verilen sözlerden çok, bu sözlerin ne zaman hayata geçeceği.
Bölgedeki siyasi tablo da kendi içinde sakin değil. Sırbistan’da Aleksandar Vucic yönetimine karşı protestolar uzun süredir devam ediyor. Bosna-Hersek’te merkezi devletin geleceği ve etnik dengeler yeniden tartışılıyor. Kosova-Sırbistan hattı hâlâ kırılgan. Avrupa Birliği bu ülkelerin en büyük ekonomik ortağı olmaya devam ediyor, ama siyasi etkisi her zaman ekonomik gücü kadar güçlü görünmüyor.
“Bosna Kasabı” olarak bilinen soykırım ve savaş suçlusu olarak hapiste ölen Ratko Mladic’e Belgrad’da devlet töreni düzenlenmesine AB Genişleme Sorumlusu Marta Kos’un ziyaretini iptali üzerine Vucic cenazeye katılmaktan vazgeçti.
Türkiye Zaten Bölgede
Avrupa’nın yol açtığı boşluk doğal olarak başka aktörlere alan açıyor. Rusya özellikle Sırbistan üzerinden etkisini korumaya çalışıyor. Çin altyapı ve finansmanla bölgede büyüyor. Körfez ülkelerinin yatırımları dikkat çekiyor.
Türkiye ise daha farklı bir yol izliyor. Ankara artık Balkanlar’da yalnızca tarih, kültür ya da kimlik üzerinden hareket etmiyor, ama burada başta kendi ekonomik sorunları olmak üzere daha farklı meseleleri de var.
Türkiye’nin bugünkü Balkan politikası çok daha geniş bir zemine oturuyor. Ticaret, savunma sanayii, enerji, ulaşım, altyapı, askeri varlık ve diplomatik temaslar bu ilişkinin ana parçaları haline gelmiş durumda. Ankara’nın en büyük avantajı da yalnızca birkaç ülkeyle yakın olması değil. Birbirleriyle sorun yaşayan aktörlerin neredeyse tümüyle aynı anda konuşabiliyor.
Sırbistan bunun en dikkat çekici örneklerinden biri. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Aleksandar Vucic’in Şubat 2026’daki Ankara görüşmesinde savunma sanayii, enerji, ulaştırma ve teknoloji alanlarında işbirliğinin geliştirilmesi kararlaştırıldı. Türkiye-Sırbistan ticaret hacmi 2025’te yaklaşık 3,5 milyar dolara ulaştı. Şimdi hedef 5 milyar dolar.
Türkiye, Balkanlar, NATO
Aynı Türkiye, Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğünü açık biçimde destekliyor. Kosova’daki NATO gücü KFOR’da önemli bir askeri rol üstleniyor. Bosna’daki EUFOR operasyonuna da Avrupa Birliği dışından en fazla personel sağlayan ülkelerden biri. Bu tablo Ankara’nın aynı anda Belgrad, Saraybosna ve Priştine ile temas kurabilmesine imkân veriyor.
Ocak ayında İstanbul’da ikinci kez toplanan Balkan Barış Platformu da bu yaklaşımın iyi bir örneği oldu. Bosna-Hersek, Sırbistan, Kosova, Arnavutluk, Karadağ ve Kuzey Makedonya aynı masa etrafında bir araya geldi. Türkiye’nin bölgede giderek daha görünür hale gelen rolü tam olarak burada ortaya çıkıyor. Ankara yalnızca kendi ikili ilişkilerini geliştirmiyor, aynı zamanda birbirleriyle zor konuşan ülkeler arasında da temas kanalları açmaya çalışıyor.
Fırsat kadar risk de var
Ancak bu tablo Türkiye için yalnızca fırsat anlamına gelmiyor. Herkesle konuşabilmek önemli bir avantaj, fakat ciddi bir kriz çıktığında herkesle aynı yakınlıkta kalmak çok daha zor. Bosna-Hersek’te yeni bir siyasi kriz çıkarsa, Ankara’nın Saraybosna ile Belgrad arasındaki dengesi sınanacaktır. Kosova-Sırbistan gerilimi yeniden yükselirse, Türkiye’nin NATO içindeki askeri rolü ile Sırbistan’la geliştirdiği yakın ilişki aynı anda baskı altında kalabilir.
Türkiye artık Balkanlar’da yalnızca tarihsel bağları olan bir ülke değil. Ekonomik yatırımı, askeri varlığı, savunma ilişkileri ve siyasi ağırlığı olan bir aktör. Bu da beraberinde sorumluluk getiriyor. Avrupa’nın kararsızlığı kısa vadede Türkiye’ye daha fazla hareket alanı açabilir. Fakat bölge yeniden sert biçimde kutuplaşırsa, aynı alan Ankara için ciddi bir yük haline gelebilir.
Mesele Boşluğu Yönetebilmek
Türkiye AB’nin Balkanlar’daki yerini alamaz. Zaten mesele de bu değil. Avrupa hâlâ bölgenin açık ara en büyük ekonomik ve kurumsal gücü. Ancak Balkan ülkeleri ne kadar uzun süre Avrupa’nın kapısında beklerse, ortaya çıkan siyasi boşluk o kadar büyüyor.
Şoförlere yönelik vize meselesi de aslında tam bunu gösteriyor; küçük görünen pratik kolaylıklar Ankara’ya alan açabilir, fakat Türkiye’nin bu alanı abartıp stratejik bir üstünlük duygusuna kapılmaması gerekiyor. Türkiye için asıl mesele bu boşluğu doldurmak değil. Onu doğru yönetebilmek.
Çünkü Balkanlar’da ilişki kurmak kolay. Kriz çıktığında o ilişkilerin hepsini aynı anda korumak çok daha zor.


