Londra Metropolitan Üniversitesi
Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları yeniden gündeme gelirken asıl soru yalnızca metnin nasıl yazılacağı değil, toplumun nasıl bir devlet istediğidir. Çünkü anayasa dediğimiz şey sadece kurumlar arası yetki dağılımı ya da teknik bir hukuk metni değil, aynı zamanda devlet gücünün nerede başlayıp nerede duracağını, toplumun neyi meşru gördüğünü ve vatandaşın devletten ne beklediğini de gösterir. Bu
Türkiye’nin arabuluculuk diplomasisi artık yalnızca tarafları masaya getirme becerisiyle ölçülmüyor. Deniz güvenliği, enerji hatları, savaş sonrası düzen, teknik kapasite ve bölgesel istikrar gibi somut alanlara uzanıyor. Bunun güncel örneklerinden biri Hürmüz Boğazı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran ile ABD arasında muhtemel bir anlaşma sonrasında Türkiye’nin Hürmüz’de mayın temizleme çalışmalarına katılabileceğini söyledi. Bu, Ankara’nın kriz sonrası
ABD Başkanı Donald Trump’ın 14-15 Mayıs’ta Çin’i ziyaret etmesi bekleniyor ancak ne yazık ki bu kritik temas, Türkiye’nin hararetli gündeminde henüz hak ettiği ilgiyi görmüş değil. Oysa Trump’ın Pekin’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Xi Jinping) ile görüşmesi, yalnızca iki liderin diplomatik buluşması değil, bunun da ötesinde küresel ticaretin, enerji güvenliğinin, teknoloji rekabetinin, tedarik zincirlerinin
Perşembe günü Londra’nın öncülüğünde düzenlenen çevrim içi Hürmüz toplantısı ilk bakışta enerji güvenliği için atılmış teknik bir diplomatik adım gibi görünebilir. Gerçekten de temel amaç buydu ve Londra için elzemdi. Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı çevrim içi toplantıda, Birleşik Krallık’ın biraraya getirdiği 35’ten fazla devletin temsilcileri, İran’ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı’nda askeri tırmanmayı
Önce Rusya-Ukrayna Savaşı, ardından ABD-İsrail ittifakının başlattığı İran Savaşı, Avrupa’nın hep patlamaya hazır barut fıçısı Balkanlar bölgesinde sorunları dondurmuş, daha doğrusu ertelemişti. Sırbistan bu ertelenmiş kriz alanlarında yeniden hareketlenmeye, yeni bir siyaset üretmeye başladı. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić; Bir yandan AB ile bağlarını koparmıyor, hatta enerji alanında Avrupa mekanizmalarına yaklaşmaya çalışıyor; Öte yandan Rusya ile ilişkilerini
Research Istanbul’un 16 Mart 2026 tarihinde aboneleriyle paylaştığı Türkiye Raporu araştırması, Türkiye toplumunun ruh hâline dair önemli ve düşündürücü bir tablo sunuyor. Araştırmadaki tüm veriler, 2-6 Mart 2026 tarihlerinde Türkiye genelinde 2000 kişiyle yapılan ankete dayanıyor. Ortaya çıkan tablo açık; Türkiye’de toplumsal gerilim artıyor. Siyaset de artık yalnızca partiler, liderler ya da seçimler meselesi değil,
İran savaşı, İngiltere siyasetinin en hassas noktasına dokundu ve dokunmaya da devam ediyor. Burada soru şu olmalı; Washington’la “özel ilişki”yi sürdürürken, Londra’yı Ortadoğu’da yeni bir savaşın parçası yapmamak mümkün mü? Keir Starmer’ın son günlerdeki tutumu temkinli ve kontrollü. Mesaj seti büyük ölçüde serinkanlılık, ölçülü adımlar, ulusal güvenlikte netlik ve en önemlisi Birleşik Krallık’ın ilk saldırılarda
ABD’nin İran’a dönük askeri hazırlık sinyalleri güçlenirken, Türkiye ve Katar gibi bölgesel aktörler çatışmayı durdurmak için yoğun bir diplomasi yürütüyor. Ancak krizin bir ayağı da doğrudan Avrupa’ya uzanıyor. İngiltere’nin ev sahipliği yaptığı iki kritik üs son zamanlarda gündemde. Bunlardan ilki Diego Garcia, Hint Okyanusu’nda ABD-İngiltere ortak kullanımındaki bir stratejik platform. İkincisi ise RAF Fairford,
9 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın TV röportajında söylediği “Savunma sanayii artık bizim vazgeçilmez bir dış politika alanımızdır” cümlesi, bana göre güncel bir açıklamadan daha fazlası. Çünkü bu cümle, Türkiye’de savunmanın son yıllarda kazandığı iki yönlü ağırlığı tek hamlede görünür kılıyor: Dışarıda, diplomasi ve pazarlık gücünün bir aracı; içeride ise siyasal meşruiyetin ve aidiyetin vitrinlerinden
Avrupa Birliği artık ticaret politikasını “serbestleşme” dilinden çıkarıp ekonomik güvenlik ve stratejik özerklik sözlüğüne taşıyor. Yeni dönemin parolası, üretimi kıta içine çekmek, kritik sektörlerde Avrupa içi kapasiteyi büyütmek, tedarik zincirlerini kısaltmak, gerektiğinde de Avrupa tercihine dayalı bir sanayi koruması kurmak. Brüksel’in bunu açıkça söylemeye başladığı çerçeve de ortada. Avrupa Ekonomik Güvenlik Stratejisi, rekabeti artırmayı, riskleri









