Londra Metropolitan Üniversitesi
NATO’nun 7-8 Temmuz Ankara Zirvesi yaklaşırken Türkiye dış politikasında eski sorular yeniden dolaşıma sokuluyor. Misal; Türkiye Batı’ya mı dönüyor? Washington ile yeni bir sayfa mı açılıyor? Erdoğan-Trump ilişkisi, Ankara’nın Batı başkentlerindeki algısını yumuşatır mı? Bu sorular ilk bakışta makul görünüyor, fakat kanımca bugünün dünyasında biraz eski kalıyorlar. Çünkü Türkiye’nin temel meselesi artık Batı ile “normalleşmek”
Türkiye son dönemde uluslararası siyasetin birden fazla kriz hattında yeniden görünür hale geldi. Avrupa Parlamentosu’nun çok negatif Türkiye raporu, Ankara’nın demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve muhalefet üzerindeki baskılar nedeniyle Avrupa ile ilişkilerinde ciddi bir normatif maliyet taşıdığını bir kez daha gösterdi. Aynı dönemde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın G7 zirvesi sırasında Rusya’da temaslarda bulunması, Türkiye’nin
Mutlak butlan kararı CHP içindeki güç mücadelesini hukuki bir tartışmanın çok ötesine taşıdı. Bugün Ankara’da yaşanan şey sadece kimin genel başkan olacağı meselesi değil; muhalefetin ana omurgasının nasıl, kim tarafından ve hangi meşruiyet zeminiyle yönetileceği sorusu. Bir yanda Kemal Kılıçdaroğlu ekibinin Özgür Özel ve arkadaşlarını tasfiye etmeye dönük hamleleri, diğer yanda Özel ekibinin kurultay baskısı
Trump’ın onayı, İsrail’in tutumu, İran içindeki güç dengeleri ve Körfez ülkelerinin güvenlik kaygıları İran Savaşı’nda barış sürecini kırılgan kılıyor. Henüz nihai bir anlaşmadan söz etmek için erken. Ama savaş sonrası sözkonusu olduğunda herkes aynı soruya odaklanıyor; bu yeni dönem Ortadoğu’ya geçici bir nefes mi aldıracak, yoksa daha büyük bir hesaplaşmanın hazırlığı mı olacak? Türkiye için
Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları yeniden gündeme gelirken asıl soru yalnızca metnin nasıl yazılacağı değil, toplumun nasıl bir devlet istediğidir. Çünkü anayasa dediğimiz şey sadece kurumlar arası yetki dağılımı ya da teknik bir hukuk metni değil, aynı zamanda devlet gücünün nerede başlayıp nerede duracağını, toplumun neyi meşru gördüğünü ve vatandaşın devletten ne beklediğini de gösterir. Bu
Türkiye’nin arabuluculuk diplomasisi artık yalnızca tarafları masaya getirme becerisiyle ölçülmüyor. Deniz güvenliği, enerji hatları, savaş sonrası düzen, teknik kapasite ve bölgesel istikrar gibi somut alanlara uzanıyor. Bunun güncel örneklerinden biri Hürmüz Boğazı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran ile ABD arasında muhtemel bir anlaşma sonrasında Türkiye’nin Hürmüz’de mayın temizleme çalışmalarına katılabileceğini söyledi. Bu, Ankara’nın kriz sonrası
ABD Başkanı Donald Trump’ın 14-15 Mayıs’ta Çin’i ziyaret etmesi bekleniyor ancak ne yazık ki bu kritik temas, Türkiye’nin hararetli gündeminde henüz hak ettiği ilgiyi görmüş değil. Oysa Trump’ın Pekin’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping (Xi Jinping) ile görüşmesi, yalnızca iki liderin diplomatik buluşması değil, bunun da ötesinde küresel ticaretin, enerji güvenliğinin, teknoloji rekabetinin, tedarik zincirlerinin
Perşembe günü Londra’nın öncülüğünde düzenlenen çevrim içi Hürmüz toplantısı ilk bakışta enerji güvenliği için atılmış teknik bir diplomatik adım gibi görünebilir. Gerçekten de temel amaç buydu ve Londra için elzemdi. Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı çevrim içi toplantıda, Birleşik Krallık’ın biraraya getirdiği 35’ten fazla devletin temsilcileri, İran’ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı’nda askeri tırmanmayı
Önce Rusya-Ukrayna Savaşı, ardından ABD-İsrail ittifakının başlattığı İran Savaşı, Avrupa’nın hep patlamaya hazır barut fıçısı Balkanlar bölgesinde sorunları dondurmuş, daha doğrusu ertelemişti. Sırbistan bu ertelenmiş kriz alanlarında yeniden hareketlenmeye, yeni bir siyaset üretmeye başladı. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić; Bir yandan AB ile bağlarını koparmıyor, hatta enerji alanında Avrupa mekanizmalarına yaklaşmaya çalışıyor; Öte yandan Rusya ile ilişkilerini
Research Istanbul’un 16 Mart 2026 tarihinde aboneleriyle paylaştığı Türkiye Raporu araştırması, Türkiye toplumunun ruh hâline dair önemli ve düşündürücü bir tablo sunuyor. Araştırmadaki tüm veriler, 2-6 Mart 2026 tarihlerinde Türkiye genelinde 2000 kişiyle yapılan ankete dayanıyor. Ortaya çıkan tablo açık; Türkiye’de toplumsal gerilim artıyor. Siyaset de artık yalnızca partiler, liderler ya da seçimler meselesi değil,









