Londra Metropolitan Üniversitesi
Bir devletin parçalanması her zaman tanklarla, sokak çatışmalarıyla ya da bir gecede değişen sınırlarla başlamıyor. Kimi zaman daha sessiz ve uzun sürede oluyor. Merkez, ülkenin farklı parçalarına neden hâlâ birlikte kalmaları gerektiğini anlatma kapasitesini yavaş yavaş kaybediyor. Bugün Birleşik Krallık’ta yaşananları biraz da böyle okumak gerekiyor. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’nın bağımsızlık ya da anayasal
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin YÖK’e gönderdiği görüş yazısı, akademisyenlerin YouTube, sosyal medya, internet siteleri ve mobil uygulamalardan elde ettikleri gelirleri 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “ticaret ve kazanç getirici faaliyet” yasağı çerçevesinde değerlendiriyor. Karar gazetesinde Saliha Sultan’ın haberiyle ortaya çıkan “görüş”, ilk bakışta teknik bir mesele. YouTube geliri ticari kazanç mıdır? Reklam veya abonelik geliri hangi
Batı Balkanlar’daki kamyon şoförleri 14 Eylül’de Avrupa Birliği sınırlarında yeniden blokaja hazırlanıyor. Mesele ilk bakışta teknik görünüyor. Schengen’in 90 gün içinde 180 günlük kalış kuralı, bölgedeki uluslararası taşımacılığı giderek daha fazla zorluyor. Şoförler Avrupa’nın mallarını taşıyor, Avrupa pazarına çalışıyor ama kendileri hâlâ turist statüsünde değerlendiriliyor. Sadece Bosna-Hersek’te yaklaşık 5 bin şoförün bu durumdan etkilendiği belirtiliyor.
Ratko Mladiç öldü. Ama onun ölümü, Balkanlar’ın otuz yıl önce kapandığı düşünülen en karanlık defterlerinden birini yeniden açtı. Mladiç, Bosna Savaşı sırasında Bosnalı Sırp ordusunun komutanıydı. Srebrenitsa soykırımı, Saraybosna kuşatması, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından hüküm giymiş, hakkında 1995’te hazırlanan iddianameden sonra kaçarak izini kaybettirmişti. 16 yıl saklandıktan sonra 2011’de Sırbistan’ın bir köyünde yakalanıp,
Terörsüz Türkiye süreci, 10 Ağustos’ta Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmesiyle yeni bir aşamaya geçti. Yaklaşık kırk yıldır Türkiye’nin güvenlik politikalarının merkezinde yer alan PKK meselesindeki olası dönüşümün etkileri ise yalnızca iç siyasetle sınırlı değil. Irak ve Suriye’den ABD ve Avrupa ile güvenlik ilişkilerine kadar geniş bir alanda
ABD ile İran arasındaki (başlatan İsrail’in artık adı anılmayan) savaş yalnızca iki devlet arasındaki askerî hesaplaşmadan ibaret olmaktan çıktı. Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’ın Cizan ve Yenbu’daki stratejik Aramco tesislerini hedef alması Kızıldeniz ile Hürmüz hattındaki enerji güvenliği kaygılarını aynı anda büyüttü. Saldırıların hemen ardından Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in Suudi mevkidaşıyla bölgesel savunma ve güvenlik
NATO’nun 7-8 Temmuz Ankara Zirvesi yaklaşırken Türkiye dış politikasında eski sorular yeniden dolaşıma sokuluyor. Misal; Türkiye Batı’ya mı dönüyor? Washington ile yeni bir sayfa mı açılıyor? Erdoğan-Trump ilişkisi, Ankara’nın Batı başkentlerindeki algısını yumuşatır mı? Bu sorular ilk bakışta makul görünüyor, fakat kanımca bugünün dünyasında biraz eski kalıyorlar. Çünkü Türkiye’nin temel meselesi artık Batı ile “normalleşmek”
Türkiye son dönemde uluslararası siyasetin birden fazla kriz hattında yeniden görünür hale geldi. Avrupa Parlamentosu’nun çok negatif Türkiye raporu, Ankara’nın demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve muhalefet üzerindeki baskılar nedeniyle Avrupa ile ilişkilerinde ciddi bir normatif maliyet taşıdığını bir kez daha gösterdi. Aynı dönemde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın G7 zirvesi sırasında Rusya’da temaslarda bulunması, Türkiye’nin
Mutlak butlan kararı CHP içindeki güç mücadelesini hukuki bir tartışmanın çok ötesine taşıdı. Bugün Ankara’da yaşanan şey sadece kimin genel başkan olacağı meselesi değil; muhalefetin ana omurgasının nasıl, kim tarafından ve hangi meşruiyet zeminiyle yönetileceği sorusu. Bir yanda Kemal Kılıçdaroğlu ekibinin Özgür Özel ve arkadaşlarını tasfiye etmeye dönük hamleleri, diğer yanda Özel ekibinin kurultay baskısı









