Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Suriye’de yeni sayfa, yeni riskler, yeni fırsatlar

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “YPG’yi geri çekin, yoksa geliyoruz” derken ABD Başkanı Donald Trump “Gelin o zaman, biz çekiliyoruz” diye Erdoğan’ı da, başka herkesi de ters köşeye yatırdı: Bu kadarını kimse beklemiyordu. Bu kararla Suriye iç savaşında da, bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesi çekişmesinde de yeni bir sayfa açıldı, dolayısıyla ortaya yeni riskler ve yeni fırsatlar çıktı.
Riskler arasında artık adı PKK olmayacak bir PKK-light kurulması ve cephenin genişlemesi, ya da Türkiye’de terör eylemlerinin artması gibi ekonomik gidişten can güvenliğine dek hepimizin hayatını etkileyecek riskleri de fırsatları da daha iyi anlamamız için, buyurun biraz daha yakından bakalım.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın 24 Aralık Bakanlar Kurulu toplantısı ardından 8 Ocak’ta Vaşington’da Türk ve Amerikan heyetleri arasında önemli bir toplantı yapılacağını ilan etti; bir süredir konuşuluyordu, resmileşmiş oldu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bu toplantıda “Çekilme sürecini ABD ile birlikte koordine edeceğiz” dedi. Diğer yanda Trump’tan gelen “IŞİD yenildi, gerisini Türkiye halleder, zaten komşu” açıklamaları var; Ankara ve Vaşington açıklamaları arasında uzun zamandan sonra belli bir tutarlılık bulunuyor.
Ama Türkiye bugün “komşu” olmadı ki? Türkiye, (o zaman Barack Obama yönetimindeki) ABD, 2014’te IŞİD Kobani’ye saldırdığında tercihini NATO müttefiki ile işbirliğinden yana değil, PKK’nin Suriye yapılanmasından yana kullandığında da komşuydu. (PKK ile diyalog yoluyla çözüm arayışında en büyük kırılma olmuştur Kobani: başka bir yazıda ayrıntılarına gireriz.) Peki, daha önce Obama “Kimyasal silah kırmızı çizgimizdir” lafını inkâr edip Rusya’yı Suriye’ye adeta davet ettiğinde de komşu değil miydi? Obama’nın Savunma Bakanı Ashton Carter, işbirliği için bütçe istediği Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin “YPG’nin terörist saydığımız PKK ile organik bağını biliyor musunuz?” sorusuna “evet” yanıtı verdiğinde de komşuydu. Yenilerde, ABD Özel Kuvvetler Komutanı Raymond Thomas “YPG’nin PKK ile bağı var diye isim değiştirin dedik, bir günde Suriye Demokratik Güçleri dediler, bir de “demokratik’ eklemişler” diye izleyenleri kahkahaya boğduğunda da komşuydu Türkiye. Ve o zaman da NATO müttefiki ABD’nin sınırlarına komşu bir alanda PKK kontrolündeki 30 bin militanı son model silahlarla donatıp, NATO standardında düzenli ordu eğitimi vermesini endişeyle izliyordu.
Madalyonun diğer yüzüne de bakalım mı? Pek çok soru var bu tarafta da.
Türkiye neden daha ilk başta, 2011 başında, ABD ve Batı koalisyonunun Suriye’ye Libya türü müdahalesine karşı çıktı? O zaman “kardeşimiz” olan Beşar Esad’ı Müslüman Kardeşlerin kazanacağı bir seçime ikna edebileceği hayaliyle karşı çıkılan müdahale treni, Esad’ın red cevabıyla kaçırılmıştı. Sonra Suriye ile sınırları açık tutup, her Sünni direnişçiyi Kardeş sanarak El Kaide ve IŞİD’çilerin sınırlarımızı kevgire çevirmesine göz yumulması sürecine ne diyeceğiz? Türkiye IŞİD gerçeğini çok geç kavradı; herkes geç kavradı ama arada 910 kilometre “komşuluğu” olan sadece bizdik. Obama YPG’yi Türkiye’ye tercih ederken hata yaptı ama Türkiye o noktada IŞİD’le gerçekten etkin mücadele edecek irade ve imkâna sahip miydi? Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, ABD kendi elini hiç kirletmeden, IŞİD ile en etkin mücadele edip, kendi çıkarları da onu bitirmeyi gerektiren etkili bir lejyon gücü buldu PKK’da; ABD’nin PKK’yı IŞİD’e karşı kullanması, Türkiye’nin canını kendi güvenliği bakımından çok sıksa da, sonuç verdi. Türkiye’nin IŞİD gerçeğine tam olarak uyanması Musul konsolosluk baskınından sonra bile değil, 2015 Ankara bombalaması ve 2016 Reina saldırısıyla oldu. Genelkurmay Başkanı, şimdi Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın bastırmasıyla sınıra duvar örülmeye başlanması dönüm noktası sayılabilir, öncesi sarih değildir.
Geldiğimiz noktada, bir yandan Erdoğan’ın “PKK’yı bırakın, IŞİD’e karşı bizimle çalışın” siyaseti ve ısrarcı diplomasisi etkili olmuştur, diğer yandan Trump’ın Pentagon’un askeri vesayetine karşı, dış yatırım risklerinin artmasından şikayet eden dev Amerikan şirketleri ve çocuklarının uzak çöllerde ölmesini istemeyen Amerikan işçi sınıfının sesine kulak vermesi. Bir yandan Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Esad’ı frenlemesiyle gerçekleştirdiği Cerablus ve Afrin operasyonlarında ÖSO güçlerini etkin kullanımı pay sahibi olmuştur, diğer yandan Trump’un Türkiye ile –neticede kendisinin de terör örgütü olarak gördüğü- PKK yüzünden zıtlaşmak yerine uzlaşmayı Amerikan ticari çıkarları açısından daha kârlı görmesi pay sahibi olmuştur.
Trump’ın meşhur Twitlerinden birinde, Erdoğan’la anlaştıklarını söylerken “daha çok ticaretten” söz etmesi de rastlantı değildir, asker kökenli savunma bakanı Jim Mattis’in yerine eski Boeing yöneticisi yardımcısı Patrick Shanan’ı getirmesi de. Keza, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Halkbank Yöneticisi Hakan Atilla’nın yakında Türkiye’ye dönebileceğini söylemesi de dikkate alınmalı; bakarsınız 8 Ocak dönüşü aynı uçakta gelirler. Neden olmasın?
Yeni sayfa, yeni riskler dedik, tabii Türkiye açısından, sayalım:
• ABD Merkezi Komutanlık (CENTCOM) ve Özel Kuvvetleri (SOCOM) son dört yıldır, kendi ifadeleriyle 30 bin kadar PKK militanına NATO standardında düzenli ordu, özel harekât ve askeri istihbarat eğitimi verdi. Kandil’deki PKK şefleri şimdiye dek ellerindeki bütün güç ve imkânları Rojava dedikleri Suriye’ye yığmıştı. Bu eğitilmiş ve daha da hırslanmış militanların şimdi Türkiye’ye yönelmeleri ciddi bir ihtimaldir.
• Kendi hedefleri bakımından bu kadar mesafe almışken PKK, eski hamisi Şam’la işbirliğine gidebilir. Beşar Esad için şu sıra Erdoğan’dan son yedi yılın intikamını almak için PKK’ya bol keseden özerklik sözü vermekten kolay bir şey olmasa gerek; üstelik sonra sözünü tutması da şart değil. Ancak Suriye’de ideal yönetim modeli olarak federasyonu gören ve bunu yazılı olarak ilan eden tek ülkenin Rusya olduğunu da unutmamak gerekiyor.
• Türk ordusunun Suriye’ye hızlı girişi askeri ve siyasi açıdan geri alınması güç adımları atmak zorunda kalmasına neden olabilir. Erdoğan şimdiye dek hep Suriye’de yeni düzen kurulunca Türkiye’nin çekileceğini söyledi. “Kaplanın sırtına binmek, inmekten kolaydır” diyen Çin atasözünde olduğu gibi, zamanı gelince çekilmek, girmekten çok daha zor olabilir.
• ABD’nin yakın zamanda Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın başına ödül koyması ve PKK’nın Suriye kolu PYD’den silahlı mücadeleyi reddeden bir PKK-light çıkarma planları artık her zamankinden daha mümkün görünüyor. Bu adı artık PKK olmayacak, belki PYD kalacak PKK-light, Türkiye’nin karşısında PKK’nın askeri tehdidinin yanı sıra, Batının ve muhtemelen Irak Kürtlerinin desteğini alacak bu yeni örgütün siyasi zorlamasını da getirebilir.
Gelelim fırsatlara:
• PKK içinde böyle bir bölünme aslında Türkiye açısından bir fırsata da dönüşebilir. Böylelikle bir yandan silahlı mücadeleye devam eden gruplara karşı terörle mücadele çerçevesinde operasyonlar uluslararası meşruiyet kazanırken, diğer yandan silahlı mücadeleyi reddedenlerle yeni bir diyalog süreci başlatılması ihtimali var. Burada HDP’nin bir tercih yapması da gerekecek mutlaka; yapmazsa, bir HDP-light da gündeme gelebilir.
• Ankara, Vaşington’a tepki olarak Moskova’ya yakın durmaktan çekinmedi ama bu ilişkiye kendisini fazla kaptırmaktan hep çekindi; Rusya ile ilişkiye ve itişmeye başladığımızda daha ABD diye bir ülke yoktu dünya yüzünde. Dolayısıyla ABD ile NATO müttefikliğinin hatırlanması, Rusya ile daha dengeli ve verimli ilişkiye de yol açabilir.
• Bu gelişme Cenevre Barış sürecini etkilerse, Türkiye Esad’ın seçime girmesi üzerindeki vetosunu da fiilen kaldırdığına göre savaşın sonu yakın hale gelebilir. Bu öncelikle Türkiye (ayrıca Ürdün ve Lübnan) üzerindeki göç baskını azaltır ve bölgede hem insani, hem ekonomik yönden normalleşmeyi başlatır, hem de savaşı sürdürmekte çıkarı olan El-Kaide, IŞİD, PKK gibi örgütlerin daha da dışlanmasını sağlar.
• Doğu Akdeniz’de Kıbrıs çevresinde kısa dönemde sertleşme, ama sonra yumuşama beklenebilir. Türkiye ve ABD arasında Suriye rüzgârlarının ters dönmesinin Yunanistan ve İsrail’i ne kadar rahatsız ettiği ortada; muhtemelen Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ı da. Ancak Trump’ın siyaseti istikrar kazandığı takdirde İsrail’in kendi güvenliği açısından da en çabuk uyum sağlayacak mekanizmalara sahip olduğunu unutmamak lazım.
Yedi yıldır Suriye savaşında yer alan aktörlerin hatalarını bölge halkları çok acı ödedi. Bir yol ayrımına gelindiği anlaşılıyor.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan, Metin Akpınar’a gününü gösterince kaybeden kim olur?

Önceki haftaya Emin Çölaşan ve Necati Doğru’nun FETÖ’cülüğüyle başlamıştık. Geçen hafta Fatih Portakal’ın halkı sokağa dökme tehdidiyle uğraştık. Bu haftaya da Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in darbeciliğiyle gözümüzü açtık.
Pazartesi sabahı ilk iş polisler iki değerli sanatçımızın kapısına dayandı; savcı çağırıyordu. Onlar da gittiler, gözaltına alınıp ifade vermeye başladılar.
Müjdat Gezen’in 12 Eylül’de gözaltına alındığında söyledikleri geldi aklıma. “Perran Kutman’la Çakıl Gazinosunda komedyen olarak çalışırken polisler gelmişti, önce şaka sanmıştık” demişti Gezen. Sonra şaka olmadığı anlaşılmıştı; onun yazıp Savaş Dinçel’in resimlediği “Çizgilerle Nazım Hikmet” kitabı darbecilerle aynı kafadaki askeri savcıları kızdırmıştı.
Akpınar’ın yıllarca Zeki Alasya ile halkı güldürürken düşündüren toplumsal ve siyasi hicivlerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da kahkahayla gülmemiş midir zamanında? Akpınar’ın Alasya’nın, Gezen’in, örneğin Levent Kırca’nın o dönemin siyasi liderlerini, Demirel’i, Ecevit’i, Erbakan’ı hicveden esprilerine muhtemelen hepimiz gibi o da gülmüş ve o dönem liderlerinin sanatçılara karşı yasaları kullanmaya kalkışmadıklarına hepimiz gibi o da tanık olmuştur. Erdoğan dün, 23 Aralık Pazar günü Akpınar ve Gezen’i “Bunlar sanatçı müsveddesi” diye yere vurdu; “yargıya hesabını versinler”. O sözlerden bir saat sonra da bağımsız ve tarafsız yargımız harekete geçip “darbe tehdidi” soruşturmasını başlattı.
Erdoğan’ı öfkelendiren iki usta tiyatrocunun Halk TV’de Uğur Dündar’ın programında sarf ettikleri görüşleri olmuştu; ya da o görüşlerin Erdoğan’a aktarıldığı şekli. Çünkü Akpınar, çözümün demokrasi içinde bulunması gerektiğini söylediğinde ısrarlıydı, avukatı Celal Ülgen de konunun bir “muhbir” tarafından Erdoğan’a çarpıtılarak aktarıldığını söylüyordu. Gezen ise Erdoğan’ı eleştirmeye devam ediyor, “Vatanseverliğini sorgulamaya ne Erdoğan, ne bir başkasının hakkı olduğunu” söylüyordu sorguya girerken dahi.
Ülgen’in aktardığına göre Akpınar ve Gezen sorgu için, basın yoluyla işlenen suçlar savcılığına değil, doğrudan örgütlü suçlar savcılığına sevk edilmişler.
Göze girmek isteyen korosu hemen alkış ve ıslıklar eşliğinde başladı “günlerini gösterin” sloganları atmaya. Erdoğan’dan birilerine gününü göstermesini isteyen isteyene.
Günlerini gösterince kim kaybedecek peki? Yetmiş yedi yaşındaki Akpınar mı kaybedecek bu yaşında hapse atılsa bile, 75 yaşındaki Müjdat Gezen mi, onları programa çıkardığı için Gezen’in Vefa Lisesinden sınıf arkadaşı, kıdemli gazeteci Uğur Dündar mı?
Akpınar’a, Gezen’e, Çölaşan’a, Doğru ve Portakal’a günleri gösterildiğinde ne düzelecek peki? Türk Telekom’un Suudi destekli Hariri ailesi tarafından içinin boşaltılıp posasının üç Türk bankası üzerine yüklenmiş olması mı düzelecek? Ankara’da 9 kişinin öldüğü tren kazasında “Sinyalizasyona gerek yok” diyen Ulaştırma Bakanından, “Peki, gerek yoktu da neden ihaleye koyuldu ve parası ödenmiş olduğu halde hizmete alınmadı?” diye hesap soran mı çıkacak? 29 Ekim’de açılacağı söylenip, yılbaşına ertelenen, sonra Mart’a ertelenip “Acaba 31 Mart yerekl seçimlerine mi saklanıyor?” diye düşündürten ama ertesi gün yağmur suyu basan İstanbul Havalimanında sular mı çekilecek? Açılışlarda kasım kasım kasılan havuz müteahitlerine “Bunlar müteahit müsveddesi, yargıya versinler hesabını” diyen mi çıkacak?
Önceki hafta Emin Çölaşan ve Necati Doğru, geçen hafta Fatih Portakal, bu hafta Metin Akpınar ve Müjdat Gezen. Haftaya kimi yazacağız acaba? Ve kim yazacak?

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Kürdistanlı Lawrence da gitti: ABD’nin Suriye’den çekilmesini bir de bu açıdan okuyun

ABD’nin Suriye’den askerlerini çekme kararı PKK’yı mı, Amerikalı Demokratları mı, yoksa bizdeki genel memnuniyetsizlikten çıkış umutlarını akıl almaz biçimde ABD’ye bağlayanları mı daha çok üzdü diye soracak olsanız, hemen verecek bir cevabım yok. Ama bu karara giden süreçte neler yaşandığına dair bir takım perde arkası bilgiler ortaya çıkmaya başladı; onu hemen paylaşabilirim.
Bu paylaşımda üç şey bulacaksınız: 1- Trump, Suriye ve Afganistan’dan çekilme kararıyla ABD dış politikasını güdümüne almaya çalışan askeriye içindeki önemli bir ekibi, CIA-Dışişleri desteğiyle tasfiye hamlesi yaptı. “Kürdistanlı Lawrence” McGurk’un istifası bir dönemi kapattı. 2- Trump, Türkiye ile Suriye’de muhtemel bir çatışma ortamının hem NATO’ya zarar vermesinin hem Türkiye’nin Rusya’ya biraz daha itmesinin önüne geçti. 3- Bu gelişmelerde Ankara’nın Suriye-PKK konusunda ısrarcı tutumu ve Kaşıkçı cinayeti ardından yaşananlar pay sahibi oldu.
Sözü fazla uzatmayayım, çünkü verilecek çok bilgi var:
1 ARALIK: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan G-20 Zirvesi için gittiği Buenos Aires’te Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. Aynı gün düzenlediği basın toplantısında Fırat’ın Doğusundaki PKK varlığına karşı yakında operasyon başlatılacağını söyledi, ABD’yi desteğe son vermeye çağırdı.
Bu çıkış içeride ve dışarıda bazı yorumcular blöf olarak nitelendi. Oysa ABD’nin NATO müttefiki Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, ülkesinin güvenliği için gerekirse Amerikan askerine de kurşun sıkmaktan çekinmeyeceklerini söyleyen dünyadaki tek lideri oluyordu bu beyanla. Durum Amerikan yönetiminin PKK’ya verdiği destek sınırlarının dışına çıkıyordu ama siyasi miyopluk bunun görülmesine izin vermiyordu.
4 ARALIK: Amerikan istihbaratı CIA’nın Senato’da verdiği brifingten çıkan senatörler, Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülmesi arkasında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın olabileceğinden söz etmeye başladılar. CIA Başkanı Gina Haspel, Kaşıkçı cinayeti ardından (23 Ekim’de) Türkiye’ye gelerek MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşmüş, bu görüşme sonrası ABD yönetimindeki hava değişmeye başlamıştı. Senatodaki CIA brifinginin hemen ardından Fidan’ın da ABD Kongresinde bir grup senatörle bir araya geldiği haberleri fısıldanmaya başladı.
7 ARALIK: ABD Dışişlerinin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara’ya geldi. Cumhurbaşkanı Dışişleri ve Güvenlik Baş Danışmanı İbrahim Kalın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal ile görüştü, sonra Ürdün’e gitti. Jeffrey daha önce Ankara ve Bağdat büyükelçiliklerinde bulunmuş, hem George Bush, hem Barack Obama döneminde üstlendiği görevlerden sonra şimdi de Trump yönetiminde çalışıyordu. Amerikan derin devleti diye içinizden geçiriyorsanız, benden bilmeyin.
8 ARALIK: Meclis Başkanı Binali Yıldırım, “Terörizm ve Aşırılıkçılıkla Mücadele” toplantıları için gittiği Tahran’da Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüştü, Suriye konusu ele alındı.
10 ARALIK: MİT Başkanı Fidan, Türkiye’ye dönüşünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ayrıntılı brifing verdi.
12 ARALIK: Erdoğan, “Hedefimiz Amerikan askeri değildir” dedikten sonra “Operasyon birkaç güç içinde başlayacak açıklamasını yaptı. Milli Savunma Bakanı Akar da Türkiye’nin sınırlarında bir “terör koridoruna” asla izin vermeyeceğini, müdahale edeceğini söyledi.
13 ARALIK: Amerikan Savunma Bakanlığı, Pentagon sözcüsü, Türkiye’nin açıklamalarından “büyük kaygı” duyduklarını, (PKK’nın Suriye kolu PYD tarafından yönlendirilen) Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile koalisyonun devam ettiğini ve Türkiye’nin “tek taraflı” atacağı adımın “kabul edilemez” olduğunu söyledi. Amerikan askeriyesinin açıklaması Türkiye kadar Trup yönetimine de sesleniyor gibiydi.
14 ARALIK: Erdoğan ABD’ye “Siz temizleyemiyorsanız Münbiç’e gireceğiz” dedi. Bir ton değişikliği vardı. Vurgu, Fırat’ın Doğusundan çok, Batısında bulunan ve ilk ihtilafa neden olan Münbiç’e yapılmıştı. Bundan birkaç saat sonra Trump-Erdoğan telefon görüşmesi yapıldı.
Bu görüşmede Erdoğan’ın Trump’a “IŞİD’i yüzde 99 bitirdik” yolundaki kendi sözleriyle hitap ederek, PKK’ya muhtaç olmadıklarını, IŞİD’i bitirmek konusunda Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve sünni aşiretlerin desteğiyle sorumluluğu alabileceğini söylediği sonradan her iki ülke basınına sızdırılan haberlerden anlaşılıyor. Telekonferans şeklinde yapılan görüşmede Trump’ın şahin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Erdoğan’ın baş danışmanı ve sözcüsü İbrahim Kalın’ın da (en azından ikisinin) bulunduğu, iki liderin ayrıntıları halletme işini Bolton ve Kalın’a devrettiği anlaşılıyor. Geriye bakıldığında 19 Aralık’ta açıklanacak çekilme kararının 14 Aralık’taki bu görüşmede şekillendiği görülebiliyr.
16 ARALIK: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Katar’da katıldığı bir toplantıda Beşar Esad’ın yeniden seçilmesi durumunda Türkiye’nin tanıyıp tanımayacağının sorulması üzerine Demokratik bir seçim” yapılması halde “çalışmayı düşünebileceğini” söyledi. Bu açıklama, o zamana dek Esad’ın geçiş döneminde yapılacak seçime aday dahi olmaması gerektiğini söyleyen AK Parti hükümetinin siyasi tutumunda, hem ABD, hem Rusya’ya yaklaşan önemli bir değişiklik anlamına geliyordu.
18 ARALIK: Çavuşoğlu, Cenevre’de BM Genel Sekreterinin Suriye Özel Temsilcisi Staffan di Mistura gözetiminde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile görüştü. Bu görüşme Astana sürecini asıl odak olan Cenevre sürecine yakınlaştırmayı amaçlıyordu.
19 ARALIK: Bu gün pek çok kırılmaya sahne oldu. The Wall Street Journal gazetesi, Kaşıkçı cinayetinin İsrail-Suudi Arabistan yakınlaşmasına darbe vurduğunu duyurdu. Gizli diplomasiyi Suudi Arabistan adına yürüten iki görevli cinayete karıştıkları şüphesiyle açığa alınmıştı. Bu durum Prens Muhammed bin Salman ve onun baş destekçisi sayılan ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi (aynı zamanda Trump’ın damadı ve İsrail lobisinin sesi) Jared Kushner’in ABD Başkentindeki itibarını sarsmıştı.
19 ARALIK: ABD Dışişleri Türkiye’ye Patriot füzeleri satılması önündeki engeli kaldırdığını açıkladı. Erdoğan, Türkiye’nin Rus S-400 füzelerini satın almasında Amerikalıların Patriot satmıyor olmasının rol oynadığını söylemişti. Moskova’dan S-400 anlaşmasının iptal olmayacağı açıklanırken, Çavuşoğlu, NATO güvenliğini ihlal etmeyecek formülün olduğunu duyurdu.
19 ARALIK: ABD Başkanı Trump, Twitter hesabından IŞİD’i yendiklerini ve ABD askerlerinin Suriye’den çekileceğini duyurdu. Pentagon bunu yalanladı. Amerikan askeri, kamuoyuna açık bir şekilde Başkanı yalanlıyor ve PKK’nın Suriye koluyla ittifakın sürdüğünü duyuyordu. Olacak iş, Amerika’da görülmüş iş değildi. Bunu bir süre sonra Trump’tan yeni bir açıklama izledi: Amerikan askerleri çekilme işlemine derhal başlayacaktı.
20 ARALIK: Amerikan Savunma Bakanı, Özel Kuvvetler kökenli “Kuduz Köpek” lakaplı emekli general James Mattis görevinden istifa etti.
21 ARALIK: Hem Barack Obama, hem Donald Trump’ın “IŞİD ile Mücadele Koordinatörü” ve Suriye’de PKK ile ittifak formülünün en önemli savunucusu olan, Birinci Dünya Savaşındaki İngiliz casusu “Arabistanlı Lawrence”a atfen “Kürdistanlı Lawrence” lakabı takılan Brett McGurk’un görevinden istifa ettiği, ya da istifaya zorlandığı doğrulandı.
21 ARALIK: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriye’de siyasi çözüme hiç olmadığı kadar yaklaşıldığını söyledi. Çavuşoğlu, Fırat’ın Doğusundaki son gelişmelere göre askeri harekâtın bir süre ertelenebileceğinin de işaretini verdi. Krizin en azından dozu düşmüştü.
Mattis ve McGurk’un gidişleri, sembolik olarak ABD’nin Orta Doğu politikasını neredeyse son 20 yıldır yönlendiren Merkezi Komutanlık (CENTCOM) bünyesinde “savaş ağaları” gibi davranan şahinler ekibine –ki mevcut Pentagon yönetiminde de pay sahibidirler- darbe vurmuştur denebilir. PKK’yı, Amerikan askerinin burnu kanamadan IŞİD’e karşı lejyoner mantığıyla kullanmaya ne Obama ne Trump yönetimi ses çıkardı, işlerine geliyordu. Ama mesele gelip Suriye’de İsrail ile İran arasında tampon olması istenen bir Kürt devleti, hem de ABD yönetimince de terörist sayılan PKK yönetiminde bir devlet yapısına destek olma aşamasına dayanınca, Dışişlerinin “Orada durun bakalım, siyasi sahaya, bizim sahamıza giriyorsunuz” dediği anlaşılıyor.
Bugün ABD Dışişlerinin başında bir önceki görevi CIA başkanlığı olan Mike Pompeo vardır. Pompeo’nun CIA’deki yardımcısı Gina Haspel bugün CIA Başkanıdır. Haspel, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve aynı zamanda Fethullah Gülen’in ABD’ye taşındığı sırada Türkiye’deki CIA istasyonunda görevlidir (Bu konuda Şubat ayında Doğan Kitap’tan yayınlanacak kitabımda daha ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz.) Haspel’in Kaşıkçı konusunda Trump’a söylediklerinin olayların akışında bir ölçüde etkisi olmuştur.
Ortaya çıkan tabloda bazı riskler var. Bunlar;
• Son dört yıldır Amerikan askeri tarafından NATO standardında eğitim verilen ve silahlandırılan ve sayıları otuz bin olarak ifade edilen PKK militanın Türkiye’ye karşı saldırılarını artırması.
• PKK’lıların ellerinde olduğu bildirilen 3,500-4,000 IŞİD militanını “artık tutamıyoruz” gerekçesiyle hapishanelerden salıvermesi ve böylece aynı zamanda “Bak, gittiniz, böyle oldu” deyip yeniden Amerikan şemsiyesi altına girmesi.
• Bu arada, İngiltere ve Fransa’nın “Biz yanınızdayız” açıklamasının, bu ülkeler Suriye’ye asker göndermedikçe herhangi bir fiziki değeri görünmüyor; muhtemelen PKK’ya “Biz sizi savunduk, bize saldırmayın, ülkemizde saldırıda bulunmayın” mesajı vermeyi amaçlıyor.
• PKK’nın Öcalan döneminde olduğu gibi yeniden Esad rejiminin koruyuculuğuna sığınması ihtimali mevcut. Ancak Amerikalıların önce davranıp çekilmesiyle PKK’nın özerklik için pazarlık gücü ciddi oranda düştü. Ayrıca Çavuşoğlu’nun “düşünebiliriz” açıklaması, Rusya ve İran’ın Esad üzerindeki frenleyici etkisini devreye alabilir. İsrail içinse önemli olan PKK değil, Arap ve İslamcı olmayan bir gücün varlığıdır; bu bakımdan Mesud Barzani’nin KDP’sini her durumda tercih ederler.
TRUMP’A GELİNCE, bir taşla iki değil, beş kuş vurmuş görünüyor:
1- Suriye’de bir Türk-Amerikan çatışmasını önleyerek Rusya’nın güçlendiği, Avrupa’nın güç kaybettiği, Ukrayna ve Baltık krizlerinin yaşandığı bir sırada NATO’nun sarsılmasını önlemiş olması;
2- Türkiye ile iplerin kopmasına gidebilecek bir krizi önlemiş olması;
3- IŞİD’le mücadeleyi bir NATO müttefikine (ve muhtemelen Irak ve Ürdün yönetimlerine) zimmetleyerek Müslümanların kendi içinde bu belayı ortadan kaldırması yolunu açmış olması;
4- İsrail’in asıl rahatsızlığı olan Suriye’deki İran’ın etkisini Türkiye ile dengeleyerek rahatlama sağlamaya çalışmış olması -ki Erdoğan bu gelişmeler ardından Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı aradı;
5- Ve nihayet dış politikası üzerinde (CIA-Dışişleri desteğine dayanarak) asker gölgesini kaldırmış, iç siyasette gücünü artırmış görünmesi.
Tutar mı? Emin değilim. Bunları hep planlayıp mı yapmıştır? Pek ihtimal vermiyorum, ama belki tüccar güdüsüyle yaptığı hamlenin sonuçları böyle okunabilir.
Görmemiz gerekiyor ki Erdoğan ve dış politika ekibinin ısrarcı yaklaşımı sonuç getirdi.
Hatta bundan ABD’nin çekilmesini baştan bu yana isteyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de bir ölçüde memnun. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tam da 31 Mart yerel seçimlerine giderken ekonomide ve İstanbul Havalimanından, Telekom hisselerinin İş, Garanti ve Akbank’a devrine, üst üste tren kazalarından, yargıdaki hâkim ve savcı açığına dek devlet işleyişinde uğraştığı sorunlar karşısında dış ve güvenlik siyasetindeki adımlar bir nebze rahat nefes aldırıyor.
Şimdi Trump’ın bu kararının arkasında karşılığında Türkiye’den şunu aldı, bunu aldı gibi, daha çok Obama ekibi kaynaklı iddialar yok değil. Ama Trump’ın aynı anda Afganistan’daki 14 bin askerin yarısını geri çekme kararını da almış olması, kanıtlanmadığı sürece bu iddiaları komplo teorisi saymamıza neden oluyor.
PKK’ya gelince… Bana kalırsa utanç verici olan imza kampanyaları hazırlanıyor, Amerika Suriye’den çıkmasın diye. ABD’nin sadece PKK değil, İkinci Dünya Savaşından beri kaç Kürt hareketini kışkırtıp, ayaklandırıp sonra ortada bıraktığı bir sır değil ki. Olan, dağ başlarında, çöllerde ölüme gönderilen gençlere oluyor. Sorun her seferinde bile bile ladese gelenlerde değil mi? ABD, İsrail ve diğer bütün bölge yönetimlerinin PKK’nın miadının dolduğunu düşünmesi artık kimi şaşırtır?

Tabii bu kadar hızla yaşanan değişimler yarın ne getirir bilinmez. Yine de mevcut tabloyu yansıtmaya çalıştım eldeki veriler kadarıyla.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Vaşington’da çarşı karıştı: Trump ile Pentagon arasında PKK-Suriye çatlağı

Ne gündü ama! 19 Aralık’ta sabahtan akşama dek olanları sıralayıp, noktaları birleştirdiğimizde ortaya çıkan resim yedinci yılını dolduran Suriye savaşının seyrini değiştirecek türdendi. Başlayalım mı?
• The Wall Street Journal gazetesi, İstanbul’daki Cemal Kaşıkçı cinayetinin İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmaya darbe vurduğunu yazdı. Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın İsrail ile gizli diplomasisini yürüten iki elemanı (aynı zamanda Yemen savaşını da yürüten) istihbarat başkan yardımcısı Ahmed el Assiri ve güvenlik danışmanı Suud el-Kâhtani, Kaşıkçı cinayetinde açığa çıkmış, görevden alınmışlardı. WSJ’nin kulis bilgisine dayanan bu haberi, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner aracılığıyla tasarladığı Suudi Arabistan, İsrail, Mısır ve BAE ekseni planlamasının suya düştüğünün ilanı gibiydi.
• Bunu ABD Dışişlerinin Türkiye’ye Patriot hava savunma sistemi satışına imkân veren açıklaması izledi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan öteden beri Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemi alma kararına gerekçe olarak Amerikalıların Patriot satmak istememesini gösteriyordu.
• Moskova, ABD’nin Patriot kararının, Türkiye’ye S-400 satışını engellemeyeceğini duyurdu. 18 Ocak’ta Cenevre’de Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile BM Suriye Temsilcisi Staffan di Mistura gözetiminde buluşmuş olan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, S-400 konusunda NATO’yu rahatsız etmeyecek bir formül bulunacağını söylemişti. Çavuşoğlu açıklamadı ama bu formülün, hem 2,5 milyar dolara S-400, hem de 3,5 milyar dolara Patriot alıp, S-400’leri çalıştırmadan tutmak olduğu konuşuluyor Ankara’da. Nedenleri başka yazının konusu olacak, söz.
• Öğleden sonra saatlerde yine WSJ ortalığı sarsan bir başka haber verdi: IŞİD’in bitmediği, İran çıkana dek Suriye’de kalınacağı açıklamalarına karşın Trump, Amerikan askerlerini Suriye’den çekmeye hazırlanıyordu. Ve bu da Amerika’nın Suriye’deki ortaklarına söylenmeye başlamıştı. Ortaklar arasında İngiltere ve Fransa da vardı gerçi ama orada önemli olan, ABD’nin IŞİD’le mücadelede lejyoneri gibi çalışan PYD/PKK idi.
• Bu haberin yol açtığı şok dalgaları durulmadan, bu defa Pentagon’dan geri çekilme olmayacağı açıklaması geldi; IŞİD yenilgiye uğratılana dek Suriye’de kalacaklardı. Ajanslar haberi Pentagon’un Beyaz Saray’ı yalanlaması olarak verdi: çarşı karışıyordu. Bundan kısa süre sonra da Trump, Twitter hesabından IŞİD’in yenilgiye uğratıldığını ve dolayısıyla Suriye’de Amerikan askeri tutma ihtiyacı kalmadığını söyledi.
• Peki, Amerikalıların verdiği düzenli ordu eğitimiyle sayıları 30 bini geçtiği bildirilen PYD/PKK militanı Amerikan koruması olmadan Türkiye’den gelen “çekilmezseniz vuracağız” uyarıları karşısında ne yapacaktı? Kafalardaki bu soruya yanıt niteliğinde bir açıklama İngiltere’den geldi. Orta Doğu’daki her sorunda Amerikalıları öne süren İngilizler, Trump’ın kararıyla açığa düşmüş, PKK bağlantılı güçlerin sonuna dek yanında olacağını ilan etmişti. Tabii tam da Brexit sürecinde bunu Suriye’de askeri varlık bulundurmadan nasıl yapacağı sorusu ortada yanıtlanmadan duruyor.
• Oysa Erdoğan haftalardır Suriye’nin bu defa Amerikan korumasındaki kuzeydoğusundaki PKK hedeflerine harekât başlatacağını ısrarla beyan ediyordu. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar daha bir gece önce Meclis’te Suriye sınırında PKK kontrolünde fiili bir Kürt devleti oluşumuna izin verilmeyeceğin söylemişti. Diğer yandan hafta sonu Katar’da konuşan Çavuşoğlu, Beşar Esad yeniden seçilirse Türkiye’nin ne yapacağı sorusuna, demokratik bir seçim olması halinde çalışmayı düşünebileceği yanıtı vermiş, Cenevre’ye bu önemli siyaset değişikliği işaretini vererek girmişti.
• Akşam saatlerinde Trump kararı konusunda Erdoğan’ın bilgilendirildiği Vaşington’da ilan edildi. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile konuşup resmen tebliğde bulunmuştu. Reuters haber ajansı, Amerikan askerlerinin çekilmesinin 60 ile 100 gün sürebileceğini bildiriyordu; yani sözler tutulursa, Amerikan askerleri Suriye’den Türkiye’deki 31 Mart yerel seçimlerinden önce çekilmiş olacaktı; Erdoğan’ın siyasi ısrarcılığı sonuç getirmişti.
• Aynı 19 Aralık günü, selefi Andrey Karlov’un suikasta kurban gidişinin ikinci yıldönümünde Bilkent’te konuşan Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov, Türkiye ve Rusya’nın işbirliğinin bölgede “yenilmez” bir güç oluşturduğuna inandığını söyleyecekti.
Ortaya çıkacak resmi görmek için noktaları şimdi birleştirebilirsiniz. Ortaya çıkan şeklin en çok PKK ve bağlantılı grupları rahatsız edeceği açık. İngiltere’nin sürpriz çıkışı onların da rahatsız olduğunu gösteriyor. Asli öncelikleri İran’ı sınırlarından uzağa itmek olan İsrail ve Suudi Arabistan da Trump’ın kararından muhtemelen memnun olmayacaklardır. Bu karar ABD’nin omuzlarından büyük bir yük ve sorumluluğu kaldıracak. Öte yandan PKK ile Kürtleri özdeş gören Batı kamuoyunda “Kürtlerin Amerikalılar tarafından bir kez daha kullanılıp ortada bırakıldığı” eleştirilerine maruz bırakabilir ama Trump’ın bunu umursayacağı pek söylenemez.
PKK’nın ağır hayal kırıklığına yol açacak bu durumun en muhtemel iki sonucu olabilir. Bunlardan birisi, PKK’nın Amerikan saflarından eski hamileri Suriye saflarına geçmesidir. Bir diğer ihtimal ise, aslında ABD’nin tercih edeceği şekilde, PKK’nın kendisini lağvetmesi, ya da büyük bir grubun ondan koparak demokratik siyaset hattı ilan etmesi olabilir; tutup tutmayacağı ayrı konu ki bu PKK ile askeri mücadele dönemi ardından yeni bir diyalog sürecine dahi yol açabilir.
Her halükarda Erdoğan’ın usanmaz ısrarı ile açılan yolda Trump’ın Suriye’den asker çekme kararının, Suriye ve Orta Doğu genelinde oyun bozucu, ya da yeni oyun kurucu önemde olduğu söylenebilir. Vaşington çarşısındaki feci karışıklık halinin hangi, istikamete doğru gittiği, Trump’un bu siyasetine destek içeriden destek alıp alamayacağı hâlâ bilinmezliğini koruyor. Tabii Beyaz Saray ile Pentagon arasındaki bu çatlağın büyüyüp büyümeyeceği, büyürse nereye dek gidebileceği de öyle.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

U.S., Russia, Turkey and Kurds: Connect the dots for the shape

What a day! Here what has happened on Dec 19, 2018 in approximate chronological order:
• The Wall Street Journal reported that Saudi-Israeli backchannel rapprochement took a hit after two officials close to the Saudi Crown Prince Mohammed bin Salman were suspended from office because of their involvement in the murder of Saudi journalist Jamal Khashoggi in the country’s consulate building in Istanbul.
• The U.S. State department approved a possible sale of Patriot air defence system to Turkey. When the U.S. President Donald Trump had objected to Turkey’s decision to purchase Russian made S-400 system, Turkish President Tayyip Erdoğan had said that it was because Americans don’t sell Patriots to Turkey.
• The WSJ reported that Trump could withdraw the U.S. forces from Syria and this was started to be told to its partners there, which means the affiliates of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK). President Erdoğan has stated that Turkey could launch another operation into Syria, this time the American controlled northeast if Trump would not withdraw the PKK affiliate forces. Turkish Defence Minister Hulusi Akar said in the Parliament hat Turkey was determined not to tolerate a de facto PKK controlled Kurdish region along its Syria border.
• The Pentagon denied the report and said the Central Command (CENTCOM) troops would stay in Syria in cooperation with the PKK affiliate groups to finish off ISIS. It sounded like the Pentagon challenging the White House in protection of the PKK affiliate groups against their NATO ally Turkey.
• Moscow said that the American decision to allow Patriot purchase would not affect Russian sale of S-400s to Turkey. Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu has said earlier that Ankara had a formula not to harm the NATO air defence with S-400s. The most possible formula is to buy them both but not to turn S-400s on. Çavuşoğlu had said over the weekend that if Bashar al-Assad would be elected through a democratic election Turkey could consider working with him; a position which is close to American and Russian stances.
• Trump said in his Twitter account that ISIS (Deash) was “defeated” and the American troops will start leaving Syria soon. That was an overruling of the Pentagon stance and also a move to avoid an unnecessary confrontation between Turkish and U.S. troops. U.S. Secretary State Mike Pompeo called up Foreign Minister Çavuşoğlu to officially tell Turks about the U.S. decision as Ruters reported that the withdrawal could be completed in 60-100 days, ie before the local elections in Turkey on March 31.
• Addressing Bilkent University students in the second anniversary of the assassination of his predecessor Andrey Karlov, Russian Ambassador Aleksey Yerkhov said that when cooperated, Turkey and Russia could form an invincible power in the region.
You can connect the dots to find the shape. The shape would absolutely depress the PKK and possibly not please Israel and Saudi Arabia; two countries which have their priority as pushing back Iran. It would take the Syria burden off the shoulders of the U.S. with possible criticism that they were once again abandoning the Kurds after using them, if it is possible at all to consider PKK as the sole representtatives of the Kurds. The interesting point in this was the British committment to stay in Syria with the PKK affiliated groups, without explaining how that would be possible without a military presence amid Brexit process. That could lead two results: PKK could change sides from Americans to Assad regime, as their former protector. Or the PKK can abolish itself to reappear in a less intolerable form, perhaps by abandoning the “armed struggle” to prepare itself for another round of political initiative by the Turkish government, and of course with a possible new Syrian government as well.
Nevertheless, Trump’s decision is a game changer for Syria and the Middle East inspired by Erdoğan’s persistence.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Turkish media associations react President’s words on Fox TV anchor

Turkish media associations react to the words of President Tayyip Erdoğan on Dec 17 targeting a Turkish journalist, Fatih Portakal working for the Fox TV-Turkey as the main news bulletin anchor. Mocking with his surname, Portakal, which means the orange fruit in Turkish, Erdoğan said the following in a public speck in Konya: “Someone comes up whether it’s orange or tangerine, or any other citrus fruit, and calling people to take the streets. Know your limits! If you don’t know your limits, this people [might] give you a rabbit punch.”
Erdoğan had accused Portakal earlier on Dec 15 of “immorally” provoking people to take the streets against his Justice and Development Party (AK Parti) government, because of his comments on the “Yellow West” protest in France in his presentation on Dec 10. Portakal had said that “[If] it’s time for peaceful protest, let’s see [whether] we can protest price hikes, “[say] the natural gas price hikes. Can we do that? How many people [do you think] can take the streets because of fear and concerns?” The next day a campaign was launched in the pro-government media led by Erkan Tan, a columnist for the Takvim newspaper who said that “the heads of those who rioted against the state, shot bullet to the police and vandalized the public property”, expressions used by government circles to define the 2013 Gezi wave of protests, “should be cut off”.
In answer to the campaign Portakal had said that if “a halfwit” should give any harm to him and his family those who put him on target in media should be held responsible. Following the Dec 15 statement of Erdoğan, Portakal had said on his Twitter account that he wished Erdoğan had something “the one who wanted his head off” and would not call him “immoral”. After the Dec 17 words of Erdoğan, Portakal said he would not respond.
In the meantime, a prosecutor has started a probe against Portakal with claims of “insulting the president”.
Turkish Journalists’ Association (TGC), Contemporary Journalists’ Association (ÇGD), Turkish Journalists’ Union (TGS) and Turkey branch of the Journalists Without Borders (RSF) protested the case and asked Erdoğan not to “target journalists” and not to “divide and polarize citizens”. “Please don’t throw the country into fire for an election” said the TGS statement, implying the March 31, 2019 local elections which has been given utmost importance by President Erdoğan to further consolidate his power.
There were limited comments on the debate in support of Portakal in Turkish media on Dec 18, mostly on independent media outlets which represent only less than 20 percent of Turkish media and do not belong to industry and finance groups close to the government. The RSF has recently said that Turkey is in the third place in the world regarding prosecution and imprisonment of journalists after China and Egypt. Last week when prosecutors opened investigations against two staunchly secular and Kemalist columnists of the independent daily Sözcü, namely Emin Çölaşan and Necati Doğru with accusations of helping the U.S.-resident Islamist preacher Fethullah Gülen who is indicted to be the 2016 military coup attempt, there was an intense public debate about it as well.

There is an overall decline in newspaper circulations, TV ratings and news page clicks of Turkish media as the main stream loses its pluralistic and diverse fabric with growing areas of unannounced taboos.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Suriye siyaseti değişirken ”ana akım” medya uykuda mı?

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 16 Aralık günü Türkiye’nin Suriye siyasetinde 2011’den bu yana en önemli değişikliğin işaretini verdi.

Hükümetin, Suriye’de demokratik bir seçimin yapılması halinde Beşar Esad ilke de çalışmayı düşünebileceğini söyledi.

Bunun anlamı, Türkiye’nin Şimdiye dek izlediği, Esad’ın geçiş döneminde dahi yönetimde bulunamayacağı, geçiş döneminden çıkışta aday dahi olmaması gerektiği yolundaki tutumunu değiştirme işareti vermesidir. “Esed ile asla” katılığında ifade edilen çizginin yerine, artık Suriye’de ne kadar demokratik olacaksa yapılacak bir seçimi kazanması durumunda Esad’ın yeniden komşu ülke devlet başkanı olarak tanınabileceği ihtimalini müzakere masasına sürmektir.

Gerçekten önemli bir gelişmedir.

Bu aslında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Astana sürecindeki ortağı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin öteden beri izlediği çizgi doğrultusunda bir adımdır. Ama öte yandan ABD’nin ve İsrail’i de rahatsız etmeyecek bir adımdır; daha da zayıflamış ve radikal İslamcı hareketlere kapalı bir Esad Suriye’si gerek ABD Başkanı Donald Trump, gerekse Israil Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından kötünün iyisi olarak tercih edilebilir bir seçenektir.

Türkiye’nin Cenevre barış görüşmeleri öncesi böyle bir çizgi değişikliğine kapı aralaması, Suriye’nin geleceği üzerine müzakere masasındaki yerini sağlamlaştırıcı bir gelişme olarak da görülebilir. Keza ABD’nin PYD/PKK ile irtibatına karşı duruşunda elini güçlendirebilir. ABD Münbiç’teki PYD’lileri boşaltmadığı takdirde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Fırat’ın Doğusuna da girebileceği ihtimali artarken önemlidir.

Ve ayrıca Türkiye’nin 2011 sonbaharından itibaren devam eden siyasi çizgisinde kısmi bir özeleştiri anlamına geldiği için de önemlidir.

Nitekim uluslararası basın Çavuşoğlu’nun sözlerini bu açıdan değerlendirdi. Türk okuruysa, Anadolu Ajansı tarafından da duyurulan bu haberi t24 gibi, Duvar, Diken gibi internet sitelerinden, Birgün,Yeniçağ, Aydınlık, Evrensel gibi gazetelerde öne çıkarılmış olarak okuyabildi; ana akım niyetine de Posta’da.

“Ana akım”da ise Çavuşoğlu’nun Fethullah Gülen ve şebekesinin ABD’den ısrarla istenmekte olduğu haberinin alt bölümlerinde’ iç sayfalarda.

Aslında 16 Aralık akşamı Meclis’te Bütçe görüşmeleri sürerken önemli bir AK Parti isminin “Ben Reis’in ağzından öyle bir şey duymadım” demesinden kuşkulanmalıydım; Reis diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kast ediyordu. AK Parti grubunda, Türkiye’nin dış politikasına dair önemli bir değişiklik sinyalinin Dışişleri Bakanı tarafından uluslararası ve kamuya açıl bir toplantıda dile getirilmesi dahi yeterli olmuyor muydu?

17 Aralık gazetelerine baktığımda kaynağımın ne demek istediğini daha iyi anladım. “Ana akım” Türk gazeteleri, Dışişleri Bakanının Suriye siyasetine dair sözlerini öne çıkarmayı uygun bulmamışlardı. Bu gazetelerin artık iç siyasete pek girmeden Suriye yazmayı güvenli gören yorumcularının çoğu da öyle.

Siyaseten riskli görülen haberlerin gözden kaçırılma, önemsenmeme, ya da görmezden gelinme çabasının artık muhalefet liderlerinin sözlerinin de ötesinde Dışişleri Bakanının sözlerine uzanmaya başladığını görmek düşündürücü.

Bunun bir örneğini de Ankara’da 9 kişinin öldüğü, 43 kişinin yaralandığı tren kazasında gördük. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan’ın Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin (TMMOB) sinyalizasyon yoktu iddiasını doğrulayarak “Gerekli değildir” sözleri “ana akım” medyada yine sadece Posta’da yer aldı. Madem gerekli değildi, kurulmamış sinyalizasyon sistemine neden milyonlar ödendi diye bu akımdan biri çıkar sorar mı dersiniz bir gün?

Sonra neden gazeteler satmıyor, televizyonlar izlenmiyor, internet sitelerimiz okur yitiriyor diye düşünüp duruyor bu alındaki meslektaşlarımız.

Acaba haber ve yorumları “ana akımda” değil başka yerlerde bulacaklarına inandıkları için olabilir mi?

Neyse, biz işimize bakalım. Özet: Suriye siyaseti ciddi değişiklik işaretleri veriyor.

Gelişmelerin devamını yorum ve tahminleriyle bu siteyi izleyerek bulabilirsiniz.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

The shift in Turkey’s Syria policy can change the game

Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said on Dec 16 that Turkey could consider to work with Bashar al-Assad in Syria if Assad would come to power through a democratic election.

The statement Çavuşoğlu made during the Doha Conference marks the most significant change in Turkey’s Syria policy since the early stages of the Syria civil war in 2011.

Turkey has been saying so far that there could be no solution in Syria with Assad, including the transition period as it was suggested in Geneva peace process and Astana process for de-escalation of tension in Syria. Now it is an indirect statement that lifts the Turkish objection on even the candidacy of Assad for presidency in an election in the transition process.

The statement came after Turkish President Tayyip Erdoğan’s telephone conversation with the U.S. President Donald Trump on Dec 14, following a visit of Secretary of State Mike Pompeo’s Special Syria Envoy James Jeffrey to Ankara a week before. It is a given fact that Erdoğan’s partner in Astana process, Russian President Vladimir Putin has been for letting Assad to take a part in the transition process as the official head of Syria state, who actually owes his chair mainly to Putin’s support and the support from Iranian President Hassan Rouhani.

Turkish Foreign Minister’s statement might have consequences and speed up the peace efforts in Syria which could consolidate and endorse Turkey’s position in talks for Syria’s future. The development could also lead a new phase in Turkey’s tension with its main ally the U.S. regarding the American collaboration with the PYD forces in Syria, an offshoot of the outlawed PKK that has been designated as terrorist also by the U.S.

Please follow the page more detailed analysis and forecast regarding this new development which might influence the political balances in the Middle East.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Pek yakında: Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni stres testi

Amerikan yönetimindeki havaya yakından bakacak olursanız, aynı anda yaşadıkları sorun sıklığı açısından Çin ve Rusya’nın önünde, da açık arayla birinci saydıklarını görürsünüz. Ankara’daki duygular da karşılıklı ve bu gerilimli ilişki pek yakında yeni bir gerilim testinden geçeceğe benziyor. Yakında derken 2019’un ilk haftalarından, ilk aylarından söz ediyoruz; muhtemelen, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gücünü daha da artırıp artıramayacağının sınavı sayılabilecek olan 31 Mart yerel seçimleri öncesinden.
Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni stres testi, Suriye’ye yeni bir sınır ötesi askeri harekât olacak gibi görünüyor. Çünkü böyle bir harekât bu defa ABD’nin desteklediği ve asıl olarak PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kontrolündeki bölgeye yönelik olacak; yani Amerikan askerleriyle Türk askerlerinin karşı karşıya gelme ihtimali mevcut.
Birinci soru, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir durumda yıllarca önce Sovyetler, sonra Rusya’ya karşı NATO müttefiki kalan Türkiye’yi mi? Yoksa Suriye’de IŞİD’e karşı Amerikan lejyoner gücü olarak savaşan PKK/PYD’yi mi tercih edeceği. İkinci soru da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürekli gündemde tuttuğu bu harekâtı gerçekten göze alıp almayacağı.
İkinci sorunun yanıtı şu: Neden olmasın? Neden göze almasın?
Anımsayacaksınız, benzeri sorular Erdoğan, Cerablus bölgesindeki sınır-ötesi tehditlere dikkat çektiğinde de sorulmuştu. Ama neticede Türk ordusu 2016 Ağustos’unda, üstelik arkasında ABD’de yaşayan İslamcı vaiz Fethullah Gülen’in olduğu 15 Temmuz darbe girişiminden sadece beş hafta sonra Suriye’ye girmiş, IŞİD’in elinde bulunan Cerablus, Dabık, El Bab gibi önemli noktaları FSA ile birlikte ele geçirmişti.
Benzeri sorular keza Erdoğan, Afrin’deki PKK/PYD tehdidine dikkat çekmeye başladığında da soruşmuştu. İçeride ve dışarıda bazı yorumcular bu söylemi Erdoğan’ın Trump’a blöfü olarak değerlendirdi ve fena halde yanıldı. Ordu, PKK/PYD güçlerini yenilgiye uğratarak –barış anlaşması sonrasında Suriye’ye devredilmek üzere Afrin’de kontrolü FSA ile birlikte ele aldı.
Bu iki harekât da Rusya’nın desteğiyle ve Rusya ile koordinasyon içinde mümkün oldu. Erdoğan zaten Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Rûhânî ile Astana ateşkes sürecinde işbirliği içindeydi. Oysa “Fırat’ın Doğusuna” yapılacak bir harekât, Rusya ve Suriye hükümetinin ancak sınırlı erişiminin bulunduğu PKK/PYD kontrolündeki bir alanda ABD askerleriyle yüz yüze gelme riskini barındırıyor.
Sadece bu da değil, şöyle riskler de var Türkiye açısından bu harekâtta:
• Amerikalıların, terörle mücadele eden Türkleri, askeri olarak durdurmak istemeyeceklerini var saysak bile, bu harekât sonucunda IŞİD yeniden canlanırsa ABD bu nedenle Türkiye’yi suçlayabilir, ayrıca Türkiye’ye yönelik terör saldırıları artabilir,
• Amerikalıların Suriye’de fazla zayıflaması, gerektiğinde Rusya ve İran’a karşı baskı unsuru ya da koz olarak kullanılma imkânını azaltabilir,
• Ve PKK/PYD, Amerikalılarla anlaşmasını bozup, saf değiştirerek, Suriye hükümetiyle anlaşabilir. Türkiye’nin baskısıyla 1998’de Suriye’den çıkarılıp MİT-CIA işbirliğiyle 1999’da yakalanması öncesi PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Esad rejiminin himayesinde yaşadığını akıldan çıkarmamak lazım.
Öte yandan Ankara dört asli nedenden ötürü Fırat’ın Doğusunda kalan Suriye topraklarına askeri müdahalenin kaçınılmaz hale gelebileceğine inanıyor:
• Suriye ile 913 km sınırın PKK, IŞİD ve El Kaide saldırılarına karşı daha güvenli hale getirilmesi ihtiyacı var. Bu nedenle sınırın diğer tarafında PYD bayraklarının yanı sıra dalgalanan Amerikan bayrakları Ankara’da sinirleri bozuyor,
• Türkiye artık sayıları 3 milyonu geçen mültecinin yaşadığı topraklara dönmesini istiyor. Hükümet Cerablus ve Afrin hamleleri sonrasında 250 bin kadar mültecinin evlerine döndüğünü açıkladı,
• Bu durum, hem Suriye rejimi, hem de PKK tarafından nüfus yapılarının bozulması girişimlerini önlemek açısından önem taşıyor. Ankara şehir yönetimlerinin Arap çoğunlukta kalmasını istiyor,
• Ve siyasi açıdan belki de en önemlisi, Ankara PKK/PYD’nin sınırların hemen güneyinde, Suriye topraklarına paralel bir devlet oluşturmaya başlamasından rahatsız. Türkiye’nin, tamamen Anayasal olmasına ve Türkiye’den hiçbir talepleri olmamasına karşın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimini (KRG) hazmetmesi dahi zaman almıştı; PKK’nın arkasında olduğu bir devlet oluşumuyla birlikte yaşamak zor olacaktır.
Bunlara ek olarak bir de iç siyaset etkeni var. Erdoğan yönetimindeki AK Parti, 31 Mart seçimlerini almak istiyor. Özellikle de Ankara ve İstanbul’u elinde tutmak istiyor; Türk seçim tarihi bu iki şehri, hatta birini bile kaybeden partinin inişe geçtiğini gösteriyor. Oysa son araştırmalara göre yapılan haberlerde, AK Partiye desteğin, Erdoğan’a desteğin 8-9 puan altında olduğu bildiriliyor. Bu nedenle Erdoğan yerel seçime daha rahat girmek için MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin vermeye gönüllü olduğu desteği (İYİ Parti alternatifini garantilemeden) reddedecek durumda değil. Bahçeli ise, özellikle Kürt meselesine işaret ederek “teröristlere taviz verilmesin” talebinde ısrarlı; Suriye bunun bir parçası.
Özetle; bir yandan Erdoğan’ın şimdiye dek Suriye’ye askeri müdahale konusunda söylediğini yapmış olması, hükümetin açısından zorlayıcı dört etkenin varlığı ve iç siyasi dengeler, Amerikalıların da yeni bir harekât ihtimalini dışarıda bırakmalarını engelliyor gibi görünüyor. Stelik bu defa Suriye’deki kendi etki alanlarına yönelik olsa da…
Bu durumda diğer iki soru geliyor. Birincisi Bütün risklere karşın Türkiye Fırat’ın Doğusundan Suriye’ye girerse Amerikalılar ne yapacak? Amerikan Merkezi Komutanlığı (CENTCOM), tam da Rusya-Ukrayna krizi devam ederken NATO dengelerini alt üst edebilecek şekilde Türk ordusuna karşın PYD/PKK’yı savunacak mı?
Bu iki sorunun da hâlihazırda yanıtı yok.
İşin bu soruların sorulacağı çıkmaza gelmemesi için diplomatik çabalar devam ediyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey 7-9 Aralık’ta Türkiye’de yetkililerle görüştü, son resmi çekti. Konuştuğu yetkililer Jeffrey’e Suriye’de bir PKK oluşumuna izin verilmeyeceğini ve işe Münbiç’ten PKK/PYD’lilerin temizlenmesi için verilen sözleri tutarak başlanması gerektiğini söylediler. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, bu anlaşmanın tam uygulanmasının yılsonuna dek bitirilmesini istedi. Yılsonuna 20 gün var ve buna Hristiyanların Noel tatili dâhil; yetişmesi zor. Ama sonuçları tatmin edici oldukça Ocak başındaki uygulamayı da Ankara kabul edebilir.
Jeffrey, Ankara’daki temaslarının ardından Amman’a değil, önce Gaziantep’e uçtu ve Türk ve Amerikan müfrezelerinin Münbiç’te ortak devriye amaçlı eğitildiği kampı ziyaret etti. Ayrıca Suriye’deki diğer Kürtlerin temsilcilerinden oluşan Konsey ile görüştü.
ABD Münbiç sözlerini tutması, aradaki gerilimi azaltır ama Türk ordusunun Suriye’ye yeni bir askeri müdahale ihtimalini ortadan kaldırmaz; bu ihtimal bölgedeki kısa ve orta vadeli senaryoların dışında bırakılamaz.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

The next stress test in US-Turkish ties: coming soon

According to the mood in the American administration, the U.S. relations with Turkey is the most problematic one by far, not even closer to the current strains with China or Russia. And that is exactly the mood in the Turkish government circles regarding its most important ally and it is likely to be tested once again soon. Soon means the early weeks, perhaps the first months of 2019, probably before the March 31 local elections in Turkey which could be seen as a test for President Tayyip Erdoğan to consolidate his power further.
The next test in Turkish-American relations could be another Turkish military operation into Syria. But this time against the U.S.-backed Syria Democratic Forces (SDF) controlled Northeast Syria along the Turkish border, SDF being a tailor made name in order to smoke-screen the Democratic Unity Party (PYD) which is nothing but the Syria branch of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) which is also considered as terrorist by the U.S. It was the American Special Forces Commander Raymond Thomas who told the Aspen Security forum in 2017 that when they asked the PKK offshoots in 2015 to come up with another name in order not to upset Turkey which has been subject to PKK attacks since 1984, and they came up with this “democratic” name the next day.
The question is whether Turkey will dare to start this operation which can mean Turkish troops coming face to face with the Americans, if the U.S. President Donald Trump makes his choice to defend his PYD partners, who act like American foot soldiers against the Islamic State of Iraq and Levant (ISIL), or DAESH against his NATO ally Turkey which has been a must in confronting the Soviet Union in the past and now Russia.
The answer is, why not.
Similar questions were asked when Erdoğan urged action against threats on Turkey before the military operation into Syria starting from the DAESH-held Jarablus and Dabiq and went down to al-Bab in August-December 2016 together with the Free Syria Army (FSA) militia. And that operation nicked as the “Euphrates Shield” had started only five weeks after a military coup attempt, indicted be masterminded by Fethullah Gülen, a US-resident Islamist preacher –which remains to be another big problem in between.
Similar questions were raised when Erdoğan started to talk about the threats on Turkish security from the PYD/PKK hold enclave of Afrin, Northwest of Syria by the Turkish border. Some commentators took it as a bluff but they were wrong; Turkish military and FSA militia crushed PYD/PKK there and took Afrin, promising that it will be given back to Syria after the peace solution.
Those operations were made possible with the cooperation of Russia; Erdoğan was (and is) already in Astana ceasefire process with Russian President Vladimir Putin and Iranian President Hassan Rouhani. For an operation into the US-backed PYD controlled “East of the Euphrates” area Turkey has to consider the risks of confronting the U.S. in a region where Russia and Syria have limited control.
On the other hand Ankara believes there are four main factors which can make such an incursion inevitable:
• The need of decreasing the vulnerability of the 913 km border with Syria from attacks by not only DAESH but also the PKK and affiliates. That is why, observing American flags waving next to the PYD ones on the other side of the border makes Turks upset,
• The need to get at least some of the 3 million plus refugees back to their lands. Government said some 250 thousand have already been settled backed to Jarablus, al-Bab and Afrin areas,
• The need to allow Arab communities to govern themselves, not by Kurds for example, as in the bitter case of Iraq after the U.S. invasion,
• And being the most political one of all, the concern about PYD/PKK starting to form some sort of a Kurdish government within Syria, next to Turkish borders. It had taken some time for Turks to digest the Kurdish Regional Government (KRG) in Iraq despite being constitutional and not having any territorial and political claims from Turkey.
Plus there is the domestic factor. Erdoğan’s Justice and Development Party (AK Parti) needs to win the March 31 local elections. Keeping Istanbul and Ankara in AK Parti hands are vital for consolidating Erdoğan’s power. But AK Parti ratings are reportedly 8-9 percent below the ratings of Erdoğan in recent polls. That is why Erdoğan needs external support to achieve his goals comfortably and Devlet Bahçeli of the Nationalist Movement Party (MHP) is volunteering for that support providing that there would be “no concessions to the terrorist” especially on the Kurdish issue.
Therefore; Erdoğan’s former records about doing what he says, the four pushing factors and the domestic political factors may well lead Americans not to exclude the possibility of a Turkish incursion into their sphere of influence in Syria.
There are of course consequential risks for Turkey due to such an incursion, including:
• Assuming that Americans will not militarily stop their NATO ally Turks in an anti-terror fight, strengthening of DAESH could be a risk, with the risk of being accused of causing it by the Americans. That could also expose Turkey to more terror attacks,
• Loosing American pressure factor in relations with Russia, Iran and the Syrian government, if and when needed,
• And the possibility of PYD/PKK scrapping the deal with the Americans and having an agreement with Syria, keeping in mind that it was the (father) Assad regime which harboured PKK’s founding leader Abdullah Öcalan and his headquarters between 1982-1998 before bowing to Turkish pressure which lead the arrest of Öcalan in 1999 in a joint Turkish-American intelligence operation.
Then comes the other question: what will Americans do if Turkey gets into Northeast Syria despite all odds? Will the US Central Command (CENTCOM) fight against Turks to defend their PYD/PKK partners taking all the risks of possible consequences that could shake NATO amid the Russia-Ukraine crisis for example?
There are no answers for those two questions for the time being.
There are diplomatic efforts to avoid such an impasse. US Secretary of State’s special envoy for Syria peace, James Jeffrey was in Turkey on Dec 7-9 for an update of the situation and promises to speed up the process to keep promises regarding clearing PYD/PKK elements from the city council of the Syrian city of Manbij. Erdoğan’s Chief Adviser and Spokesman İbrahim Kalın reportedly told Jeffrey that Turkey wanted to see the promises kept by the end of the year which means some twenty days ahead including the Christmas and not very likely. But early January could satisfy Turks depending on the outcome. Before departing for Amman, Jordan, Jeffrey visited a military camp in the Turkish province of Gaziantep, bordering Syria, where two infantry platoons, one Turkish and one American are having training together for their ongoing joint patrol program around Manbij to make sure that PYD/PKK elements would be forced to leave.
Promises kept in Manbij could moderate the tension a bit but could not be enough to avoid a Turkish military move into Syria, which is not a possibility to be excluded in short and middle term scenarios in the region.