Venezuela: Trump ABD’yi darbeler çağına döndürüyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Ocak Twit mesajı ile ABD’nin Venezuela’da “Başkanlığını ilan eden” muhalefet lideri Juan Guaido’yu “geçici başkan” olarak tanıdığını açıkladı. Guaido, seçimlerin adil olmadığı gerekçesiyle boykot ilan etmiş ve tek kale maç şeklinde yapılan seçimi Nicolas Maduro yeniden kazanarak 10 Ocak’ta yeniden başkanlık yemini etmişti. Guadio da 23 Ocak’ta, Venezuela’nın Jimenez diktatörlüğünden kurtuluşunun 61’inci yıldönümünde taraftarlarıyla sokağa dökülerek kendisini Başkan ilan etmiş, “iktidar gaspına” son vereceğini duyurmuştu.
ABD Başkanı Trump’ın hamlesi yalnızca siyasi tarihte eşi görülmemiş bir darbe türü olmakla kalmıyor, aynı zamanda uluslararası bir entrika izleri de taşıyor: ABD’nin kararı saatler içinde Kanada’nın yanı sıra, Venezuela’nın komşuları Brezilya ve Kolombiya tarafından da tanındı. Her iki ülkenin de son haftalarda Venezuela sınırına asker yığdığı haberleri medyada yer alıyordu; bu da önümüzdeki süreçte bir sıcak çatışma, hatta işgal ihtimalini dahi akla getiriyor. Tabii Venezuela ordusunun saf değiştirmesi halinde bu post-modern darbenin bildiğimiz bir Amerikan destekli darbeye dönüşme ihtimalini de. Şimdiye dek ABD’nin post-modern müdahalesine karşı çıkan yalnızca Türkiye, Rusya, Küba ve tek komşusu olarak Bolivya var.
Şimdi burada dünyanın en büyük petrol yatakları üzerinde oturup, güya sosyalizm adına selefi Hugo Chavez gibi halkını ekonomik sıkıntılara sürükleyen beceriksiz Maduro otokrasisini savunacak halim yok. Ama bunu değiştirmek, güya ülkeye demokrasiyi getirmek Trump’a ya da başka bir dış güce düşmez. (Venezuela 300 küsur milyar varil petrol yataklarıyla Suudi Arabistan’ın önünde en büyük petrol yataklarına sahip. Üçüncü sırada ABD ardından muhalefet liderini başkan ilan eden ilk ülkenin Kanada olması bu durumda şaşırtıcı mı? Hayır.)
Bu durum, ABD’nin tıpkı Soğuk Savaşın başlangıcında olduğu gibi yeniden başka ülkelerde kendisine ters düşen beğenmediği yönetimleri darbe ve siyasi entrikalar yoluyla devirme siyasetine mi döndüğü sorusunu da akla getiriyor. Amerikalı Demokratlar son seçimde “Rusya müdahale etti, Trump kazandı” diye feveran etmişlerdi ama bu işi başlatan ABD idi.
Amerikan istihbaratı CIA’nın 1947’de kuruluşu ardından ilk büyük uluslararası operasyonu 1948 İtalyan seçimlerine müdahale olmuştu. Vatikan, eski Faşist Parti üyeleri ve Nazi artıklarının –ve yüklü miktarda paranın- yardımıyla seçimleri Komünist ve Sosyalistler karşısında Hıristiyan Demokratların kazanmasını sağlamışlardı; Hristiyan Demokratlar onu izleyen 50 yıl iktidarda kalmışlardı. Bir sonraki yıl Suriye’de darbe yaptılar. 1952’de Mısır’daki Hür Subaylar darbesinde de Amerikalıların izleri vardı. 1953’de İran’da petrolü millileştirmek isteyen Başbakan Muhammed Musaddık’ı İngiliz MI6 yardımıyla deviren CIA idi. 1962’de Hindistan seçimlerini Komünistleri (Maocu fraksiyonla) bölerek seçimleri Kongre Partisinin kazanmasını sağlayan da yine CIA idi. Bütün bunları ayrıntısıyla, yeni yayınlanan Meraklısı İçin Casuslar Kitabı’nda yazdım, meraklısı ayrıntılarına bakabilir. 1950’lerde ABD’ye askeri eğitime gönderilen subaylar 27 Mayıs 1960 darbesinin belkemiğini oluşturdu. 12 Eylül 1980 darbesinde ABD’nin rolünü de daha önce Meraklısı İçin Entrikalar Kitabında incelemiştik.
Bu tablo, Soğuk Savaş tablosudur.
Trump büyük oynuyor.
Ancak Soğuk Savaş’ta karşısında yalnızca askeri olarak ağır sıklet, ancak ekonomik olarak orta sıklet Sovyetler Birliği vardı. Şimdi Rusya, Çin, Avrupa Birliği ve daha önce hesapta olmayan “arızalar” çıkartan başka ülkeler de var karşısında.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Maduro’yu destekliyor diye Maduro’yu devirmek isteyen Trump’tan yana tavır alacak, bu post-modern darbeye sevinecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim; sırf Trump’a karşı çıkıyor ve ilkel bir sol retorik kullanıyor diye Maduro gibi beceriksiz bir diktatörü de savunacak değilim. Ancak demokrasi ve özgürlükleri savunmanın öncelikle darbelere, özellikle de dış destekli darbelere karşı durmaktan geçtiğini görecek kadar aklımın başına olduğunu sanıyorum.
Dünya iyi bir yere gitmiyor, Türkiye de bu gidişin dışında kalamayacak; görünen budur maalesef

Bir Cevap Yazın