Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

AK Parti bünyesinde seçim sarsıntısı göründüğünden daha ciddi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kızılcahamam’da 31 Mart seçimleri değerlendirme toplantısının kapanışında konuştuğu 28 Nisan günü, önceki Meclis Başkanı ve önceki Başbakan Binali Yıldırım da Kasımpaşa Lisesi Pilav gününde konuştu. Aslında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak Kızılcahamam’da olması beklenirdi, ama davet edilseydi gitmeyecek insan değildi.
Konuşmasından “Ben kaybedilmiş bir seçimi, kazanmak için uğraşacak bir insan değilim” kısmını öne çıkardı medya. Bunu da kimi “Yıldırım İstanbul seçimini kaybettiğini kabul etti” diye, kimi de “Kaybettiğime inansaydım, peşine düşmezdim” dediği şeklinde yorumladı. Doğrusu her iki yoruma da gelecek şekilde söylenmiş sözlerdi.
Bu tartışma içinde Yıldırım’ın “Seçimde adaylar yarışmadı bunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla adaylardan biri kaybetti biri kazandı diye değerlendirmek çok sağlıklı olmaz” sözleri güme gitti. Yıldırım böylece bir yandan Erdoğan’ın seçim kampanyasındaki “Oyu bana vereceksiniz” sözlerini doğruluyor, öte yandan başarısızlıklarda Erdoğan’ın payını dolaylı yoldan söylemiş oluyordu.
Neticede Yıldırım bir görev adamıydı. Erdoğan’ın talebiyle –bir saray darbesiyle istifaya zorlanan Ahmet Davutoğlu yerine- Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı olmuş, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin seçimi öne aldırmasıyla “son başbakan” görevi bir yıl önce bitirilmiş, Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağı konuşulurken işlevleri törpülenmiş Meclis’in Başkanı yapılmış, oradan da –kendi deyimiyle- “erken emekli” edilip İstanbul Belediye Başkan adayı ilan edilmişti. Yıldırım bütün bunları, deyim yerindeyse “gıkı çıkmadan” kabul etmişti. Ama şimdi onun da sabrının sınırı olduğu ortaya çıkıyor.
AK Parti’den giderek Erdoğan’ı rahatsız eden sesler duyulmaya başladı. AK Parti milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Levent Gök’ün uğradığı saldırıya gösterdiği “Yarın bizim başımıza da gelebilir” tepkisi böyle mesela. Zaten Kılıçdaroğlu’na saldırı konusunda AK Parti cenahından gelen demeçler dahi içeride yaşanan çelişkileri yansıtıyor. Örneğin ilk aşamada AK Parti sözcüsü Ömer Çelik siyasette şiddetin yeri olmadığını vurgulayan, saldırgan Osman Sarıgün’ün parti üyeleri olduğunu ve ihraç talebiyle disipline verildiğini bildiren bir açıklama yaptı. Sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan, daha ortada, daha felsefi bir açıklama geldi. Bu arada MHP lideri Bahçeli devreye girmiş, suçun saldırıya uğrayan Kılıçdaroğlu’nda aranması gerektiğini söylemeye başlamıştı. Nihayet Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, adeta MHP’ye göz kırparcasına, Kılıçdaroğlu’nun neden oraya gittiğini sorguladı, eleştirdi. Erdoğan’ın 27 Nisan’da Kızılcahamam toplantılarının açılışındaki konuşması ile artık AK Parti ve MHP çizgisi arasında belirgin bir fark kalmamıştı.
Erdoğan içeriye ve dışarıya güçlü görüntü vermeyi sürdürmek için Bahçeli’nin desteğinin devam etmesini istiyor ama bu durumun üzerinde durduğu zemini sarstığının görülmesinden, gösterilmesinden rahatsız. Oysa AK Parti tabanında, Cumhur İttifakının MHP’ye yaradığını düşünenler olduğu anlaşılıyor; neticede 6 şehir belediyesi AK Parti’den MHP’ye geçerken, büyük şehirler İYİ Parti’nin ve MHP ile ittifaka tepki duyan Kürt seçmenin desteğiyle CHP’ye gitti. Zaten Ahmet Davutoğlu’nun 22 Nisan’da Facebook üzerinden yayınladığı bildirgenin önemli bölümlerinden birisi MHP ile ittifakın yanlışlığı üzerine kuruluydu, tabandaki o rahatsızlığı dillendiriyordu. Davutoğlu, 31 Mart’ın halkın yarısının Cumhurbaşkanından koptuğunu gösterdiğini ve bir yeniden yapılanma gerektiğini de öne sürüyordu.
Sadece Davutoğlu değil, aynı zamanda Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın da ayrı parti hazırlığında olduğu haberler henüz ete kemiğe bürünmese de AK Parti içinde bir yankı buluyor ki bu kadar yaygınlaşıyor. 31 Mart seçimlerine AK Parti itirazları başladığında “Türkiye’yi seçimleri tartışmalı bir ülke haline asla getirmemek gerekir” diyen Gül’ün kendi site uzantısının Cumhurbaşkanlığı sitesinden kaldırıldığı basına da yansıdı. Gül, pek de ağzını açmadan Erdoğan rahatsız edebiliyor, adeta baskı kurabiliyorsa, ağzını açtığında neler olacağı merak konusu. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Kayseri Lisesindeyken sınıf ve dava arkadaşı Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve AK Parti kademelerinde yükselmesinde pay sahibi olduğu Sözcü İbrahim Kalın kendisini helikopterle ziyarete gelmişlerdi; anımsamakta yarar var.
Erdoğan, AK Parti’nin büyük şehirleri kaybetmesinin asıl nedeninin ekonomideki gerileme yanı sıra, sistemin giderek çoğulculuktan uzaklaşıp, tek kişinin idaresindeki “çoğunlukçu” bir yapıya bürünmesi olduğunu görmek istemiyor. Aslında Bahçeli de bunu “denge ve denetleme rolü benim” diyerek başka türlü söylüyor.
Önceki Anayasa Mahkemesi başkanlarından Haşim Kılıç’ın, devlet ihale kanununun AK Parti döneminde 186 defa değiştirildiğini söyledikten sonra “Önce ahlak ve maneviyat diye iş başına gelen arkadaşlar, ne ahlak bıraktı, ne pozitif hukuk kuralları” demesi, artık yüzde 90’ı Erdoğan yanlısı işadamlarının denetimindeki medyada yer bulamasa da, duymak isteyen kulaklara ulaşıyor. Doğu ve Güneydoğu’da hapse atılan HDP’li belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların şımarık bir müsriflikle yaptırdıkları makam odaları, harcamaları medyaya yansıyor. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesinden hangi vakıf ve derneklere ne kadar bütçe ve imkân aktarıldığı yolunda haberlerin çıkmaya başlaması, hem Parti çevresinden bu imkânlardan yararlananları, hem de yararlanamamış olanları etkiliyor.
Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet, bir Genel Başkan Yardımcısına dayanarak “Daha önce küsenler köşesine çekilirdi, çalışmazdı. Ama şimdi ilk defa “ihanet” durumuyla karşı karşıya kaldık” dediğini aktardı, Kızılcahamam sonrası değerlendirmesinde. Erdoğan’ın “Gün ola harman ola” sözleriyle hesap soracağını söylemesi, önümüzdeki günlerde ekonomideki kötü gidişten S-400 ve F-35 başta ABD ile gerilime dek sorunların yanı sıra, AK Parti içinde tırpanın çalışacağına işaret ediyor, Erdoğan sanki bu tırpanı işletmek için YSK kararını bekliyor.
Ama bu hesap sorma konusunun beklenmedik tepkilere yol açması ihtimali de yok değil. Örneğin her yere bir koruma ordusuyla giden, hatta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ev sahipliğinde, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’niyle üçlü toplantı yaptıkları Soçi’de “Burası güvenli mi?” diye sorarak Putin’in şaka yollu cevabına yol açan Erdoğan bazı belediye başkanlarının kalabalık korumayla gezmesini eleştirdi Kızılcahamam’da.
İstanbul seçiminin tekrarlanmayıp Binali Yıldırım’ın artık siyasete düz milletvekili olarak devam etmesiyle, 2001’deki AK Parti kurucu heyetinden, hâlâ aktif siyasi görevde bulunan, Erdoğan dışında sadece Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kalmış olacak. Onun yerine göz diken de az değil; neredeyse tamamı, zamanında Davutoğlu’nun ön ayak olduğu SETA’dan yetişmiş, siyasete gözlerini Erdoğan ile açmış nesilden.
Bu gelişmeleri alt alta sıralayınca AK Parti bünyesindeki hareketliliğin, dışarıya yansıyandan daha ciddi olduğu anlaşılıyor. Erdoğan’ın “birleştirici unsur” olarak siyaset ve ekonomi dışında, belki de dış politika ve güvenlikle ilgili adımlara öncelik vermesi, “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” söyleminin yeniden gündeme taşınması sürpriz olmamalı.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan’ın yeni taktiği: CHP ile İYİ Parti’nin arasını açmak

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kızılcahamam danışma kampını açarken yaptığı iki saate yakın konuşmada ismen anmadığı tek muhatabı İYİ Parti oldu. Bir tek yerde “dörtlü ittifak” diyerek ve İYİ Parti sadece CHP ile seçim ittifakı yapmış olmasına rağmen HDP ve Saadet ile aynı paranteze alarak, dolaylı olarak hatırlatmış oldu, ama ismen anmadı.
AK Parti’nin seçim ortağı MHP’ye yeniden teşekkür etti gerçi ama Devlet Bahçeli’nin AK Parti’yi yüzde 40’ın altına iten 18.81 seçim hesabını kabul etmediğini de gösterdi: Cumhur İttifakının toplam yüzde 52 oyunun yüzde 44 buçuk kadarı AK Parti’den geliyor, MHP’ye yüzde 7 buçuk kalıyordu.
İYİ Parti’ye öteden beri AK Parti yönetim katlarında MHP’nin alternatifi olarak bakanlar biliniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmişte, örneğin “Andımız” tartışmaları sırasında, adeta nispet verircesine İYİ Parti lideri Meral Akşener’e yakın davranmıştı. 31 Mart seçimlerindeki yakın işbirliğine karşın, sonrasında Bahçeli’nin üst perdeden söylemleri, örneğin “18.81” mesajında kendisini Cumhurbaşkanının “denge ve denetleme” makamı olarak göstermesi AK Parti bünyesinde hoş karşılanmadı. Cumhur İttifakının daha çok MHP’ye yaradığı, bazı belediyelerin AK Parti’den MHP’ye geçmesi ve Büyükşehir belediyelerinde MHP’nin ilçe belediyelerinde öne çıkmasına karşın Büyükşehir Belediye Başkanlıklarının CHP’ye geçmiş olması konuşuluyor. Kızılcahamam’da da konuşuluyor.
Erdoğan’ın Kızılcahamam konuşmasında diğer bütün partileri yerden yere vurmasına karşın İYİ Parti’ye dokunmaması bu bakımdan dikkat çekici.
Erdoğan zaten HDP’yi “PKK’nın görüntüsü” ve “PKK güdümünde” sayıyor. Konuşmasında da HDP’nin İstanbul, Ankara ve CHP’nin kazandığı diğer büyükşehirlerde seçime girmeme kararını, tehlikeli bir şekilde CHP’nin de dolaylı olarak PKK ile işbirliği yaptığı şeklinde eleştirdi. Tehlikeli, çünkü 21 Nisan’da Çubuk’taki şehit cenazesinde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıyı dahi, “siyasette şiddete karşıyız” demiş olsa da sonrasında sıraladığı “ama”larla, adeta doğal gösterdi; “Kalkıp PKK’lının şehit ettiği cenazeye” neden gittiğini sorguladı. Kılıçdaroğlu, saldırı anından itibaren CHP’lileri sakin olmaya, “kışkırtmaya kapılıp” sokağa dökülmemeye çağırdığı halde, “nefret söylemi içinde toplumu bölmeye” çalışmakla suçladı. (Bu arada 15 Temmuz 2016 darbe girişimini önceden ima eden Türkiye gazetesi yazarı Fuat Uğur’un, 27 Nisan yazısında, CHP’yi HDP yönlendirmesiyle ülkeyi iç savaşa sürüklemeye çalışmakla suçlaması da dikkat çekiciydi; geçerken kayda düşelim.) Erdoğan konuşmasında, kendisini “CHP’den hatta HDP’den fazla” üzdüğünü söylediği Saadet Partisine de sert çıkışlar yaptı. AK Parti içinde kendi yörüngesinden çıkmış eski yol arkadaşlarına ağır sözler söyledi; ihanetle suçladı.
Tekrar edelim: bir tek İYİ Parti’ye ismen dokunmadı.
Bunu neden “Neden dokunmadı? Ona da vursaydı” demek için söylemiyorum. Erdoğan’ın yeni taktiğini anlayabilmek için söylüyorum.
Erdoğan’ın İYİ Parti’ye dokunmamasının nedeni, sadece –Pazartesi günü önemli açıklamalar yapacağı öne sürülen- MHP lideri Bahçeli’ye karşı elinde bir koz tutma çabası değil. Bununla birlikte, İstanbul seçimleri tekrarlandığı takdirde, CHP’yi HDP ile hatta PKK ile bir göstererek 31 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’na oy veren İYİ Parti seçmeninin sandığa gitmemesini sağlamak.
Tutar mı? Konuştuğum İYİ Parti kurmayları “Bizim seçmen eğitimli, bu oyuna gelmez” diyor. YSK’nın İstanbul’da seçim tekrarına gitmesi halinde şapkadan daha neler çıkacağını bilmiyoruz. Erdoğan’ın konuşmasında “Adalet ve İçişleri Bakanından Aile Bakanına kadar” talimat verdiğini “bunların” diye hitap ettiği CHP’nin üzerine her zeminde gidileceğini söylediği unutulmamalı. Ne de olsa 16 küsur yıllık devlet yönetim tecrübesiyle, neler yapılabileceğini bilerek konuşuyor Cumhurbaşkanı.
Bu süreçte belirleyici olan yine de YSK’nın vereceği karar.
Ancak bu arada, YSK Başkanı Sadi Güven’in, (Tele-1 yayınında ortaya konduğu üzere) AK Partili belediye başkanlarının, siyasetçilerin ziyaretini “hemşeri ziyareti” sayarak kabul etmesi, orada siyasi yorumlara izin vermesi, tarafsızlık görüntüsünün zedelenmesine neden oluyor.
AK Parti, bu arada İstanbul’un Büyükçekmece ve Maltepe ilçelerinde sandık kurullarının kamu görevlilerinden oluşmadığı gerekçesiyle yaptığı itiraza ek olarak (ki Erdoğan İş Bankası, Garanti Bankası gibi isimler vererek suçlamada bulundu) bir de “kısıtlı seçmen” itirazında bulundu. 5,515 kişinin daha ilçe seçim kurullarınca soruşturulması kararı bunu gösteriyor. Kısıtlı seçmen, hem akıl sağlığı kendi başına iş görmeye uygun olmayan vatandaşlar için, hem yaşlılık ve engellilik nedeniyle kendi başına iş göremeyecek vatandaşlar için, hem de bir yıldan fazla özgürlüğü bağlayıcı ceza alan mahkûmlar için kullanılıyor. Bu son alt başlık, özellikle Maltepe Cezaevinde usulsüz oy kullanıldığı iddialarını da içeriyor.
YSK bunun için de ek süre başlatmış bulunuyor.
Bunun anlamı, YSK kararının Mayıs’ın ilk haftasına sarkma ihtimali ki, İstanbul seçimlerini iptal ve tekrar kararı çıkarsa, seçim kampanyası tam Ramazan ayına denk gelecek. Bu durumda AK Parti’nin seçim tekrar hedefi olan 30 Haziran tarihi, 7 Temmuz’a da kalabilir. Yani, AK Parti bir yandan İstanbul’daki CHP seçmeninin tatil planlarını da hesaplarına katmaya devam ediyor.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

AK Parti, İstanbul seçimini 30 Haziran’da tekrar ettirmeyi hedefliyor: Ankara siyaset kulisleri

Ankara siyaset kulislerinde yoğunlaşan iddialara göre AK Parti yönetiminin hedeflediği İstanbul seçimini tekrarlama tarihi, 30 Haziran, Pazar. Çarşıya uyar mı bilemem ama evdeki hesap bu.
Neden mi 30 Haziran? Rivayet muhtelif. Ama en güçlü senaryo, tahmin edilebileceği gibi, okulların da kapanmasıyla İstanbul’daki muhtemel CHP-İYİ Parti seçmeninin tatile çıkıp oy kullanmamaları umudu. Yani AK Parti, İstanbulluların yaz tatili için şehir dışına çıkma alışkanlığının onlara kaybettikleri seçimi geri getireceğini de hesaba katıyor. Tabii aradan geçecek iki ay sürede, olağanüstü gelişmeleri konunun dışında tutuyoruz; ABD ile gerilimde, Suriye’de PKK ile ekonomideki vahim gidişle ortaya çıkabilecek gelişmeleri akla bile getirmek istemiyoruz.
Ama bütün bunlardan önce, hesabın tutması için YSK’nın seçimi iptal etmesi gerekiyor. AK Parti, Cumhurbaşkanı ve parti başkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla bütün imkânlarıyla CHP’nin kıl payı kazandığı İstanbul seçiminin iptali için uğraşıyor. Erdoğan’ın bu konuda en çok iki kişiye güvendiği konuşuluyor: AK Parti’nin seçim işlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz ve aynı zamanda hâkim ve savcı atamaları üzerinde söz sahibi Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) başkanı olan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül.
AK Parti’nin KHK’lı seçmenin oylarının geçersiz kılınması girişimi YSK’dan döndü. Şimdi nihai karar için ilçe seçim kurullarından gelecek sandık kurulları oluşum belgeleri bekleniyor; YSK buna göre sandık kurullarının oluşumunda hata olup olmadığına, seçimin iptal edilip edilmemesi gerektiğine karar verecek.
Burada da kritik bir tarih var: 28 Nisan. Erdoğan 26 Nisan akşamı itibarıyla Kızılcahamam’da AK Parti danışma toplantısını açıyor. Yerel seçim değerlendirmesi yapılacak bu toplantıya AK Parti yönetimi, AK Partili büyükşehir belediye başkanları, 31 Mart’ta yarışa girip kazanamayan büyükşehir belediye başkan adayları, Erdoğan’ın tercihi bazı yerel yöneticiler ve bazı bakanlar kurulu üyeleri davetli, ama AK Parti Meclis grubu, yani milletvekilleri davetli değil. Bunda Erdoğan’ın Meclis’le hükümeti ve yerel yönetimleri birbiriyle etkileşimden uzak tutma siyasetinin payı var. AK Parti Meclis grubunun bir yandan MHP, diğer yandan Ahmet Davutoğlu’ndan Ali Babacan’a dek yeni oluşum girişimlerine maruz kaldığı bir sırada Kızılcahamam’dan uzak tutulması da dikkat çekici.
Her halükarda, Erdoğan’ın 28 Nisan akşamı Kızılcahamam’da yapacağı kapanış konuşması önemli. YSK kararının bu konuşma öncesi çıkması beklentisi ile bu konuşmanın AK Parti içindeki seçim operasyonunun şiddeti arasında bağ kuruluyor siyasi kuliste. Yani, YSK 28 Nisan’dan önce İstanbul seçiminin iptaline karar verirse, Erdoğan’ın AK Parti yönetim kademelerindeki tırpanı bir türlü çalışacak, “seçimler geçerlidir” derse, başka türlü. Zaten iptal kararı çıkarsa, 60 günlük süre başlayacak ve 30 Haziran seçim tekrarı hedefi ufukta belirecek, dediğimiz gibi, hesap bu.
Peki, AK Parti’nin seçimi iptal girişimi ekibi, MHP’den gelen siyasi baskılar bir yana, neye güveniyor? Siyaset bir yana, hukuk zemininde YSK üyelerini nasıl etkilemeye çalışıyor?
AK Partinin YSK’ya itirazının son dayanak noktası, İstanbul’un Maltepe ve Büyükçekmece ilçelerinde sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri dışında oluşturulduğu, dolayısıyla seçimin geçersiz sayılması gerektiği iddiası.
Buna örnek olarak da, şimdi sıkı durun, YSK’nın 2002 seçimlerinde aldığı Siirt milletvekili seçimini iptal kararı gösteriliyor. Hafızalarımızı tazeleyelim. AK Parti’yi iktidara getiren 3 Kasım 2002 seçimlerinde Siirt’in Pervari ilçesinde 3 sandık kurulu yasal olarak oluşmadığı ve 1 sandık da kırılarak sayımın engellendiği gerekçesiyle iptal edilmişti. AK Parti’den Siirt milletvekili seçilen “Jet” Fadıl Akgündüz yeniden aday yapılmamış, CHP’nin önceki lideri Deniz Baykal’ın girişimiyle, Erdoğan’ın üzerindeki siyaset yasağı Meclis tarafından kaldırılmış, seçimi kazanmış Mervan Gül yetini vermiş, Erdoğan milletvekili olarak Meclis grubunun başına geçebilmiş, Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığına çekilmesiyle Başbakan olabilmişti. Yani, kitabın ortasından konuşursak, o zaman Erdoğan’ın siyasete dönmesi için Baykal’ın da taraftar olduğu bir anlayış birliği vardı, Fadıl Akgündüz’ün dolandırıcılık davası sonuçlanıyordu, YSK kararı yalnızca işi kitabına uydurmuş sayıldı. Zülfü Livaneli yıllardır yazıp duruyor perde arkasındaki itirazını.
Şimdi AK Parti o zaman Siirt’te 3 sandık kurulunun oluşmamış ve bir sandığın parçalanmış olması örneğini, İstanbul’un iki ilçesinde toplam 886 sandık kurulu görevlisinin kamu görevlisi durumuna örnek yapıp 31 Mart seçiminin İstanbul’da iptalini istiyor.
Yani aslında Erdoğan ve AK Parti ekibi, YSK’nın 11 yüksek hâkim üyesinden, “Biz ilçe seçim kurullarına hâkim olamadık, sandık kurullarını yanlış oluşturduk, kusurumuza bakmayın, seçimi yeniden yapın” demesini, ortada uzlaşma yerine zıtlaşma olmasına karşın bu defa da işi kitabına uydurmasını bekliyor.
Anadolu Ajansı’nın 31 Mart gecesi İstanbul’un seçim sonuçlarını vermeyi kesmesine gerekçe olarak kendi isimlerinin de geçmesi üzerine 1 Nisan sabahı çıkıp, konuyla ilgilerinin olmadığını söyleyen YSK Başkanı Sadi Güven çıkıp konuyla bir ilgilerinin olmadığını söylemişti. AA Genel Müdürü Şenol Kazancı’nın, bilgi akışının –artık bir nevi konuşma yasağı altında olan- Bayram Şenocak başkanlığındaki AK Parti İstanbul İl Başkanlığı tarafından kesildiğini perdelemek için yaptığı açıklama, YSK’nın haklı olarak kendisini savunmasına yol açmış, o vesileyle CHP’li Ekrem İmamoğlu’nun açıkladığı rakamlar da, o an itibarıyla resmiyet kazanmıştı.
Zaten tartışma da o andan itibaren başlamış, o ana dek seçimlerin dünyaya örnek olacak kadar adil ve başarılı geçtiğini söyleyen AK Partili Yavuz ve İçişleri Bakanı Soylu şaibeden söz etmeye başlamış, “Bir oyla dahi olsa seçim kazanılmıştır” diyen MHP lideri Devlet Bahçeli tam tersine “Seçim tekrarlanmalıdır” demeye başlamıştı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na tam da 1970’lerin “kontrgerilla tertibi” iddialarını andıran bir saldırı yapılmasına kadar varan gelişmeler zinciri oradan başlamıştı.
Şimdi gözler YSK’nın “Biz hata yapmışız, siz seçimi yeniden yapın” deyip demeyeceğinde, AK Parti seçim iptal ekibinin İstanbul seçimini geri çevirip çeviremeyeceğinde ve Erdoğan’ın 28 Nisan konuşmasından sonra olacaklarda.
Bu arada, seçim fiyaskosu ardından Anadolu Ajansı’nın 19 Nisan’da, sessiz sedasız bir Resmi Gazete duyurusuyla Cumhurbaşkanlığı denetimine, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a bağlandığını söylemiş miydim? Neyse, şimdi söylemiş oldum.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Turkish opposition leader gets closer to the title of Gandhi the Second

As soon as the Ankara court released Osman Sarıgün who was under detention, on April 24, for stamping the main opposition leader Kemal Kılıçdaroğlu on April 21, supporters of President Tayyip Erdoğan’s ruling Justice and Development Party (AKP) were seen taking pictures with him, kissing his hand in praise of the attack
Spokespersons from Kılıçdaroğlu’s Republican People’s Party (CHP) are infuriated. They said the ruling meant any future attack on the opposition leader or members would go unpunished by the judiciary and the government. Sarıgün is a member of the AKP, now given to the disciplinary committee because of the incident. There are social media tags and accounts opened in praise of the attacker, who is showcasing himself as hero; the Turkish judiciary, usually very keen on and watchful of social media, has not taken action.
After the attack, Interior Minister Süleyman Soylu, who was actually present at the funeral ceremony where the attack took place, and who was in charge of the security there, said that Kılıçdaroğlu should have thought twice before getting into election alliances before the March 31 elections. CHP had an election alliance with the centre-right Good Party (GP) in the elections, when the CHP got the municipalities of Turkey’s 5 largest cities including Istanbul and Ankara. What Soylu implies was not the CHP’s alliance with GP but the assumption of both President Erdoğan and his election ally Devlet Bahçeli of the Nationalist Movement Party (MHP) that the voters of the Kurdish problem-focused People’s Democratic Party (HDP) had voted for the CHP candidates in big cities, helping CHP’s win.
That is why, one of the AKP’s objections to the election results in Istanbul was that the votes of those people (about 14 thousand), who had been dismissed from public service –with Kurdish militancy suspicions- in the wake of the military coup attempt of 2016, should be discarded. The Supreme Election Board (YSK) rejected that particular objection on April 24, some others are still in line to be evaluated. On the same day in Istanbul, AKP and the MHP members of in the Municipal Assembly (where they have a majority) rejected a plan to struggle against drug abuse by the mayor-elect Ekrem İmamoğlu, just because it was proposed by him. İmamoğlu could get his license as a mayor 17 days after he narrowly won the election following successive objections by the AKP and recounts, the AKP now wants the election for Istanbul to be repeated, hoping to get it the city back.
Istanbul, with a population of nearly 16 million, has an economy bigger than a number of European countries and it has been in the hands of Erdoğan and his successors for 25 years. There are already reports on the web – and we must look into reports on the web because the so-called mainstream media controlled by pro-government businessmen doesn’t cover such reports- claiming that the municipality budget has been siphoned to certain NGOs close to the AKP.
The debate actually serves for Erdoğan as a smoke screen at a crucial time where the AKP government is to deal with serious problems like the S-400 squeeze between the U.S. and Russia, the end of exemptions from Iran sanctions on oil imports, and a serious economic situation interrelated with all those foreign policy issues. The prolonged antagonism around Kılıçdaroğlu keeps the public opinion occupied with this problem, which is serious enough in itself.
Despite pressures from within the CHP, Kılıçdaroğlu still appeals for his party’s supporters to stay calm and to not respond to “provocations” coming from the government bloc, which “wants to drag the CHP out on the streets in protest. He stresses that any such reaction would be abused by the AKP-MHP bloc as a justification of further pressure on the Election Board to get the Istanbul election repeated.
When Kılıçdaroğlu was elected as the chairman of the CHP he was nicknamed “Gandi Kemal” by the media because of he his resemblance to the Indian leader Mahatma Gandhi, both in physical appearance and in his rather moderate political stance. The nickname was remembered once again when Kılıçdaroğlu broke Gandhi’s record of the 1930 Salt March, by walking 450 km between Ankara and Istanbul in 25 days, in summer of 2017, during the “Justice March” for the release of a CHP member of Parliament, Enis Berberoğlu;, who was eventually released.
Now in spite of the actions described as “provocation” by himself and the demands from within his party, it is Kılıçdaroğlu who calls on everyone to behave responsibly, and to stay calm and patient, perhaps in a stance earning of a nomination as a Second Gandhi. #MuratYetkin

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Asıl tehlikenin farkında mısınız? Ve asıl çıkış yolunun?

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan 21 Nisan saldırısının yankıları ilginç bir şekilde devam ediyor. Örneğin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 22 Nisan’daki kınamasında “protestolar şiddet eylemine dönüşmüştür” derken, ondan bir kaç saat sonra uzun bir mesaj yayınlayan MHP lideri Bahçeli, “milli sabır ve tahammül sınırları vahim derecede tahrip edilmiştir” diyerek saldırıya uğrayan CHP liderini suçlu çıkarma çabasına devam ediyordu. Bahçeli adeta Erdoğan’ı “beka tehlikesi” söyleminin dışına çıkmaması konusunda uyarıyordu.
Oysa aynı sırada Türkiye’nin önündeki asıl tehlikenin giderek yaklaştığına dair işaretler güçleniyordu.
Aynı 22 Nisan günü, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 6 ülkeyi İran’a uygulanan petrol ambargosundan muaf tutma tarihinin 2 Mayıs’ta dolacağını ve bir daha uzatılmayacağını söylüyordu. Türkiye petrolünün yaklaşık yarısını İran’dan alıyor; Enerji Bakanlığı verilerine göre 2017’de 25,8 milyon ton petrol dışalımı yapmışız. İran’ı Rusya ve Irak izliyor. Irak neyse de, Rusya’yayla ticaret de ABD’ye göre yaptırım gerekçesi oluşturuyor.
ABD, Türkiye’yi Rus yapımı S-400 füzeleri alımı nedeniyle de yaptırım uygulamakla tehdit ediyor. Hürriyet’ten İpek Özbey’e konuşan, araştırma kuruluşu EDAM’ın yöneticisi Sinan Ülgen, yaptırımların Türkiye’nin dışarıdan bulacağı kredileri durdurmaya dek varabileceğini söyledi. F-35 teslimatının engellenme girişimi ise sadece S-400’lere bağlı değil. İsrail hükümetinin, Türkiye’nin ortak üretici olduğu ve Türk hava savunmasının 2023 itibarıyla belkemiği olması beklenen F-35’lerin Türkiye’ye verilmesine karşı olduğunu ABD yönetimine bildirdiği de diplomatik kulislerde konuşuluyor.
İsrail lobisinin ABD Başkentindeki en güçlü bağlantısının ise Başkan Donald Trump’ın, aynı zamanda Orta Doğu Özel Temsilcisi olan damadı Jared Kushner olduğu biliniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajını Hazine ve Maliye Bakanı damadı Berat Albayrak aracılığıyla 15 Nisan’da Trump’a iletmesine aracı olan da Kushner olmuştu. Albayrak, mesajın S-400 ve ikili ticaret hacminin artırılmasını amaçladığını söylemişti.
ABD, bir yandan Türkiye’ye yaptırım uygularken diğer yandan ikili ticaretimiz nasıl 20 milyar dolardan 75 milyara çıkacak?
Bu önemli bir soru. Öte yandan hükümetin IMF ile anlaşma baskısı altında olduğu biliniyor. Bir de Albayrak’ın “çok başarılı” geçtiğini söylediği ABD’deki yatırımcı temaslarının, yatırımcıları ikna etmediğinin anlaşılması sorunu var. Lira, dolar karşısında maalesef düzenli olarak değer kaybediyor. Piyasa yorumcuları, ABD’nin İran ambargosuna Türkiye’yi dâhil etmesiyle tırmanışın artacağı endişesini bütün gün ekranlarda dile getiriyor.
ABD ile yaşadığımız ve sadece dış politikayı değil, ekonomiyi de kötü etkileyecek gerilimin giderilmesini Trump gibi bugün dediği ertesi günü tutmayan bir siyasetçiyle mesaj alışverişine, ya da örneğin kendini Beyaz Saray’a davet ettirip birlikte fotoğraf vermeye bağlamakla çözmeye çalışmak gerçekçi değil. Türkiye’nin asıl muhatabının, yaptırımları uygulayacak olan Kongre olduğu anlaşılmalı.
Belki de bu yüzden Erdoğan, Albayrak’ın hemen ardından Vaşington’a bir hasar tespit seferi talimatı verdi; 26-28 Nisan’da Kızılcahamam’da yapılacak seçim hesaplaşması toplantısı öncesi rapor bekliyor. İstanbul seçimlerinin tekrarının Türkiye’nin dışarıdaki siyasi ve ekonomik itibarını daha da olumsuz etkileyeceğini Erdoğan’a kim söylemeye cesaret edecek, o da meçhul.
ABD ile durumu düzeltmesi zor olsa bile gerilimi düşürecek olan S-400 ve Fırat’ın Doğusunda PKK’nın Suriye kolu YPG’ye karşı güvenli bölge kurulması konusunda görüşmelerin kilit ismi ise Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar.
İşte Akar’ın da saldırganları dağıtmak için “Değerli arkadaşlar, mesajınızı verdiniz” demesi nedeniyle sert eleştirilere maruz kaldığı Kılıçdaroğlu’nun yumruklanması hadisesi, bütün bunların üzerine tuz biber ekti. O 21 Nisan gecesi, İstanbul’da Haliç Kongre Merkezinde, AK Parti’ye yakın iki işadamının çocuklarının nikâh törenine katılan Erdoğan’ın yüzünün, salonun ancak üçte birinin dolduğunu görünce daha da asıldığını, görenler söylüyor.
Aslında Erdoğan bakımından da, Türkiye bakımından da giderek kronikleşen iç ve dış sorunlardan, özellikle ekonomik sorunlardan çıkışın bir yolu var: zaman zaman gündeme gelip kaybolan CHP ile uzlaşma konusu. Kılıçdaroğlu’nun bu saldırıdan birkaç gün önce “ekonominin düzelmesi için gerekirse elimizi taşın altına koyarız” demesi gündemin sıcaklığı içinde dikkat çekmedi.
CHP bakımından AK Parti ile ortak nokta bulmanın en önemli yanı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin, Meclis’in yeniden etkin olacağı, yargının daha rahat hareket edeceği, ülkenin yüzde 50 kutuplaşmasına sokulmayacağı bir Anayasa değişikliği.
Önceki başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’nun dünkü bayrak açışının özünü de aslında bu oluşturuyordu. Mevcut sistemin tek adam yönetimine çok açık olduğu, denge ve denetleme mekanizmalarının da budandığı ortamda, MHP lideri Bahçeli çıkıp “denge ve denetleme benim” diyebiliyor.
Eski sistemin sakıncaları da bilindiğine göre, bir yarı-başkanlık sistemi üzerinde sağlanacak uzlaşma çıkış yolu olabilir.
Aslında Erdoğan da, “koalisyon hükümetlerine son” sloganıyla yola çıktığı Cumhurbaşkanlığı sisteminin MHP ile adı konulmamış ve kronik koalisyona dönüştüğünü görüyor olsa gerek.
Peki, siyaseti de, ekonomiyi de rahatlatabilecek, Türkiye’nin çoğulcu yapısına daha uygun bir “büyük uzlaşma”yı, böyle bir sistemi kim istemez?
Başka türlü soralım: Meclis ve yargının daha etkin olduğu, kurumsal denge ve denetlemenin işlediği bir sistemde, Bahçeli ve MHP’nin (ya da tek başına hükümet olmayı rüyasında göremeyecek bir başka partinin) hiçbir sorumluluk üstlenmeden, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti hükümetinin stratejik kararlarında söz sahibi olması mümkün mü?
Sizce Türkiye’yi rahatlatacak bir “büyük uzlaşmayı” kimler istemiyordur dersiniz?

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Kılıçdaroğlu’na saldırı, hükümetin seçim yenilgisini iptale çalıştığı sırada yapıldı

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na Ankara’nın Çubuk ilçesinde, şehit asker Yener Kırıkçı’nın cenaze töreni sırasında 21 Nisan’da yapılan saldırının elbette kışkırtma boyutu da var. Ancak saldırının engellenmemiş olması, saldırganların Kılıçdaroğlu’nun darp edildikten sonra götürüldüğü evi taşlamaları, hatta “Yakın” çığlıkları atmaları akla linç girişimini getiriyor. Bu seçim sonrasının ilk siyasi şiddet eylemidir ve hedef ana muhalefet lideri olmuştur. Bütün bunlar olurken, en küçük protestoda gençlerin, kadınların üzerine şiddetle giden polis ve jandarmanın adeta seyirci gibi beklediği, sadece hoparlörle dağılın çağrısı yaptığı da açıkça görülüyor.
Çağrıyı yapanlardan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın saldırganlara “Değerli arkadaşlarım” diye hitap edip, “Mesajınızı verdiniz, tepkinizi gösterdiniz” diyerek dağılmaya çağırması da dikkat çekiciydi. Kılıçdaroğlu’nu kuşatıldığı evden çıkıp zırhlı araca gitmesini sağlayan da –kendisi de cenaze töreninde hazır bulunan- Akar olmuş görünüyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun olayı kınayarak araştırılacağını söylemesi ise, sorumluluğunu azaltmıyor. Geçen yıl “Valilere şehit cenazelerine CHP’lileri almayın talimatı verdim” diyen Soylu idi.
Kılıçdaroğlu daha önce, yine bir şehit cenazsinde saldırıya uğradığında, “Onlara boyun eğeceğimizi sanıyorlar” demişti; “Kim olurlarsa olsunlar. Bunun hesabını soracağım. Şehitler bizim şehidimizdir. Buraya Ankara Büyükşehirden militanları yığmak, bunu yapmak şehitlere ve ailelerine saygısızlıktır. Bizi şehitlerimizin cenazelerine gitmekten vazgeçiremezler”. (*)
Peki, 2016’da PKK militanlarının suikast girişiminden kurtulan Kılıçdaroğlu bugün neden “PKK dışarı” sloganlarına muhatap olarak yumruklu, tekmeli saldırıya uğradı?
Bunda acaba 31 Mart seçim kampanyasında artık “hükümet bloku” diyebileceğimiz AK Parti-MHP ittifakının CHP-İYİ Parti ittifakını PKK ile işbirliği yapmakla suçlamasının hiç mi payı yoktu? Seçim kampanyası sırasında, CHP adayı Mansur Yavaş’ın kazanması halinde ertesi gün PKK militanlarının elektrik ve su tahsilatına geleceğini söyleyen AK Parti adayı, eski Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki değil miydi? Bu saldırıdan bir gün önce, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Cumhurbaşkanı’nın “kızgın demiri soğutma” söylemine, o kadar da acele etmemek gerektiği şeklinde karşı çıkmış olması da ilginçti; seçimi temel olarak ekonomi sorunları nedeniyle kaybetmiş olan Erdoğan’a, Bahçeli hâlâ “Beka” hatırlatması yapıyordu. Bahçeli, saldırı sonrası yaptığı açıklamayla neredeyse saldırganları kahraman, Kılıçdaroğlu’nu haksız çıkardı. Oyun aslında o kadar açık oynanıyor ki, her şey ortada.
Aynı 20 Nisan günü, İstanbul AK Parti İl Başkanlığında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ettiği bir toplantının ardından ise, İstanbul seçimlerinin KHK’lıların da oy kullanması nedeniyle iptal edilmesi, yenilenmesi gerektiği yolunda YSK’ya başvuru kararı çıkıyordu. Madem KHK’lıların oy kullanması yasaklıydı, YSK neden onlara seçmen kartı göndermişti? Akıllara durgunluk veren hesaplar yapılıyordu AK Parti saflarında: 14 bin küsur KHK’lı oy kullanmıştı, CHP’li Ekrem İmamoğlu ise 13 bin küsur farkla seçimi kazanmıştı, hatta diğer illerde de iptal istenebilirdi.
İstanbul’da İmamoğlu’nun öne geçtiği saate kadar seçimin ne kadar adil ve güvenli olduğunu söyleyen İçişleri Bakanı Soylu, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz, birden İçişleri ve Adalet bakanlıklarının kontrolünde yapılan seçimlerde şaibe öne sürmeye başlamışlardı.
Türkiye’nin beş büyük belediyesinin, özellikle de İstanbul’un AK Parti için anlamı büyük; hem siyasi, hem psikolojik, hem de belli ki mali imkânlar bakımından. Ancak seçim sonuçlarının bir türlü kabul edilememesi, sindirilememesi, toplumu gerdikçe geriyor.
Gerilim dün itibarıyla siyasi şiddete dönüştü. “Değer mi?” sorusu giderek vicdan sahibi AK Partililerin zihninde de yer etmeye başladı. Gerilimi düşürme sorumluluğu hükümetindir.
Doğruyu söylemek gerekirse CHP (ve ortağı İYİ Parti de) şu ana dek kışkırtmaya gelmedi. Bugün saldırıya uğrayan Kılıçdaroğlu gitti CHP Genel Merkezinde şişmiş gözüne rağmen güler yüzüyle sakince koltuğuna oturdu.
Aynı saatlerde İstanbul’da seçim galibiyetini kutlayan Ekrem İmamoğlu, hükümetin yuhalanmasına dahi izin vermedi; bunu yapanların aklı başında vatandaşlar olamayacağını, yakıştıramadığını söyledi.
CHP sakin durdukça bu kışkırtmalar nereye kadar sürecek? AK Parti hükümetinin, isterse destekçileri olsun, birilerinin sokağa daha fazla militan dökmesine göz yummasının kendi bindiği dalı kesmesi anlamına geldiğini söyleyecek kimse kalmadı mı Erdoğan’ın etrafında?
Doğrusu, çoğunluğu ikna etmeyen bu seçim iptali tartışmasına son vererek, ülkenin asıl sorunu olan ekonomik sıkıntılara, dış politikada, ekonomik gidişi de etkileyecek ağır sorunlara yoğunlaşmaktır. Zaten gelinen aşamada, seçim iptalinin de ekonomik gidişi olumsuz etkileyecek bir etkene dönüşme ihtimali yükseliyor. Türk halkının en az yarısı, demokratik olgunluk içinde oylarını kullanarak, daha nitelikli, çoğulcu bir demokratik hayat istediklerini gösterdi. Buna demokratik olgunluk içinde saygı gösterilmeli.

(*) Saldırının sıcaklığı içinde yazı kaleme alınırken, haber sitelerine dayanarak Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasını, olay yerinden ayrılırken yapıldığı şeklinde yazdım. Daha Düzeltmeyi borç bilirim.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Turkish opposition leader got attacked as government finds election defeat hard to digest

Turkish opposition leader Kemal Kılıçdaroğlu was attacked by an angry nationalist crowd on April 21 as he was attending the funeral of a soldier. Kılıçdaroğlu, the leader of the main opposition Republican People’s Party (CHP) was attacked in the Çubuk district of Ankara, near the international Esenboğa airport during the funeral ceremony of private Yener Kırıkcı who was among the four killed in a terrorist attack by the Iraqi border by the militants of the outlawed Kurdistan Workers Party (PKK) a day before.
The police had difficulties to save Kılıçdaroğlu from the attack of a crowd also attending the funeral who were shouting nationalist slogans along with “PKK out”. The attackers who delivered fist blows –one of his eyes got injured- and kicks Kılıçdaroğlu also stoned the house where he was taken by his supporters for protection and damaged his car. Defence Minister Hulusi Akar, who was also present at the funeral visited Kılıçdaroğlu in the house for consolation. Kılıçdaroğlu could be taken out of the house with an armoured vehicle. Interior Minister Süleyman Soylu said he condemned the attack and an investigation was started on the incident. The attack was voiced as a “lynch attempt” by the CHP officials. The police and gendarmerie, known to disperse the crowds by force, was observed to ignore this attack against the opposition leader.
“We will never bow before the attacks” Kılıçdaroğlu said afterwards; “They mounted up militants against us and that was also disrespect to the martyrs and their families.”
Kılıçdaroğlu who was attacked by the nationalist mob with slogans like “PKK out” had actually survived an assassination attempt by the PKK during an election campaign in 2016. The slogans were in reference to the propaganda by the ruling Justice and Development Party (AKP) and its ally the Nationalist Movement Party (MHP) that the PKK supported the CHP’s alliance with the centre-right Good Party (GP) because of the support they received by the Kurdish voters in Western cities. During the election campaign the defeated candidate of the AKP, former urbanization minister Mehmet Özhaseki had claimed that if the CHP candidate Mansur Yavaş won, the next day the PKK militants would collect the water and gas bills and municipal taxes. Yet, Yavaş, who has joined the social democratic CHP from a moderate nationalist background was elected as mayor of metropolitan Ankara with a 3 percent win; for the first time for the CHP in 25 years.
The attack took place a day after the MHP leader Devlet Bahçeli, said that President Tayyip Erdoğan should not rush to “cool down the iron”, meaning go back to normal after the election as he recently vowed; otherwise terrorists would escalate the threat to national security, according to Bahçeli.
Also on April 20, after a meeting of the party’s election team in the AKP’s İstanbul Provincial Headquarters, chaired by President Erdoğan, the AKP asked the Supreme Election Board (YSK) to repeat the Istanbul election on ground that those voters who had been dismissed from their public jobs with government decrees (KHK) under the State of Emergency imposed by the government after a military coup attempt in 2016 should not be counted as eligible to vote. The AKP officials claim there were more than 14 thousand of such voters in Istanbul where the CHP candidate Ekrem İmamoğlu won the municipality with a narrow margin of more than 13 thousand votes. İmamoğlu was announced as the winner 17 days after the election after a number of objections and recounts asked by the AKP; he was the first CHP mayor in Istanbul after 25 years.
Erdoğan and Bahçeli claim there were irregularities in the Istanbul vote count, despite that was under full control of the Interior and Justice ministries of Erdoğan’s AKP government and they should be repeated.
As Kılıçdaroğlu was attacked in the first act of political violence after the election in Ankara, hundreds of thousands of people in different districts of Istanbul were celebrating the win of CHP’s İmamoğlu in peaceful demonstrations.
There is an interesting situation in Turkey. Despite the 16 years of uninterrupted rule of the AKP endorsed by a constitutional change concentrating all executive power in presidential hands thanks to MHP backing and now nearly 90 percent of the media is owned by businessmen close to Erdoğan, half of Turkish voters keep disagreeing that. The local elections have also demonstrated that half of Turkish voters have been trying for a better quality, pluralistic democracy, in resilient maturity despite sceptics in the West were trying to abandon Turkey because of their objection of Erdoğan government policies. It can be observed that the Turkish government bloc have difficulties in acknowleding the election results with hopes that it should not cause any further political violence.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Kim ne derse desin, siyasette yeni bir dönem başlıyor

İstanbul İl Seçim Kurulunun İstanbul seçimini CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazandığını ilanı, verilen mazbatayla tescil edildi.

Bundan sonra Yüksel Seçim Kurulu (YSK) AK Parti’den gelmeye devam eden itiraz ve baskılara rağmen seçimi yenileme kararı alsa bile kamuoyunun gözünde seçim bitmiş sayılır.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Adaylara değil, bana oy vereceksiniz” dediği seçimlerde Türkiye’nin en büyük beş şehrinin büyükşehir belediyesinin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun belirlediği adaylar tarafından kazanıldığı sandık sonuçlarına göre belli olmuştur.

Siyaset kulislerinde AK Parti bünyesinde yapılan çalışmalarda, İstanbul seçiminin 2 Haziran’da tekrarlanması durumunda da AK Parti-MHP blokunun seçimi alma ihtimalinin düşük olduğunun ortaya çıktığı konuşulmaktadır.

İmamoğlu’nun seçimden galip çıktığı mazbatasını almasıyla Türkiye’de yeni bir siyaset sayfası açılmış sayılmalıdır.

AK Parti iktidarında geçen onaltı yıla ve 2014’te Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden, 2017’de parlamenter sisteme son verilmesinden itibaren giderek tek tipleştirmeye çalışılan siyasi yapıya rağmen, halkın yarısı Erdoğan-Bahçeli koalisyonuna karşı durduğunu sessiz ve demokratik yoldan göstermiştir.

Erdoğan, Erdoğan-Bahçeli Koalisyonu ve AK Parti iktidarı bakımından bugün itibarıyla hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını görmek lazım.

Hatta 31 Mart seçim sonucu böyle çıkmasaydı, Erdoğan’ın hazine ve Maliye Bakanı damadı Berat Albayrak’ı ABD Başkanı Donald Trump’a özel elçi olarak gönderip Rus malı S-400 füzeleri konusunda orta nokta arayışıyla ekonomiyi düzeltme girişimi de bulunmaya kalkmayacağını dahi söylemek mümkün?

Erdoğan ve AK Parti iktidarının önümüzdeki süreçte beş büyük şehir belediyesinin engin imkanlarından gönlünce yararlanamayacak olması dahi hem Türkiye siyasetinde, hem de AK Parti bünyesinde yeni gelişmelere gebe olacaktır. Buna Parti yönetimi ve Bakanlar Kurulunda 26-28 Nisan Kızılcahamam toplantıları çerçevesinde beklenen değişiklikler dahildir.

Muhalefet cephesinde CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun konumunu güçlendirdiği görülmelidir.

Kılıçdaroğlu, bu defa Erdoğan ile polemiğe girmeden, Genel olarak doğru adayları belirleyerek, örgütü aracılığıyla sandıklara sahip çıkarak ve genel merkezde işleyen bir seçim takip sistemi kurdurarak sonuç almıştır.

İstanbul’da Ekrem İmamoğlu kadar, CHP il başkanı Canan Kaftancıoğlu da Türkiye’de siyasetin yükselen yıldızlarından olarak öne çıkmıştır.

İYİ Parti lideri Meral Akşener’in CHP ile seçim ittifakına gitmekteki isabeti de önemlidir. Özellikle İstanbul ve Ankara’da seçim sandıklarına sahip çıkılmasında İYİ Parti il örgütlerinin CHP ile uyum içinde sonuç aldığı gözlenmiştir.

HDP açısından, seçilmiş başkanlara mazbata verilmemesi girişimleri hukuki dayanaktan yoksundur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, daha önce Yunanistan seçimleri üzerine yapılan itirazlarla, aday olarak seçime girmesine izin verilen ve seçilen kişilerin seçilmişliklerinin iptal edilemeyeceğini karara bağlamıştır.

Bu seçimler aslında dünyaya da Türkiye’nin bazı kesimlerce gösterilmek istendiği gibi bir Erdoğan-ülkesine dönüşmediğini kanıtlamış olması bakımından önemlidir.

Ankara ve İstanbul belediyelerinin muhalefetin eline geçmesiyle Türkiye’de yeni bir siyaset sayfası açılmış, yeni bir dönem başlamış sayılmalıdır.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

A surprise contact between American and Turkish leaders amid tension over Russian missiles

Turkish Finance and Treasury Minister Berat Albayrak said he had an unscheduled visit to the U.S. President Donald Trump on April 15, amid tension between the two allies over a number of issues over Turkey’s decision to purchase Russian made S-400 missiles.

Albayrak told to a group of journalists in Washington DC that during the visit he conveyed an exclusive message by Turkey’s President Tayyip Erdoğan to President Trump. Albayrak, who is also the son-in-law of President Erdoğan did not give any details about the message but said in answer to questions that S-400 purchase and increasing Turkish-U.S. trade volume from $20 billion to $75 billion a year were discussed and his impression about Trump’s response was positive.

According to Albayrak, his first visit in the White House on April 15 was with Secretary of Treasury Steven Mnuchin and Jared Kushner, Trump’s special envoy foe Middle East and also his son-in-law. Upon his demand the three were received by President Trump when Albayrak conveyed the message by Erdoğan. At the end of the visit Trump asked the three should make another meeting together with Secretary of Commerce Wilbur Ross and Turkish Trade Minister Ruhsar Pekcan to frame how to increase the trade volume to $75 billion a year, which was a target voiced by Trump earlier. In that third meeting in the White House it was decided to have a followup meeting on April 16 to detail sectoral issues.

“At a time when global relations are tested, Turkish-American relations is not something that could be dumped” said Albayrak.

Albayrak told reporters that his meeting with Trump showed the importance of Turkey in international relations and was a followup of a phone call between Trump and Erdoğan in February 2019. On February 27, 2019, after that phone conversation Trump had sent an exclusive message to Erdoğan in Turkey via Kushner.

The surprise contact took place when Albayrak’s meetings with international investors and fund managers in the last couple of days in Washington DC were reportedly failed to satisfy them about the new economic measures he revealed on April 10 as a cure to high inflation, interest rates and unemployment in Turkey. The contact is likely to have an impact on not only the S-400 deal between Turkey and Russia but also on the financial outlook of the country. The U.S. administration had said repeatedly that if the NATO member Turkey did not cancel the S-400 deal (which Ankara said it will not) it can face sanctions and also the delivery of the American design F-35 jets to Turkey (which Turkey is a co-producer) would be stopped.

In earlier hours on April 15, Turkish Defence Minister Hulusi Akar, who delivered a speech in the opening session of the American-Turkish Council (ATC) in Washington DC that Turkey and the U.S. were not adversaries, the problems in between could be solved but threatening Turkey with deadlines and ultimatums would not help the situation. Saying that linking S-400 issue with the delivery of F-35s was “wrong and misleading”, Akar said that Ankara was still considering the American offer to sell Patriot missiles to Turkey. He also added that Turkey would no longer wanted to be just a buyer of weapon systems but also wanted to share technology and production of them.

Also speaking at the opening session, Mehmet Ali Yalçındağ, the head of the Turkish-American Business Council (TAIK) said that the commercial relations between the two countries should not be affected because of political tensions and on the contrary it can help to moderate them.

Erdoğan’s move via Albayrak has three goals: 1- Putting relations with the U.S. back on track, 2- Encouraging investors to come to Turkey, 3- Easing his hand in domestic politics following the March 31 local elections when his ruling Justice and Development Party (AKP) lost mayorships of a number of big cities.

It is also interesting that the move took place right after Erdoğan’s first visit abroad after the March 31 elections on April 8 when he met with Russian President Vladimir Putin and discussed issues like S-400s, increasing trade volume in between and also Syria.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Beyaz Saray’da sürpriz görüşme: Berat Albayrak, Erdoğan’ın mesajını Trump’a iletti

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak dün, 15 Nisan’da ABD Başkanı Donald Trump ile özel bir görüşme yaptığını açıkladı.

Amerikan-Türk Konseyi (ATC) toplantılarını izlemek üzere Vaşington’da bulunan bir grup Türk gazeteciye konuşan Albayrak, Trump’a Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın özel bir mesajını ilettiğini söyledi.

Mesajın içeriği konusunda ayrıntıya girmeyen Albayrak, sorular üzerine Rus yapımı S-400 füzeleri ve ABD ile ticaret hacminin 20 milyar dolardan 75 milyar dolara çıkartılması konularının da ele alındığını ve Trump’tan “pozitif izlenim” aldığını da vurguladı.

Albayrak’ın aktardığına göre, Beyaz Saray’daki ilk görüşme ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin ve Ticaret Bakanı Wilbur Ross ile gerçekleşti. Bu görüşmede Başkan Trump, iki ülkenin Hazine ve Ticaret bakanlarının (Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın da katılımıyla) Ortadoğu Özel Temsilcisi ve damadı Jared Kushner’in de katılımıyla yeniden toplanmalarını istedi. Bu toplantıda, ticaret hacminin kademeli olarak artırılması çalışmaya başlanması amacıyla bugün, 16 Nisan’da yeniden toplanılması ve alt sektörler düzeyinde konuşmaya başlanması kararlaştırıldı.

Trump 27 Şubat’ta Kushner aracılığıyla Erdoğan’a özel bir mesaj göndermişti. Bakan Albayrak, dünkü görüşmelerin Şubat ayında Erdoğan ve Trump arasındaki telefon görüşmesinin devamı niteliğinde olduğunu söyledi.

Albayrak, Türk-Amerikan ilişkilerinin bu zor döneminde gerçekleşen görüşmeyi Türkiye’ye verilen öneme bağladı. Albayrak, “Küresel ilişkilerin sınandığı bir dönemde Türk-Amerikan ilişkileri dama atılacak ilişkiler değildir” diye konuştu.

Albayrak’ın ABD’deki mali temaslardaki sunumlarının dış yatırımcı ve fon yöneticilerini tatmin etmediği haberleri ardından gerçekleşen Trump görüşmesi, sadece ekonomi alanında değil, siyasi alanda da yankıya yol açacak türden. Gelişmenin özellikle Rus yapımı S-400 füzelerinin alımı konusunda gelişmelere yol açması muhtemel.

Dün sabah saatlerinde ATC toplantılarının açılışında konuşan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Türkiye’nin ABD’nin hasmı olmadığını, aradaki sorunların çözülebileceğini, ancak ültimatom ve tehditlerin sonuç vermeyeceğini söylemişti. S-400 konusunu, Türkiye’nin ortak üretici olduğu F-35 uçaklarının teslimi konusuna bağlamanın yanlış olduğunu söyleyen Akar, Patriot sistemlerinin alımı konusundaki Amerikan teklifinin de incelenmekte olduğunu vurgulamıştı.

Açılışta konuşan Türk-ABD İş Konseyi Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ ise siyasi krizlerin ticari ilişkilerin gelişmesini engellelememesini istemişti.

Erdoğan, Albayrak aracılığıyla yaptığı bu hamlenin üç hedefi var: ABD ile gerilimi azaltmak, ekonomi üzerindeki dış yatırım sorununu hafifletmek ve 31 Mart seçimleri ardından iç siyasette elini rahatlatmak.

Bu hamlenin Erdoğan’ın 31 Mart seçimleri ardından ilk yurtdışı seyahatinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmesinde S-400 ve ticaret hacminin artırılmasını konuşmasının hemen ardından gelmesi da ayrıca dikkat çekici.