Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Feyzioğlu’nun Erdoğan’a yeşil pasaport alkışı ve yargı reformu

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 30 Mayıs’ta açıkladığı Yargı Reformu bir kaç noktada alkışlarla kesildi. Bunların arasında avukatlara, devlet görevlilerine özgü “yeşil pasaport” verilmesine imkân tanıyan madde de vardı. Alkışı başlatan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu idi; alkışladığını fark ettirmek için, Külliye daveti alan bazı muhtarlar gibi kollarını kaldırıyor, koltuğunda öne hamle ediyordu. Nitekim Erdoğan da onu gördü ve gülümsedi; Feyzioğlu’nun mutluluğu zaten her halinden belli oluyordu. Video kaydını izleyin ne demek istediğimi anlarsınız.
Ben o görüntüleri izlerken Feyzioğlu’nun bundan çok değil beş yıl önce, CHP’nin genç ve enerjik müstakbel lideri olarak birilerince öne çıkarıldığını anımsadım. Eğer hâlâ bir siyasi geleceği varsa, AK Parti’nin müstakbel Kayseri Milletvekili olabilir.
Feyzioğlu bundan iki hafta kadar önce, 14 Mayıs’ta da Beştepe’deydi. Cumhurbaşkanı ile 35 dakika süren görüşmesi ardından yaptığı açıklamada hazırlanan yargı reformu konusunda Baroların görüşlerini ilettiğini açıklamıştı; yüzündeki ifadeyi merak edenler Cumhurbaşkanlığı sitesindeki tokalaşma fotoğrafına bakabilir.
Demek ki o kısa görüşmede Türkiye’de yargının ağır sorunlarının, avukatların her gün karşı karşıya kaldığı savunma hakkını kullanma engellerinin yanı sıra bu yeşil pasaport konusunu da açmıştı Feyzioğlu. Avukatlar hemen heveslenmesin ama. Öyle önüne gelen avukat değil, yalnızca TBB Başkanlığı ile Adalet Bakanlığının birlikte belirleyeceği avukatlar alabilecek yeşil kapaklı pasaportu.
Yargı reformuna birazdan geleceğiz ama beş yıl önce Feyzioğlu’nun CHP lideri olma hevesinin sonu olan (ona yatırım yapan derin CHP takımını da ters köşeye yatıran) bir başka Mayıs gününü anımsayalım isterseniz: 10 Mayıs 2014 gününü.
O gün Danıştay’ın 146’ıncı kuruluş yıldönümü törenleri vardı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yeniden aday olma ihtimali henüz tamamen ortadan kalkmamış, Başbakan Tayyip Erdoğan da henüz Gül’ün partiye dönüp genel başkan olma ihtimaline karşı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu öne sürüp kendi adaylığını ilan etmemişti. Siyasi belirsizlik had safhada, Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu sahnedeydi. Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’ün 25 dakika süren konuşması ardından Feyzioğlu’nun televizyonlardan canlı yayınlanan konuşması bir saati geçtiğinde Erdoğan’ın yüzü zaten iyice asılmıştı. Feyzioğlu “Aranızda cumhurbaşkanı adayları var” dediğinde Erdoğan’ın “Yanlış konuşuyorsun” diye yüksek sesle sözünü kestiğine tanık oldu bütün izleyenler. “Böyle edepsizlik olmaz ki” diyerek ayağa kalkmıştı Erdoğan, kendisini kolundan tutarak sakinleştirmeye çalışan Gül’e rağmen. Erdoğan, sahnede “Ama çok yapıcı konuşmaydı Sayın Başbakanım” diye çırpınan Feyzioğlu’na sırtını dönerek salonu terk ederken Cumhurbaşkanlığına giden yolda kesin kararını vermişti; muhtemelen Gül’ü AK Parti yönetiminden uzak tutmak için düzenlemelere de o günden sonra başladı.
Yargı Reformu açıklanırken yeşil pasaport müjdesini alkışlamak için çırpınışını görünce, ne yalan söyleyeyim, Feyzioğlu’nun o gün kapandığını düşündüğüm siyasi ikbalinin acaba yeniden, bu defa CHP değil AK Parti mecrasında mı açıldığını düşünmedim değil.
Yargı Reformuna gelince…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha sunumun başında, bu reformun Avrupa Birliği istedi diye açıklanmadığını söylemesi ilginçti.
Yargı reformuna Türkiye’nin uzun yıllardır ihtiyacı var, orası bir gerçek.
Türkiye’de mahkemelerin adalet dağıtmadaki yetersizliği yeni değil; yargı öteden beri Türk devlet sisteminin en sorunlu alanlarının başında olageldi. Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun’un 1998’de emekli olurken yaptığı, yargının “vicdanla cüzdan arasına sıkıştığını” iddia eden o konuşması hâlâ akıllarda. Daha o zamanlardan yargıya girmiş olan Fethullahçıların 2014’teki MGK toplantısında yüksek yargı makamlarının en az üçte birine hâkim olduğunun vurgulanmasını da gördük. 2016 askeri darbe girişimi ardından yapılan büyük temizlik sonrası, savcı ve yargıç makamları bu defa ya yeni mezun acemilerle, ya da başka Cemaat ve siyasi/ideolojik bağlantısı olanlarca dolduruldu. Yargıçların aldığı kararlar, savcıların iddianameleri yüzünden yargılandığı, neredeyse her eleştirinin, hatta aile içi kavgalardaki şikâyetlerin Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesine dayandırıldığı günlerden geçiyoruz. Erdoğan’ın “gecikme oluyor, standart uygulama yok” diyerek örtülü ve dolaylı yoldan ifade ettiği gerçek, yargının artık siyasi iktidarın da başını derde sokmaya başlayacak raddede siyasileşmesi ve keyfi çifte standart uygulamalarıdır.
Sadece kişi hak ve özgürlükleri alanında da değil üstelik. Dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 2013’te ifade ettiği üzere, ekonomiyi düzeltmek için gereken temel unsurlardan birisi sağlam bir ekonomik programsa, diğeri de bağımsız ve gecikmeden adalet dağıtan yargı sistemidir.
Bu bakımdan tutuksuz yargılamanın esas olması ilkesinin vurgulanması, hukuk fakültelerinin kontenjanlarının azaltılarak eğitim süresinin beş yıla çıkarılması, mesleğe adım atmak, avukat, savcı, yargıç olmak için ayrı sınav sistemlerinden geçme zorunluluğu, yargıç, savcı, noter yardımcılığı kurumlarının getirilmesi, başvurularda standart yanıt süresi zorunluluğu, keyfî soruşturma açılmasının “yeterli şüphe” kavramıyla önlenmeye çalışılması, arabuluculuğun güçlendirilmesi gibi adımlar olumlu görünüyor. Daha ayrıntılarıyla tartışılacak, uygulamadaki aksaklıklara bakılacaktır. Öte yandan, örneğin Hâkimler ve Savcılar Kuruluna (HSK) Adalet Bakanı ve Bakan Yardımcısının vaziyet edeceği anlaşılıyor. Bu durumda yargıdaki siyasileşme nasıl azaltılabilecek? Yıllar sonra yeniden hortlayan işkence ve kötü muamele vakalarına karşı mahkemelerin etkin önlem alması, devlet görevlilerine soruşturma açılması izinleriyle engellenmeye devam edecek mi? Hafif yaralama olaylarında mağdur şikâyetinin aranması, küçük yaşlarda işlenen suçlara getirilen –ilke olarak doğru görünse de- muafiyetlerin, mafya ve diğer yeraltı örgütlenmelerinin, tıpkı Latin Amerika’da uyuşturucu kaçakçılığı şebekelerinin yaptığı türden, çocuk yaşta tetikçiler eğiterek ticari terör estirmelerini kolaylaştırmasına yol açabilir mi? Ve yargı reformu, gazetecilerin, yazarların, üniversite mensuplarının, sivil toplum sözcülerinin ifade haklarını kullanırken işlerinden, özgürlüklerinden olmasına çare getirecek mi? Bunlar sanırım hukuk çevrelerinde de Meclis’teki görüşmelerde tartışılacaktır.
Doğru dürüst bir Yargı Reformu, evet, AB için değil, önce bizler için gerekli. Ama doğru dürüst bir yargı reformunun Türkiye ile Avrupa arasında son yıllarda giderek açılan demokratikleşme mesafesini kapatmaya da yardımcı olacağı açık. Doğru dürüst bir yargı reformu için atılması gereken çok adım var.
Doğrusu yargı reformu adımlar arasında, seçilmiş bazı avukatlara yeşil pasaport verilmesi benim aklıma gelmezdi. Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’nun aklına gelmiş. Kararlı ve ilkeli tutumuyla da Cumhurbaşkanından istediğini almayı bilmiş ki, bu kadar sevinmiş; hayırlı olsun Feyzioğlu’na yeni pasaportuyla geçeceği kapılar. Ne diyelim?

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

AK Partinin kara propaganda ekibi fena çuvallıyor

AK Partinin kolay parayla şımarmış, güce bağımlı propaganda akıldânelerini en çok öteden beri muhafazakâr, İslamcı damardan gelenlerin eleştirdiğine şaşmamak lazım. Fena çuvallıyorlar.
En son “Ekrem İmamoğlu kendisiyle tartışan genci tokatladı” yalanı yayıldı. Gazeteci arkadaşımız Kadri Gürsel’in eline kelepçe takılıp, haksız yere yattığı ceza nedeniyle yeniden içeri alınmasından, İstanbul Adliyesinde hâkim Mehmet Yoylu’nun, avukat Feyza Yüksel’in –belli ki özel olarak dikkat ettiği- eteğinin kısalığını mesele yapıp ortalığı alt üst etmesinden hemen önceydi. Üstelik kara propaganda ekibi, sonradan video görüntüleri ortaya çıkan bu “genci tokatladı” yalanına AK Parti ileri gelenlerini de inandırmışlardı. Herhalde bu kara ekip, çaresizce, etrafta sadece kendi elemanlarının telefonla çekim yaptığını filan düşünüyorlar. CHP’lilerin buna cevabı İmamoğlu’nun yaşlı bir kadınının kulağına bir şey fısıldarken çekilen fotoğrafını “kulağını kopardı”, ardından gençlerle top oynarken çekilen fotoğrafını “zorla topu alıp penaltı attı” diye yaymaları oldu. Orantısız zekâ durumları mı devrede ne?
Kim veriyor bunlara bu akılları?
Türkiye Gazetesinde Cem Küçük kendini âdeta parçalıyor haftalardır, “yanlış yapıyorsunuz” diye, “bizim taraf yanlış yapıyor” diye. “Bizim tarafın” diyor, “Ekrem İmamoğlu’na saçma sapan gerekçelerle saldırması İmamoğlu’nun ekmeğine yağ sürdü ve hâlâ sürüyor”; ama dinletemiyor. Cem Küçük bildiğim kadarıyla anlar bu işlerden; 1960’larda, 1970’lerde CIA tarafından, mesela Alman BND tarafından geliştirilen kara propaganda taktiklerini çalışmıştır, okuryazar takımındandır. Yazdıklarından okuyorum ki, hayallerinde göremeyecekleri mevki ve imkânlara “evet efendimcilikle” ulaşmış, o imkânları yitirmemek için sınır tanımaz bir pervasızlıkla ilerleyen saldırgan ekibin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve İstanbul adayı Binali Yıldırım’ı tam gaz duvara sevk ettiklerinin farkında. Ama “onun tarafının” gözünü hırs ve para bürümüş. Sadece Küçük değil, mesela Abdurrahman Dilipak’ın, sonra Erdoğan’ın eski danışmanı, şimdi muhalif saflarda görünen Akif Beki’nin, bir zamanlar “o tarafın” keskin kalem erbabından Yıldıray Oğur’un, Nihal Bengisu Karaca’nın bugün yazdıklarından da anlıyoruz bunu. “Öyle yapmayın” diyorlar, “biz buradayız” diyorlar ama nafile.
Sonra, yine kim akıl verdiyse “İmamoğlu’na İmamoğlu demeyelim” taktiği gütmeye başladı AK Parti. Yani İmamoğlu’na İmamoğlu derlerse, hayat pahalılığından, işsizlikten beli bükülmüş dar gelirli muhafazakâr vatandaş güya “Aa bak bu da İmammış, bizdenmiş” diyecek ve AK Parti’ye oy vermekten o nedenle vazgeçecek… Ama CHP adayı derlerse adı öyle anılacak, artık kimse ona İmamoğlu demeyecek. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bile Trabzonlu hemşerisi İmamoğlu’na “CHP adayı” der oldu. Dedi de ne oldu? AK Partili Mehmet Metiner TV yayınında “Ekrem İmamoğ.. Pardon CHP adayı” deyince büyü bozuldu.
Binali Yıldırım’ın geçen sabah Fox TV’de İsmail Küçükkaya ile yayında “CHP adayı” demesi yapmacık kaçmıyor muydu, Allah aşkına? 1960’larda, 1970’lerde değiliz ki. Tabii o yayındaki asıl falso, Yıldırım’ın, Küçükkaya “oyların çalınması” iddiasını sorduğunda verdiği cevaptı. Yıldırım, “Aday olarak sesimi duyuramıyorum, onun için öyle dedim” dedi çıktı. Hadi medyanın yüzde 90’ının sahipliğinin Erdoğan yörüngesinde dolaştığını, Yıldırım’ın sesini duyurma sorunu olduğu kısmını bir yana bırakalım. Peki, YSK üzerine kurulan bütün siyasi ve psikolojik baskının nedeni “oylar çalındı” iddiası değil miydi? Doğrusu bu propaganda ekibinin Binali Yıldırım’ı bu süreçte içine düşürdüğü zor durumların haddi hesabı yok. Neydi o yemek masası ve sandalyesini bir kenara çekip yer sofrasında garibancılık oynama manzarası?
Bir de o İmamoğlu’nun Trabzonlu olduğundan hareketle, Yunanistan’da kimsenin duymadığı bir internet sitesine sahte yayın yaptırıp oradan “Yunanlı İstanbul’u aldı” cinliği yaşandı. Zamanında Süleyman Demirel, şaka olsun diye “Hamsi kavağa çıktığında” dediği için seçim kaybetmişti. Ama bu defa başka, değil mi? Ne de olsa Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan, AK Parti’nin Seçim İşleri Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’a, oradan seçim gecesi fiyaskosunun aktörlerinden Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancı’ya dek AK Parti ileri gelenleri arasında başka Trabzonlular da var.
Gerçekten kim veriyor bu akılları?
Mesela bir de PKK lideri Abdullah Öcalan’ı –sekiz yıl aradan sonra- avukatlarıyla görüştürme hamlesi var. Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmesi için üç bin küsur mahkûmun sürdürdüğü açlık grevi, böylece avukatlarıyla görüştürülmesiyle ve karşılığında Öcalan’ın açlık grevlerinin bitirilmesini ve tabii ki yine bölge siyasetine, Suriye’ye filan yön gösteren mesajlarının basın toplantısıyla yayılması ile sonuçlandı. Bakalım bu adım Kürt seçmenin, HDP’liler dâhil gidip oylarını AK Parti adayına atmalarını sağlayacak mı? Tabii bir de daha düne kadar Erdoğan’a mitinglerde Öcalan’ın idamı için urgan atan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “avukatların hakkıdır” demesi var, değil mi? Yeter ki fiili koalisyon bozulmasın, Bahçeli tek bir sorumluluk almadan Erdoğan üzerinde stratejik konularda fiili veto hakkını kullanabilsin, öyle mi? Ve bunu vatandaş anlamıyor, çünkü yüzde 90’ı “bizim tarafta” olan medya zaten bunları hiç göstermiyor, İmamoğlu’nun tokat attığı haberlerini çiğneyip duruyor, öyle mi?
İşin traji-komik yanı şu: Erdoğan bu kadar yıldır havuzdan medyaya aktarılan paraların artık hiçbir işe yaramadığının farkında. O da şu 23 Haziran’ı bekliyor muhtemelen bu acemi kara propaganda takımından hesap sormak için. Tabii Bahçeli can havliyle yeniden erken seçim istemezse…
Neyse, konuyu saptırmayalım.
Görünen o ki, Erdoğan ve AK Parti’nin 23 Haziran seçimleri için yetki verdiği propaganda ekibinin taktikleri geri tepmeye başladı.
Bunda CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sonunda işin püf noktasını çözmüş olmasının da payı var. Sonunda CHP Erdoğan’la onun zemininde tartışmaya girmek kadar ağır bir hata olmayacağını, Erdoğan’ın siyasi olarak zıtlaşmadan beslendiğini ve ne kadar ağır psikolojik baskı olsa da sinirlerin bozulup karşılık verilmemesi gerektiğini anladı. Bakalım bu asimetrik propaganda mücadelesi nasıl sonuçlanacak.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

There might still be a chance to exit the S-400 crisis between the U.S. and Turkey

It is almost clear what might happen if all chances are not exhausted in the crisis between the U.S. and Turkey over the Turkish decision to purchase Russian S-400 missile systems. Here are some of them:

  • Russian missiles would be delivered to Turkey soon and be activated,
  • The U.S. Administration would then likely suspend the delivery program of F-35 jets to Turkey and announce economic sanctions on the country. This will affect not only the Turkish economy but also Turkey’s future military purchases from the U.S.,
  • In reaction to that, Turkey might limit the activities of the U.S. in its territory, including those conducted at the strategic airbase of Incirlik, and the early warning radar of the Missile Shield project in Malatya,
  • In return, the Americans could suspend the talks with Turks over a possible “security zone” along the Syria border and increase collaboration with the PKK affiliate YPG as the backbone of SDF out there,
  • Turkey’s military hits on the YPG could bring back to mind U.S. President Donald Trump’s tweets where he speaks of “devastating” the Turkish economy. It could also bring to mind the currency crisis Turkey suffered during the Brunson row in late summer 2018,
  • Americans can force Turkey further to pick sides between them and Turkey’s neighbour Iran, amid threats of more sanctions,
  • Economically and militarily cornered, President Tayyip Erdoğan could get into closer cooperation with Russia and China.
    There might be other scenarios in question if the crisis follows the current trajectory. Yet there is still a chance to exit it, which could stop the deepening of the chasm between Turkey and the U.S. This could save the Turkish economy from worse circumstances that could in turn also contribute to the weakening of its alliance with the NATO. Otherwise it’s already too late to expect Erdoğan to be willing to give the impression of paddling back against Trump’s threats, or expect Trump to give concessions to Erdoğan so as to make Russian President Vladimir Putin happier, or expect Putin to miss the opportunity to further expand one of the biggest diplomatic chasms that Moscow was able to trigger within the NATO.
    The exit from the crisis could necessitate NATO involvement.
    The Americans have not even yet answered Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu’s proposal to the U.S. Secretary of State, made months ago, to set up a “technical” commission that would determine whether the use of the S-400s could really open holes in NATO (and U.S.) air and missile defence over the use of the F-35s. That is the basic objection by the American military in reference to the recent House of Representatives voting which said if Turkey would not cancel the purchase, Turkey should be taken out of the F-35 program and be subjected to economic sanctions. Çavuşoğlu, on the other hand, said that Norwegian and Israeli F-35 have been flying in the presence of S-400s in the Baltics and Syria for some time and if they are able to learn everything from each other, so far S-400s should have learned everything about Western defence. He added that it was possible for Turkey not to plug the S-400s to NATO system and to instead use it separately.
    So far American diplomacy has ruled that option out and said that even if the S-400 would not be taken out of their boxes, the red line would be considered crossed. That is despite what the NATO Secretary General Jens Stoltenberg has said following his meeting with Erdoğan in Ankara on May 6 that, defying F-35s from Turkey could harm the overall NATO system, not only Turkey. It is a 20-year project and Turkey is a co-producer.
    Let’s take the Brunson case as an example; a case where Trump (and Vice President Mike Pence) believe that they got the pastor freed by applying monetary pressure on Turkey. They might think that they can do the same in S-400s rift. However this time there is a variety of other strong factors, such as Putin, Syria, and Erdoğan’s commitment to domestic politics concerning Turkey’s determination to buy whichever weapon it can afford for its national defence.
    In the meantime, another diplomatic channel has been opened between Turkish Defence Minister Hulusi Akar and Defence Secretary Patrick Shanahan. Despite endorsing Erdoğan and Çavuşoğlu’s positions that the S-400 is a “done deal” and recently saying that Turkey has started to take its precautions in case possible sanctions could hit other Turkish military purchases, Akar also underlines that the talks are ongoing.
    There was an interesting detail voiced (again by Akar) during the American-Turkish Council meetings, in Washington in mid-April. In the opening session of the meetings, Akar carefully highlighted that “Turkey will stay in NATO” and that it was a part of modern Turkish identity.
    Ankara’s aim is not to leave NATO but a redefinition of its place in the Western system, especially vis-a-vis the U.S. Erdoğan aid it a number of times that Turkey doesn’t an to be a buyer only like many other countries in the region. The European members of NATO are well aware of that. Akar revealed recently that the French President Emmanuel Macron has proposed Erdoğan during the last NATO summit that his country was ready to send Turkey a Sampt-T missile battery for urgent needs, instead of harming NATO system. Turkey is currently engaged in feasibility talks with EuroSam for the French-Italian consortium for the joint design and production of NATO-interoperable missile defence systems.
    Leaving the proposal of having a bilateral Turkish-American commission to examine S-400/F-35 situation, Ankara is now testing the waters for the possibility of a commission with the inclusion of the NATO. Turkish sources say the government would accept whatever would come out of such a commission. If such a trilateral commission is established, Turkey could be ready to avoid opening the box of the S-400s until the report of the commission is out. This could possibly be interpreted by Trump and the Congress as a sign that the deal could be done but not “completed”. The report of such a commission could give a face-saving exit rhetoric to President Erdoğan regarding the Turkish public opinion. Because as Akar keeps stressing, Turkey has no strategy to leave the NATO.
    That could upset Putin with possible consequences concerning Syria, as well as Turkish tourism and agricultural exports to Russia. But on the other hand, Russia has interests in cooperating with Turkey; they already harmed the NATO solidarity and made Americans acknowledge that S-400s are superior to the American Patriot missile systems. Regarding the PKK rift with Americans in Syria, one could pay more attention to what is happening between Erdoğan’s government and the PKK’s imprisoned leader nowadays; perhaps another “dialogue” process, this time including Syria might be on its way.
Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

S-400 krizinden çıkış: bir ihtimal daha var (*)

Baştan söyleyelim: Bu ihtimal dışında Türkiye de, ABD de geri dönüşü olmayan noktaya kıl payı mesafede duruyor. Yani, Rus yapımı S-400’ler gelip kurulmaya başlayacak, ABD F-35’lerin teslimini dondurup ekonomik yaptırım uygulamaya başlayacak. (Bunun sadece doların artışı demek olmadığını birazdan ele alacağız.) Türkiye buna cevap olarak -muhtemelen İncirlik Üssü ve Malatya radarı dâhil- Amerikan askerî faaliyetini kısıtlayacak; ABD Suriye’de “güvenli bölge” görüşmelerini dondurup PKK uzantılarıyla işbirliğini artırarak misillemede bulunacak; Türk ordusunun YPG’lileri vurması halinde Trump’ın “ekonominizi mahvederiz” tehdidi akla gelecek; 2018 yaz sonunda Rahip Brunson krizinin yol açtığı kur krizi hatırlanacak vs… Şimdilik akla gelen senaryolar bunlar.

Bir ihtimal daha var ve bu ihtimal, küçük de olsa en azından ABD ve Türkiye arasındaki güven bunalımının derinleşmesini durdurup, Türkiye’nin daha ciddi ekonomi ve güvenlik açıkları vermesine engel olabilir.

Yoksa bu saatten sonra ne Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleri karşısında geri adım atmış görüntü vermek ister, ne Trump, Erdoğan tarafından ters köşeye yatırılıp Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eline koz vermek ister, ne de Putin, kuruluşundan bu yana Moskova’nın NATO saflarında açtığı bu en ciddi çatlaklardan birini sonuna dek götürmekten vaz geçer.

NATO faktörü

İlk kez aylar önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya yaptığı “ortak komisyon kuralım, S-400’ler ile F-35’ler üzerinden NATO savunmasına zarar verip vermediğini görelim” önerisini hatırlıyorsunuz. Amerikan tarafı bu öneriye henüz cevap dahi vermedi. Zaten Çavuşoğlu bir yandan S-400 anlaşması için “done deal – anlaşma tamam”, yani Rusya’yla iptal söz konusu değil ifadesini kullanıyordu. O arada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ABD Savunma Bakanı Patrick Shanhan ile ayrı bir diplomasi kanalı açtı. Akar, 15 Nisan’da Washington’da başlayan Türk-Amerikan Konseyi toplantılarının açılışında yaptığı önemli konuşmanın özeti, metin dışına çıktığı, ya da o izlenimi verdiği sözleriyle, “Türkiye NATO’da kalacak” cümlesiydi. Ertesi gün Akar’a Trump Otelinin lobisinde sorduğumda, S-400 konusunda krizden çıkış yolu arayışının “sürdüğü” yanıtını aldım. Anlaşma bittiyse, süren neydi? Akar herhangi bir ayrıntı vermeden “çalışıyoruz” demekle yetindi.

Devamında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, tam da YSK’nın İstanbul seçimlerinin tekrarlanması kararını verdiği 6 Mayıs günü Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Bu görüşme ardından Stoltenberg, S-400/F-35 krizinin sadece Türkiye’ye değil, NATO savunmasına da zarar vereceğini söyledi. Bu, Amerikalıları memnun eden bir açıklama değildi. Washington, NATO’dan daha kesin bir açıklama bekliyor ama gelmiyordu. Çünkü aslında NATO’nun Avrupa Birliği üyesi ülkeleri, özellikle merkez üçlüyü oluşturan Almanya-Fransa-İtalya, Trump yönetiminin Avrupa’ya patronluk taslamasından da hoşnut değildi.

Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un son NATO Zirvesi sırasında Erdoğan’a, acil füze savunma ihtiyacı için Türkiye’ye bir Samp-T bataryasını hemen gönderebileceğini söylediğini Savunma Bakanı Akar açıkladı. Türkiye halen Fransa ve İtalya ile NATO-uyumlu EuroSam ürünü Samp-T’nin yeni bir modelinin ortak üretimi için görüşmeler yürütüyor. Trump yönetimin bir yandan Türkiye’nin S-400 konusunda kendisine boyun eğmemesinin diğer NATO üyesi ülkelere de örnek olacağının da farkında. Avrupa ve NATO bu nedenle de ABD ile tam olarak aynı çizgide durmuyor.

Trump’ın Erdoğan’a ders vermek isterken, kendi bindiği dalı kesme ihtimali de mevcut. Yani, Türkiye’yi S-400 nedeniyle F-35 projesinden dışlayıp askerî yaptırımlar uygulamak, ABD çıkarlarına da uygun değil.

Yaptırımlar göze mi alındı?

Savunma Bakanı Akar, 22 Mayıs’ta, ABD Temsilciler Meclisi’nin Türkiye S-400’ “anlaşmasını tamama erdirirse” F-35 verilmemesi, ekonomik yaptırım uygulanması kararını Beyaz Saray’a tavsiye ettiği gün, “Onlar ertele diyor, biz tamam diyoruz” sözleriyle görüşme sürecin devam ettiğini duyurmuş oldu. Buradaki ilginç nokta, Temsilciler Meclisi’nin “erteleme” değil, “iptal” istemesiydi; demek ki kapalı kapılar ardında “erteleme” talebi de masadaydı. Akar gazetecilerle yaptığı aynı toplantıda Türkiye’nin yine de yaptırım ihtimaline karşı önlem almaya başladığını açıkladı. Çünkü yaptırımlar yalnız döviz kurunu, ihracat ve ithalatı vurmakla kalmayacak. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin askerî malzeme tedarikini de olumsuz etkileyecek. Evet, Türkiye savunma sanayiinde çok mesafe aldı, bazı silah ve cephanesini kendisi üretiyor, ama henüz hepsini üretemiyor. Özellikle yüksek teknoloji gerektiren ürünlerde hâlâ ciddi bağımlılık, özellikle ABD kaynaklı ürünlere bağımlılık var; Akar bu duruma da dikkat çekmiş oluyor.

Trump ve yardımcısı Mike Pence, Brunson örneğine bakarak, Türkiye üzerinde ekonomik baskı uygulayarak sonunda kırılma sağlayacağını hesaplıyor. Erdoğan ise ekonomik ve askerî yaptırımları göze almış görünüyor. Türkiye’ye NATO’daki hasmı Rusya -ve onun etkisindeki örneğin Suriye’den- gelebilecek tehdit riskinin, S-400 satışının tamamlanmasıyla azalacağı değerlendirmesi var Ankara’da. Ancak ekonomi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Akar’ın bu kritik beyanının hemen öncesinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “S-400’leri NATO sistemine dâhil etmeden kullanabiliriz” demesi, aslında Ankara’daki arayışın devam ettiğinin bir başka göstergesiydi; Çavuşoğlu “S-400’ler F-35’lerin sırlarını öğrenebiliyorsa şimdiye dek Suriye’de İsrail, Baltık’ta Norveç F-35’lerinden öğrenmişlerdir” diye Ankara’nın savunmasını ayrıntılandırmıştı.

Özetle Ankara, dolaylı olarak, çıkış yolunu Türk-Amerikan ikili ekseninden çıkarıp NATO zeminine taşımakta görüyor.

Amerikalıların da konuyu ikili plandan çıkarıp NATO zeminine taşıması ihtimali, baştan beri sözünü ettiğimiz ihtimaldir.

Böyle bir durumda, yani NATO zemininde bir teknik komisyon oluşturulması durumunda, Türkiye Rusya’dan S-400’leri getirse dâhi, o çalışma bitene dek “kutusundan çıkarmaz” yani kullanmaya başlamaz.

Komisyon, NATO savunmasını delecek noktalar saptarsa, bu durum Erdoğan hükümeti bakımından da kamuoyu nezdinde “sözünden dönmüş olmadan” geçerli bir yeniden değerlendirme imkânı verebilir. Belki S-400’lerin gerçekten NATO savunmasını zedelemeden tutulacağı ama Türkiye’yi yeni bir ekonomik ve askerî yaptırım dalgasından sakınacak çözüm bulabilir.

Yani o ihtimal, çözümün NATO zemininde bulunması gibi duruyor.

Peki, bu durum Putin’in tepkisine yol açmaz mı, özellikle de Suriye’de? Açabilir, ama bu Türkiye açısından, özellikle de ekonominin selameti açısından alınabilir bir risk gibi duruyor.

Çünkü Akar’ın söylediği gibi; bütün keskin söyleme rağmen, Erdoğan hükümeti önünde Türkiye’nin NATO sistemi dışına çıkması gibi bir seçenek bulunmuyor.

(*) Deutsche Welle Türkçe Servisi tarafından 25 Mayıs 2019’da yayınlanan yazım. Murat Yetkin

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Kılıçdaroğlu: Tek adam yönetimini sandıkta yeniyor, tarih yazıyoruz

Koltuğunda doğrularak “Tek adam yönetimi ilk kez sandıkta yenildi” diye söze girdi CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu. HaberTürk’ten Muharrem Sarıkaya ile birlikte Meclis’teki Grup Başkanlık odasında, 20 Mayıs’taki gruba hitabının hemen ardından konuşuyorduk; “Dünya siyasi tarihinde bir örneği daha yok, tarih yazıyoruz”.
Kılıçdaroğlu’na göre 31 Mart’ta CHP adaylarının beş büyük şehir belediyesini alması, dünya siyasi tarihinde ilk defa bir “tek adam” rejiminin sandık yoluyla yenilmesi anlamını taşıyordu; “tek adam yönetiminden” derken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kast ediyordu. “Hiç tahmin edemediği yer İstanbul’du” diye devam etti.
Az önce Parti Grubu toplantısında yine YSK’yı Erdoğan’ın talimatıyla İstanbul seçimi tekrar ettirmekle suçlamış, “Zarftaki dört pusuladan birini iptal etmiş olmayı nasıl açıklayacaklar? Bunu merak ediyorum” demişti. Şimdi Türkiye’nin önünde 23 Haziran İstanbul seçim tekrarı vardı. Kılıçdaroğlu “Orada da yeneceğiz” iddiasındaydı; “Bir yol kazası olmazsa, iyi bir şekilde kazanacağız.”
CHP lideri “sandıkta hile yapılmasını” alınacak önlemlerle önleyebileceklerini düşünüyordu. Sandık müşahitlerinin yanı sıra, İstanbul’daki 31 bin 186 sandığın her birinde birer gönüllü avukat gözlemci olarak bulunacak, gerekirse müdahil olup yetkililere haber verecekti. Peki, o zaman “yol kazası” ne olabilirdi? AK Parti adayı Binali Yıldırım’ın yeniden kaybetmesi durumunda İl Seçim Kurulu, ya da YSK’ya yapılacak itirazlarla seçimin bir daha tekrarlanması mı? Yoksa seçimin ertelenmesine yol açabilecek, şu anda öngörülemeyen gelişmeler mi? Bunun yanıtı yok; yalnızca “yol kazası” kaydı var.
Kılıçdaroğlu, aslında seçim tekrarının AK Parti içinde, daha çok samimi inanç ve vicdan sahibi kesimleri da rahatsız ettiğini ancak Erdoğan’ın İstanbul konusunda ısrarlı olduğunu söylüyor.
İstanbul önemli. Erdoğan için önemi yalnızca kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla başlamasından, dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istemesinden kaynaklanmıyor. Aynı zamanda ülke ekonomisinin neredeyse üçte birinin İstanbul’da üretilmesinden kaynaklanıyor. İmamoğlu, mazbatası YSK tarafından geri alınmadan önce İBB dosyalarında gördüklerine dayanarak, belediye bütçesinden Erdoğan’ın AK Parti yönetimine yakın şirket, vakıf ve gruplara aktarılan paraların ciddi israfa ve usulsüzlüğe yol açtığını iddia etmişti.
İmamoğlu 20 Mayıs gecesi CNN Türk yayınında bu israf kalemlerinden söz etmeye başlayınca “Tarafsız Bölge” sunucusu Ahmet Hakan Coşkun programa apar topar, açıklanan vaktinden 40 dakika kadar önce son verdi. İşini kaybetmeden önce CNN Türk ekonomi müdürlüğü de yapan gazeteci Emin Çapa, içeriden aldığı bilgilere dayanarak Ahmet Hakan’ın programını “yukarıdan” gelen talimat sonucu, CNN Türk yönetiminin verdiği mesajla bitirdiğini öne sürdü. Konunun CNN International nezdinde de sorun olduğu, daha önce “marka değerini koruma” adına yaptıkları uyarılara bir yenisinin eklendiği bilgisi var.
Daha önce, 31 Mart seçimi öncesinde yine aynı medya grubuna bağlı Kanal-D sunucusu Buket Aydın tarafından canlı yayında büyük şehirleri kazanacaklarını söylediği içim alaya alınmış olan Kılıçdaroğlu, Ahmet Hakan’ın İmamoğlu’nu konuşturmayıp programı kapatmasını “ayıp” diyerek eleştirdi; “Bir de Tarafsız Bölge adı” diye ekledi. Kılıçdaroğlu, AK Parti kampanyasının Ekrem İmamoğlu’nun sinirlerini bozup ortamı germeyi amaçladığı kanısında, Ekrem Bey’in güzel bir dili var, bunu bozmayacağız” diyor.
Ekonomi, tabii bu seçim öncesinde de Erdoğan’ın ve seçim ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de en zayıf noktası. BDDK’nın 20 Mayıs’ta 100 bin doların üzerindeki alımların banka işlemlerinin bir gün sonra yapılacağını duyurması geleceğe yönelik “sermaye hareketlerine müdahale” endişelerine yol açtı. 21 Mayıs’ta Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in İstanbul’da finans çevreleriyle görüşmeler yaptığı bilgisi var. Erdoğan’ın ekonomiyi yeniden Şimşek’e emanet etmek istediği, ancak Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın hangi yetkilerinin Şimşek’e devredileceği konusunun tartışıldığı yolundaki kulis bilgiler teyit edilemiyor. Albayrak’ın bu durumda “terfien tasfiye” edilebileceği, ya da Dışişleri Bakanlığına atanacağı yolunda spekülasyonlar yapılıyor.
Kılıçdaroğlu Grup konuşmasında, Albayrak’ın geçenlerde 2019’da 2,5 milyon ek istihdam üretileceği sözünü verdiğini, ancak son 1 yılda 1,376 bin kişinin daha işsizler ordusuna katıldığını söyleyerek, Erdoğan’ın damadı Albayrak’ın “ekonomiden anlamadığını” iddia etti.
Üstelik ekonomi üzerinde bu defa dış politika baskısı da var. Özellikle ABD ile Rus yapımı S-400 füzleri alımı ve karşılığında ortak üretilen F-35 jetlerinin tesliminin engellenmesi tartışmasının, ekonomik yaptırımlarla sonuçlanması ihtimali var. Dahası, Rusya ile de Suriye konusunda sorunlar başladı. Erdoğan ise şu ana dek ekonomiye yeni bir IMF stand-by programıyla canlandırma fikrine kesinlikle karşı duruyor.
Türkiye’nn gözü, ekonomi ve dış politikanın birbirine bağlı hale geldiği bir ortamda bir ay sonraki İstanbul seçimlerine çevrilmiş durumda.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Turkey writes history by defeating one-man -rule through ballot box: opposition leader

“This has never happened in political history before” Turkish opposition Republican People’s Party (CHP) leader Kemal Kılıçdaroğlu claims; “It’s the first time that a one-man rule was defeated through the ballot box:; we’re writing a new chapter in political history.”
He carried on to elaborate that the results of the March 31 municipal elections, where the country’s five largest cities were won by the CHP candidates, despite President Recep Tayyip Erdoğan’s great efforts to transform the country into a one-man -rule, were the proof of that defeat. Upon persistent applications and statements by Erdoğan, the Supreme Election Board (YSK), which consists of high judges, had cancelled the Istanbul results on May 6, officially declaring a re-run for Istanbul metropolitan municipality elections, setting it to take place on June 23.
“We will do it again” Kılıçdaroğlu claimed during our conversation where another colleague, Muharrem Sarıkaya of HaberTürk was also present, right after his address to his Parliamentary group on May 20; “We took every measure to prevent ballot box fraud. There will be a volunteer lawyer, observing each and every [31,186] ballot box in addition to the official ballot officers. If there won’t be any road accident, our candidate, Ekrem İmamoğlu will win again with a better margin.”
Kılıçdaroğlu says that Erdoğan did not expect the defeat, especially in Istanbul, and that even AKP voters who “have a conscience” were having difficulties accepting the lost election’s re-run. Using the term “road accident”, Kılıçdaroğlu implies there might be unforeseeable moves towards postponing the election, or another YSK move upon Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) if his candidate, former Prime Minister Binali Yıldırım loses again.
İmamoğlu had won the election with a difference of 13 thousand votes among Istanbul’s 11 million registered voters, yet some 1.5 had not turned up on March 31. Istanbul municipality is important for Erdoğan not only because it was the start of his rise in politics 25 years ago, but also because the city is home to one-sixth of Turkey’s population of 82 million, producing almost a third of the country’s GDP. İmamoğlu claimed that funds have been siphoned from the budget of the municipality to the foundations and companies close to Erdoğan’s AKP, referring to the documents he has seen during the 17 days in office before the YSK cancelled his mandate.
On May 20, during his appearance on a CNN International affiliate CNN Türk TV program, İmamoğlu started to give some figures regarding the financial irregularities of the municipality under a 25- year rule. Under AKP mayors. The show was live, and the anchor, Ahmet Hakan Coşkun, abruptly ended the program 40 minutes earlier than its previously announced runtime. Emin Çapa, who used to be the head of the economy desk before getting fired by the channel’s new owners, said in his Twitter account that Çoşkun ended the program after CNN Türk directors urged him to upon warnings from government circles. “That TV program was shameful,” Kılıçdaroğlu said. He too had been mocked much earlier by another anchor, Buket Aydın of Kanal-D (another channel belonging to the same media group as CNN Türk), before the first run of the municipal elections on March 31. It is worth noting once again that about 90 per cent of the media outlets in Turkey owned by investors close to Erdoğan.
The stakes are high in Istanbul but Turkey’s economy is in trouble with the rises in inflation, unemployment and , interest rates, as well as the current account deficit. In his address to Parliament, Kılıçdaroğlu recalled an earlier statement of Finance and Treasury Minister Berat Albayrak, also President Erdoğan’s son in law; Albayrak had promised that 2.5 million new jobs would be created in 2019. “1 million 376 thousand more people lost their jobs in the last year,” said Kılıçdaroğlu, accusing Albayrak of being incompetent.
Turkey’s foreign policy issues, topped by the rift with the U.S. over the purchase of Russian made S-400 missiles and American threats to stop the delivery of the jointly produced F-35 fighter jets puts additional pressure on the economy, as Erdoğan so far ruled out any deal with the IMF for a stand-by program.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Atatürk’ün mirası ve Erdoğan Türkiye’si

Yüz yıl önce 19 Mayıs’ta Mustafa Kemal Paşa Samsun’a ayak bastı. Osmanlı idaresi altındaki yenilmiş Türk ordusunun genç bir generaliydi. Sultan Vahdettin tarafından 9’uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla ona verilen görev, Karadeniz bölgesinde işgal ordularının işbirlikçilerine karşı başlayan direniş hareketlerini bastırmak, kontrol altına almaktı.
Ama Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başka planları vardı. Ülke işgal altındaydı. Birinci Dünya Savaşını bitiren 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesini takiben İngiliz, Fransız, İtalyan, Gürcistan, Ermenistan ordularının tecavüzü ardından dört gün önce, 15 Mayıs’ta İngiliz destekli Yunan ordusunun İzmir’i işgale başlaması, çoğu kişi için bardağı taşıran damla olmuştu. Sultan’dan aldığı görevin tersine birbirlerinden bağımsız gelişen sivil direniş hareketlerini askeriye içinde işgale karşı yükselen hareketle birleştirme girişiminin ilk sonucu, Şeyhülislam tarafından gıyabında verilen idam fermanı oldu.
Kurtuluş manifestosu Haziran’da Amasya’da ilan edildi. Temmuz’da Erzurum Kongresi, Eylül’de Sivas derken Aralık sonunda Ankara’ya geldiğinde artık direnişin doğal lideri haline gelmişti. Meclis’i kurdu, Milli Orduyu Meclis’e bağladı, işgal 9 Eylül’de son Yunan askerinin de İzmir’i terk etmesiyle sone erdi. Kemal Paşa direnişin başlangıcı saydığı 19 Mayıs’ı o kadar önemsedi ki, 1927’de okuduğu Nutuk’a giriş cümlesi yaptı, soranlara doğum günü olarak 19 Mayıs’ı söyledi, o günü “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak geleceğe bırakmak istedi.
Sona eren ise yalnızca işgalcilere karşı değil, aynı zamanda işgalcilerle işbirliği halinde çalışan Osmanlı yönetimine karşı da savaştı; İstiklal Savaşı aynı zamanda bir iç savaştı, bir devrimdi ve Sultanlık devrilip Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de ilan edildi.
Şimdi “Efendim, ama tek partiydi, demokrasi değildi” diyen çokbilmişlere hatırlatmak lazım: Avrupa’da da o dönem ileri demokrasi rüzgârları esmiyordu: İtalya’da Mussolini iş başına gelmiş, Almanya’da Hitler adım adım iktidara yürüyor, Rusya’da Stalin’in Sovyet yönetimi hüküm sürüyordu. Buna rağmen bir süre sonra bu soyadını alacak olan Atatürk, “çağdaş uygarlık düzeyi” diye adlandırdığı doğrultuda, yüzünü Batıyla bütünleşmeye dönmüş köklü reformlar yapmaya başladı. Batının emperyalist güçlerine karşı bir ulusu yeniden küllerinden doğurtan Atatürk, Batıyı ekonomik ve toplumsal yönden nelerin ilerlettiğinin ayrımındaydı.
Önce din ve devlet işlerinin ayrılmasıyla laik sisteme geçildi. Sonra Arap harflerinden Latin harflerine, Hicri takvimden miladi takvime, Avrupa ölçü birimlerini kabulünden tutun da kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesine dek bir dizi devrimci adım atıldı. İlk ceza kanunu ve medeni kanun Avrupa’dan örnek alındı. Rusya’nın desteğiyle ilk demir çelik fabrikası, Etibank maden işletmeleri, Sümerbank kumaş fabrikaları, şeker fabrikaları, Onuncu Yıl Marşında yurdu dört bir baştan örmesiyle övünülen demiryolları, evet, yetersizdi ama daha önce onlar da yoktu. Belki daha fakir ama onurlu, söylediği söz ciddiyetle dinlenen bir ülke olarak kabul ettirdi genç Türkiye’yi dünyaya Atatürk.
Demokrasiye geçiş, ülkeyi İkinci Dünya Savaşının ateşinden sakınan, Atatürk’ün kurmayı, sağ kolu İsmet İnönü’ye düştü; 1950’de yapılan ilk çok partili, serbest seçimi, tek parti CHP’si içinden çıkan Demokrat Parti kazandı.
Bundan elli küsur yıl sonra bu sistem, Kasım 2002’de, İslamcı/muhafazakâr kökten gelen, eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisini (AK Parti) iktidara getirdi.
Erdoğan bugün ABD ve Batı Avrupa’da Türkiye’yi adeta diktatörlüğe sürükleyen bir öcü olarak gösteriliyor ama o ilk yıllarda özellikle ABD yönetimleri Bush ve Obama, Erdoğan’ı yere göğe sığdıramıyordu. ABD orduya kızgındı: isteseler 2002 sonu, 2003 başında AK Parti’yi ikna edip Amerikan askerinin Türkiye’ye topraklarında konuşlandıktan sonra Irak’ı işgale kuzeyden başlamasını sağlayabilirlerdi. İşte o sırada bizdeki çokbilmişler korosunun da marifetiyle, Türkiye’de daha nitelikli bir demokrasi ve ekonomi önündeki yegâne engelin askeriye içindeki siyasi iştah sahipleri olmadığını, başka engeller de bulunduğunu söyleyip yazan bir avuç insana rağmen, Erdoğan dertlere tek çare olarak görülüyordu, ABD başta, Batı Avrupa tarafından.
Bugün Türkiye’yi Erdoğan’a duydukları öfke nedeniyle yerden yere vuran aynı çevrelerdir.
Çünkü çoğulcu demokrasilerin Müslüman toplumlarla barıştırılmasına örnek olarak gösterdikleri Erdoğan’ın, süreç içinde bütün icra yetkisini elinde toplayan, “cami odaklı toplum” savunan, seçimle geldiği iktidardan seçimle gitmeyeceği kuşkusu uyandıran tipik Doğulu bir lidere dönüştüğünü söylemeye başladılar. Bunun sonuçları da ortaya çıkmaya başladı. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında Kemalist subaylar filan değil, doğrudan AK Parti’nin devlet içinde yükselmelerini hızlandırdığı Fethullahçı şebeke vardı. Yani İslamcı/muhafazakâr bir yönetimi, yine İslamcı/muhafazakâr bir hareket devirmeye çalışmıştı; lideri ise ABD’de oturuyordu.
Bağımsız yargı son olarak, CHP’nin kazandığı İstanbul seçimlerinin YSK tarafından yeniden yaptırılmasıyla tartışıldı. Meclis’in ağırlığı günden güne azalıyor.
Bir zamanlar Avrupa Konseyinin kurucu üyesi olan, Avrupa’nın Doğu’ya açılan kapısı sayılan Türkiye, bugün Orta Doğu Bataklığına saplanmış bir ülke olarak görülüyor ne yazık ki. Özellikle 2010 sonunda patlayan ve Arap Baharı adı takılan isyanlarda, özellikle de Suriye iç savaşına müdahil olmasıyla bu görüş koyulaşıyor. Suriye iç savaşında izlenen ve artık vaz geçilmek istense de geçilemeyen siyaset sadece Türkiye’nin adını –vatandaşların çoğunu utanç içinde bırakarak- bir takım Selefi terör örgütleriyle aynı cümle içinde anılmasına yol açmakla kalmadı. Evet, ülkede terörü de çok daha kanlı boyutlarla azdırdı ama asıl en yakın müttefiki ABD ile karşı karşıya getirdi. Evet, ABD’nin IŞİD’e karşı PKK’yı müttefik belirlemesi ağır bir hatadır. Öte yandan 1999’da PKK liderinin yakalanmasında en büyük yardımı yapan da aynı ABD idi. Türkiye Rus yapımı füzeler nedeniyle ABD ile ortak ürettiği silahları alma mücadelesi de veriyor ve Rusya ile de işler sanıldığı kadar iyi değil. Bu dönemde, Atatürk’ün veciz sözünden alınarak Türk Dış Politikasının esasını oluşturan “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin hasar aldığına tanık oluyoruz.
Ekonomideki gidişi olumluya çevirme işini Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanı olarak atadığı damadı başaramadı. Enflasyon, işsizlik, faizler, ödemeler dengesindeki açık, hepsi birden yükselişte. Erdoğan’ın iş başına geldiği 2002’de ABD doları 1,5 liraydı. Çok değil, 2013’te Erdoğan Gezi protestolarının doları 1,85’ten 1,92’ye çıkarttığından yakınıyordu; bugün 6 lira. Erdoğan IMF ile sağlam para sağlayıcı bir anlaşmaya sadece ideolojik nedenlerle yanaşmıyor değil; alınan paranın nereye kullanıldığının hesabını vermek de istemiyor, yani şeffaflık sorunu da var. Devlet ihale yasasının Erdoğan’ın 2007’ye dek uygulamak durumunda kaldığı IMF programı döneminden bu yana günün ihtiyaçlarına göre yüz kereden fazla değiştirilmesi buna örnek gösteriliyor.
Bunlar tabii yaygın bir şekilde yazılıp konuşulamıyor. Medya kuruluşlarının yüzde 90 kadarının sahipliği Erdoğan yörüngesindeki iş insanlarında.
Etrafındaki siyasiler “Basın da her şeyi yazıyor” diye yakınıp önlem istediğinde Atatürk’ün yanıtı “Basın özgürlüğünden kaynaklanan sorunların çözümü, yine basın özgürlüğüdür” cevabını vermişti, tarih 1930’lardı.
Bugün 19 Mayıs’ın 100’üncü yılında, Türkiye’nin iyi geleceğine inanan bir gazeteci olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü bu özlü sözüyle de hatırlamak istiyorum. 19 Mayıs’ın ilk yüzüncü yılı hepimize kutlu olsun.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Atatürk’s legacy and Erdoğan’s Turkey

A hundred years ago on May 19, 1919, Mustafa Kemal Pasha set foot on the Black Sea port of Samsun as a young general of the defeated Turkish army under the Ottoman Rule with a handful of his brothers in arms. His mission as the commander of the 9th Army as mandated by Sultan Vahdettin was to suppress the Turkish nationalist resistance in the Eastern Black Sea region against the invading armies and their collaborators. Following the Mondros Armistice of October 30, 1918, ending the First World War for the Ottomans, Turkey was under the invasion of British, French Italian, Georgian and Armenian armies. Only four days before Kemal Pasha made it to Samsun, on another coast of the country on May 15, the Greek’s invasion of the Western port of Izmir had started: that was the final straw for many Turks.
Breaking the Sultan’s mandate, Kemal Pasha followed other plans that he had, uniting spontaneous civilian resistance groups with almost half of the military comprised of men who did not agree with the Sultan, and who thought he was only facilitating the works of the invaders. Kemal thus made his first manifestation in Amasya in June, which resulted in the Sheikh ul-Islam in Istanbul sentencing him to death in his absence. He convened the first resistance congress in the Eastern city of Erzurum in June, followed by Sivas in September. When he made his way to the central Anatolian town of Ankara in late December, he had officially become the leader of the Turkish resistance.
That’s why the 19th of May is considered as the beginning of the Turkish Independence War, which resulted in the end of the invasion, as well as the collapse of the six- century- long Ottoman dynasty, and the establishment of the Turkish Republic on October 29, 1923. Kemal, later adopting the surname Atatürk, meaning “father of Turks”, gave utmost importance to the date, and even registered it as his birth day. He designated it as the “Festival of Youth and Sports”, which is still being celebrated under the same name.
Reforms followed the establishment of the Republic. It was not a time where democracy was at its peak in Europe; Mussolini was in power in Italy, Hitler was inching towards Germany and Russia was under Stalin’s Soviet rule. Yet, Atatürk took some radical steps towards attaining the level of development in what he dubbed “contemporary civilization”, namely Western civilization. Separating state and religion through secular rule was a start. From equal electoral rights for women to changing scripture from Arabic to Latin letters, replacing the Islamic calendar with its universal counterpart, to adopting the Italian penal code and the French and Swiss civil codes he managed to get this “new Turkey” recognized by the international community.
The first iron and steel complex of the country, state sponsored textile factories, shoe factories, sugar factories and the railways… A modern Turkey, perhaps poorer but proud.
His number two, İsmet İnönü, who saved the country from the disasters of the Second World War, maintained the country’s place in the Western world afterwards. İnönü also paved the way towards turning the one-party regime under the Republican People’s Party (CHP) into a multi-party democracy in 1950.
Five decades after it was that very same democracy, wounded by three Cold- War- style military coups, which brought the Justice and Development Party (AKP) into power in November 2002, with its Islamist/conservative ideology and its charismatic leader, former mayor of Istanbul , Recep Tayyip Erdoğan.
He was celebrated by Turkey’s western allies, especially by the U.S. who were upset with the Turkish Army which they believed did notr do their best to convince the AKP government for opening up Turkish territories for American troops to invade neighbouring Iraq in 2003. Ignoring a handful of politicians and commentators saying that the political enthusiasm of the military was not the only problem on the road to a better democracy and economy in Turkey, Erdoğan enjoyed full support from the West in his first years, seen as a cure for Kemalist modernism in the army, as well as the judiciary and educational systems: he was going to transform it all.
Erdoğan did indeed transform the Turkish system but to the great disappointment of his one-time supporters in the West.
All executive powers are now in President Erdoğan’s hands; something which Atatürk did not enjoy and actually rejected when proposed. That weakened the role of the parliament and the judiciary.
Erdoğan wants a “mosque-oriented society” in Turkey, as he recently stated. Still secular on paper and in the Constitution, religion plays a greater role in state affairs. This did have its consequences: In 2016 there was a military coup attempt in Turkey conspired by an Islamist faction with its chief living in the U.S.; the generals who had abused Atatürk’s name for their own power games now pay lip service only when they really have to mention his name.
Nowadays, Turkey is debating the role of the judiciary in cancelling the March 31 municipal elections in Istanbul after the opposition CHP candidate’s win. Following insistent applications and statements by Erdoğan’s AKP, the Supreme Election Board which, consists of high judges ruled in favor of the re-run on June 23. The politicization problem of the judiciary evidently still exists.
The traditional Turkish foreign policy motto “Peace at home, peace in the world” is much damaged, especially after the break of the Arab Spring in 2010. Turkish involvement in the Syrian civil war boosted the terrorism problem in Turkey. The country’s name has started to be mentioned alongside Salafi terror groups, shaming many Turkish citizens. Once a co-founder of the Council of Europe, Turkey is seen as a country in the Middle East quagmire, using its relations with Russia and Iran as a leverage against the U.S. And the U.S. administrations, which used to consider Erdoğan as an exemplary role model on democratic rule in a Muslim society, are now turning him into a target for hatred, collaborating with Turkey’s number one security problem: the PKK in Syria. Back in 1999, they had helped the arrest of its leader.
The economy is in decline which is not helped by Erdoğan’s appointment of his son-in-law as the Finance and Treasury Minister. Erdoğan knows that another IMF program could help Turkey, but he has not been in good terms with concepts like transparency and accountability; the public procurement law has been amended more than a hundred times according to the needs of the day since the last IMF program was in effect when Erdoğan took the power. Inflation is on the rise, unemployment is on the rise, interest rates and current account deficit are on the rise but it is not always easy to voice them. Some ninety per cent of the media outlets is now in the hands of investors in the orbit of Erdoğan.
When some politicians complained to him about the press “writing everything”, Atatürk had said “the solution to problems sourcing from the freedom of press, is the freedom of press” and that was 1934.
On this centennial anniversary of the start of the Turkish resistance against not only invading armies but also a corrupt Sultan, for the sake of a better future for Turkey, and as a journalist believing in that goal, it is not possible for me not to remember Atatürk.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

ABD’den Rusya tehdidi, İran krizi, ekonomide savrulma bir yana, İstanbul seçimi bir yana

ABD Temsilciler Meclisine 15 Mayıs’ta sunulan bir karar tasarısında Rusya’dan S-400 füzeleri alma kararına karşı Türkiye’ye adeta ültimatom anlamına gelen tehditler savruldu. Hem Cumhuriyetçi, hem Demokrat üyelerin katıldığı, Partiler-üstü Liderlik komitesi tarafından sunulan 372 sayılı karar tasarısında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a “Rusya ile Türkiye-ABD ilişkilerini ve Türkiye’nin NATO’daki rolünü tehlikeye atacak şekilde askeri ilişkiden kaçınma” çağrısı da yapıldı. ABD Başkanı Donald Trump’tan da Türkiye Rus S-400 füzeleri alırsa yaptırım uygulama ve F-35 programından çıkarması isteniyor.
Cumhuriyetçi Parti Dış İlişkiler Komitesi üyesi Michael McCaul “Türkiye ya Rusya’yı, ya NATO müttefiklerini seçecek, Erdoğan doğru kararı vermeli derken, Dış İlişkiler Komitesinin Demokrat Başkanı Eliot Engel, “Bu, Erdoğan’a açık bir mesajdır; bu yolda devam edersen ciddi sonuçlarıyla karşılaşacaksın” diyecek kadar işi ileri götürüyor.
Bu karar tasarısı kabul edilirse ki öyle görünüyor, geriye sadece Trump’ın bunu veto etmesi ihtimali kalıyor. Peki, Trump, yani Türkiye’nin Suriye’de YPG’ye “saldırması” halinde, Türk ekonomisini “mahvedeceği” tehdidinde bulunan Trump, iki partinin ortak karar tasarısını Erdoğan ile “harika” ikili ilişkisi hatırına veto eder mi?
Türkiye’nin önceki Vaşington Büyükelçisi Namık Tan “Etmek istese de edemez” diyor; “2020 seçimlerine doğru gidilirken kendi siyasi geleceği tehlikeye girer.”
Geçtiğimiz günlerde Bloomberg’te “gelişmelere yakın kaynaklara” atfen çıkan “Türkiye ABD’nin talebiyle S-400 alımını yeniden değerlendiriyor” haberi aslında gelişmelerin “geri dönüşü olmayan” noktaya doğru ne kadar hızla ilerlediğini gösterdi. Bu haberin çıkmasıyla Suriye ordusunun İdlib’te, Türkiye’nin ateşkes sorumluluğunda bulunan bölgelere bombardımanı birden hızlandı. Nihat Ali Özcan ve Metin Gürcan gibi asker kökenli yorumcular, Türkiye’nin İdlib çevresindeki 12 gözlem noktasındaki yaklaşık 900 askerinin saldırılara açık hale geldiği ve artık önceliğin onların güvenliğine verilmesi gerektiğini yazdılar. 13 Mayıs’ı 14 Mayıs’a bağlayan 24 saat içinde önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, ardından Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu’yu aradı. Malum, bütün böbürlenmeye rağmen, Türk ordusunun Suriye’deki varlığı Rusya’yla işbirliğine bağlıydı. The Washington Institute uzmanı Soner Çağaptay, “Türkiye ABD’ye S-400’leri alacağını bildirdi, Suriye bombardımanı durdu” diye yazdı kendi kaynaklarına dayanarak. Putin’in meselesi yalnızca Türkiye’ye füze satmak değil, S-400 satışı üzerinden NATO ittifakını çatırdatmak ki şu ana dek bunu başarmış görünüyor. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in geçen haftaki Türkiye ziyaretinden de bir sonuç çıkmadığı böylece anlaşıldı. Nitekim 15 Mayıs’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Anlaşmadan geri dönüş yok” diye kim bilir kaçıncı defa tekrarladığı saatlerde ABD Temsilciler Meclisine Türkiye’ye tehditlerle dolu karar tasarısının sunuldu.


İran-ABD gerilimi tırmanırken ekonomi

Yine aynı saatlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe’de(geçtiğimiz hafta Çavuşoğlu’nun alt yapısını hazırladığı ziyarette) Irak Cumhurbaşkanı Adil Abdülmehdi’yi ağırlarken, ABD Dışişleri Irak’ta görev yapan bütün diplomatlarını derhal bulundukları yerden ayrılmaya çağırıyordu. Bu çağrı, ABD’nin İran’a karşı askeri harekâta kalkışacağının işareti olarak yorumlandı. ABD geçen ay İran Devrim Muhafızlarını, yani fiilen bir orduyu “terör örgütü ilan etmiş” geçen hafta da uçak gemisi USS Abraham Lincoln’u Basra körfezine yönlendirince İran buna karşılık vereceğini söylemiş, nükleer anlaşmayı da askıya almıştı. ABD İran’a, İsrail ve Suudi Arabistan’ın desteklediği üzere askeri müdahalede bulunursa, Rus ve Çin seyirci mi kalacak? Pek mümkün görünmüyor.
İran, Türkiye’nin Astana Sürecinde, Rusya ile birlikte Suriye’deki “ateşkes” müttefiki. Trump, 2 Mayıs itibarıyla Türkiye dâhil altı ülkeyi (diğerleri Yunanistan, İtalya, Japonya, Hindistan ve Güney Kore) İran’a petrol ticareti ambargosundan muaf tutmaya son verdi; Türkiye’nin petrol ithalatının yarsı İran’dan. Yani, ABD-İran gerilimi de hem dış siyasetimiz, hem de ekonomimiz üzerinde yıpratıcı etkilere sahip.
Ekonomide artık tehlike çanları çalıyor. Artık Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanı damadı Berat Albayrak’ın yerinde kalıp kalmaması, ya da yeni bir paket açıklayıp açıklamaması tek başına bir şey ifade etmeyecek aşamaya geliyoruz. Hazine’nin Merkez Bankasından 40 milyar yedek akçe çektiği, bunların 23 Haziran İstanbul seçimi öncesi Bayram İkramiyesi ve diğer harcamalarda kullanılacağı haberleri aradan günler geçmesine rağmen yalanlanmadı. Türk ekonomisi tarihte hiç bu kadar dış siyasi gelişmelere bağlı olmamıştı.
Tablo ciddi.
ABD Temsilciler Meclisine sunulan karar tasarısı, adeta 1964’te ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye yazdığı “Kıbrıs’a müdahale ederseniz, NATO’dan çıkartırız” mealindeki mektubunu anımsatıyor. İnönü’nün cevabı malum; “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır”.


Batı, Erdoğan ile Türkiye’yi ayırmaya başladı

Ama bu defa hedef alınan Türkiye’den çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararları… Karar tasarısında Türkiye’nin müttefikliğine güçlü bağlılık teyit edilirken, Erdoğan ayrı tutuluyor. Bu daha önce Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier tarafından da yapılan vurguydu: Erdoğan’ın “Türkiye benim, ben Türkiye’yim” vurgusuna karşı, Batı dünyasında, “Hayır, bizim bildiğimiz Türkiye sadece Erdoğan değil vurgusu” yapılıyor. Bunda 2014’te Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana idarenin giderek sadece Erdoğan’ın elinde toplanmasına, muhalefet üzerinde kurulan yargı baskısına, iş dünyası üzerinde kurulan siyaset baskısına, medyanın tek tipleştirilmesine karşı, seçmenin yarısının hâlâ –ve demokratik olgunluk içinde- “hayır” demesinin payı var elbette. Vikipedia’yı yasaklamaya benzemiyor bu, elalemin gözü, kulağı, ağzı kapalı değil ki.
Tabii bir de Kıbrıs var. Erdoğan ve AK Parti hükümeti, “Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin çıkarlarını korumak” gibi son derece meşru bir söylemle, tam da Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi, hem AB, hem ABD’den gelen tepkiler altında Kıbrıs sorununu öne çıkarmış bulunuyor. Ankara’daki diplomatik çevrelerde, bunun acaba zaten önyargılara sahip Avrupa ve Amerikalı siyasetçileri Erdoğan karşıtı demeçler vermeye sevk edip Erdoğan’ın 23 Haziran seçiminde “Dünya bana karşı, destek olun” mesajını vermeyi amaçlayan bir taktik olup olmadığı konuşuluyor.
Çünkü bütün bu tablo içinde Erdoğan’ın birinci önceliğinin İstanbul Büyükşehir Belediyesini yeniden alıp, 31 Mart seçimleriyle güç yitirdiği izlenimini gidermek olduğu konuşuluyor diplomatik çevrelerde.


Erdoğan-Bahçeli cephesinin önceliği İstanbul

Erdoğan, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının kendi iktidarından geçtiğini kanıtlamak için iktidarının hala güçlü olduğunu göstermek, bunun için de İstanbul’u ne gerekiyorsa yaparak geri almak istiyor. Buna bir kanıt da seçim ortağı ve artık fiili koalisyon ortağı MHP lideri Bahçeli’den geliyor. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu şehit cenazesinde saldırıya uğraması ardından dahi PKK ile dolaylı işbirliğiyle suçlayan Bahçeli, başka koşullarda yeri göğü inleteceği bir gelişmeyi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yıllar sonra avukatlarıyla görüştürülmesini, 23 Haziran uğruna savundu. Daha ne yapsın?
Ama durum Türkiye’nin milli güvenliği ve İkinci Dünya Savaşından bu yana içinde yer aldığı Batı dünyasında, NATO ittifakında kalıp kalmaması bakımından kritik bir noktaya doğru gidiyor.
Savuma Bakanı Hulusi Akarın 15 Nisan’da Vaşington’da Türk-Amerikan konseyi açılışındaki konuşmasında “Türkiye NATO’da kalacaktır” vurgusu önemliydi. Acaba hâlâ önemli mi?

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir (*)

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.
Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.
Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.
Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.
Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.


Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.
Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.
Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?
Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.
Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.


“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.
Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.
Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

(*) Deutsche Welle Türkçe Servisi’nde 14 Mayıs 2019’da yayınlanan yorum.