AK Partinin kolay parayla şımarmış, güce bağımlı propaganda akıldânelerini en çok öteden beri muhafazakâr, İslamcı damardan gelenlerin eleştirdiğine şaşmamak lazım. Fena çuvallıyorlar.
En son “Ekrem İmamoğlu kendisiyle tartışan genci tokatladı” yalanı yayıldı. Gazeteci arkadaşımız Kadri Gürsel’in eline kelepçe takılıp, haksız yere yattığı ceza nedeniyle yeniden içeri alınmasından, İstanbul Adliyesinde hâkim Mehmet Yoylu’nun, avukat Feyza Yüksel’in –belli ki özel olarak dikkat ettiği- eteğinin kısalığını mesele yapıp ortalığı alt üst etmesinden hemen önceydi. Üstelik kara propaganda ekibi, sonradan video görüntüleri ortaya çıkan bu “genci tokatladı” yalanına AK Parti ileri gelenlerini de inandırmışlardı. Herhalde bu kara ekip, çaresizce, etrafta sadece kendi elemanlarının telefonla çekim yaptığını filan düşünüyorlar. CHP’lilerin buna cevabı İmamoğlu’nun yaşlı bir kadınının kulağına bir şey fısıldarken çekilen fotoğrafını “kulağını kopardı”, ardından gençlerle top oynarken çekilen fotoğrafını “zorla topu alıp penaltı attı” diye yaymaları oldu. Orantısız zekâ durumları mı devrede ne?
Kim veriyor bunlara bu akılları?
Türkiye Gazetesinde Cem Küçük kendini âdeta parçalıyor haftalardır, “yanlış yapıyorsunuz” diye, “bizim taraf yanlış yapıyor” diye. “Bizim tarafın” diyor, “Ekrem İmamoğlu’na saçma sapan gerekçelerle saldırması İmamoğlu’nun ekmeğine yağ sürdü ve hâlâ sürüyor”; ama dinletemiyor. Cem Küçük bildiğim kadarıyla anlar bu işlerden; 1960’larda, 1970’lerde CIA tarafından, mesela Alman BND tarafından geliştirilen kara propaganda taktiklerini çalışmıştır, okuryazar takımındandır. Yazdıklarından okuyorum ki, hayallerinde göremeyecekleri mevki ve imkânlara “evet efendimcilikle” ulaşmış, o imkânları yitirmemek için sınır tanımaz bir pervasızlıkla ilerleyen saldırgan ekibin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve İstanbul adayı Binali Yıldırım’ı tam gaz duvara sevk ettiklerinin farkında. Ama “onun tarafının” gözünü hırs ve para bürümüş. Sadece Küçük değil, mesela Abdurrahman Dilipak’ın, sonra Erdoğan’ın eski danışmanı, şimdi muhalif saflarda görünen Akif Beki’nin, bir zamanlar “o tarafın” keskin kalem erbabından Yıldıray Oğur’un, Nihal Bengisu Karaca’nın bugün yazdıklarından da anlıyoruz bunu. “Öyle yapmayın” diyorlar, “biz buradayız” diyorlar ama nafile.
Sonra, yine kim akıl verdiyse “İmamoğlu’na İmamoğlu demeyelim” taktiği gütmeye başladı AK Parti. Yani İmamoğlu’na İmamoğlu derlerse, hayat pahalılığından, işsizlikten beli bükülmüş dar gelirli muhafazakâr vatandaş güya “Aa bak bu da İmammış, bizdenmiş” diyecek ve AK Parti’ye oy vermekten o nedenle vazgeçecek… Ama CHP adayı derlerse adı öyle anılacak, artık kimse ona İmamoğlu demeyecek. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bile Trabzonlu hemşerisi İmamoğlu’na “CHP adayı” der oldu. Dedi de ne oldu? AK Partili Mehmet Metiner TV yayınında “Ekrem İmamoğ.. Pardon CHP adayı” deyince büyü bozuldu.
Binali Yıldırım’ın geçen sabah Fox TV’de İsmail Küçükkaya ile yayında “CHP adayı” demesi yapmacık kaçmıyor muydu, Allah aşkına? 1960’larda, 1970’lerde değiliz ki. Tabii o yayındaki asıl falso, Yıldırım’ın, Küçükkaya “oyların çalınması” iddiasını sorduğunda verdiği cevaptı. Yıldırım, “Aday olarak sesimi duyuramıyorum, onun için öyle dedim” dedi çıktı. Hadi medyanın yüzde 90’ının sahipliğinin Erdoğan yörüngesinde dolaştığını, Yıldırım’ın sesini duyurma sorunu olduğu kısmını bir yana bırakalım. Peki, YSK üzerine kurulan bütün siyasi ve psikolojik baskının nedeni “oylar çalındı” iddiası değil miydi? Doğrusu bu propaganda ekibinin Binali Yıldırım’ı bu süreçte içine düşürdüğü zor durumların haddi hesabı yok. Neydi o yemek masası ve sandalyesini bir kenara çekip yer sofrasında garibancılık oynama manzarası?
Bir de o İmamoğlu’nun Trabzonlu olduğundan hareketle, Yunanistan’da kimsenin duymadığı bir internet sitesine sahte yayın yaptırıp oradan “Yunanlı İstanbul’u aldı” cinliği yaşandı. Zamanında Süleyman Demirel, şaka olsun diye “Hamsi kavağa çıktığında” dediği için seçim kaybetmişti. Ama bu defa başka, değil mi? Ne de olsa Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan, AK Parti’nin Seçim İşleri Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’a, oradan seçim gecesi fiyaskosunun aktörlerinden Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancı’ya dek AK Parti ileri gelenleri arasında başka Trabzonlular da var.
Gerçekten kim veriyor bu akılları?
Mesela bir de PKK lideri Abdullah Öcalan’ı –sekiz yıl aradan sonra- avukatlarıyla görüştürme hamlesi var. Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmesi için üç bin küsur mahkûmun sürdürdüğü açlık grevi, böylece avukatlarıyla görüştürülmesiyle ve karşılığında Öcalan’ın açlık grevlerinin bitirilmesini ve tabii ki yine bölge siyasetine, Suriye’ye filan yön gösteren mesajlarının basın toplantısıyla yayılması ile sonuçlandı. Bakalım bu adım Kürt seçmenin, HDP’liler dâhil gidip oylarını AK Parti adayına atmalarını sağlayacak mı? Tabii bir de daha düne kadar Erdoğan’a mitinglerde Öcalan’ın idamı için urgan atan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “avukatların hakkıdır” demesi var, değil mi? Yeter ki fiili koalisyon bozulmasın, Bahçeli tek bir sorumluluk almadan Erdoğan üzerinde stratejik konularda fiili veto hakkını kullanabilsin, öyle mi? Ve bunu vatandaş anlamıyor, çünkü yüzde 90’ı “bizim tarafta” olan medya zaten bunları hiç göstermiyor, İmamoğlu’nun tokat attığı haberlerini çiğneyip duruyor, öyle mi?
İşin traji-komik yanı şu: Erdoğan bu kadar yıldır havuzdan medyaya aktarılan paraların artık hiçbir işe yaramadığının farkında. O da şu 23 Haziran’ı bekliyor muhtemelen bu acemi kara propaganda takımından hesap sormak için. Tabii Bahçeli can havliyle yeniden erken seçim istemezse…
Neyse, konuyu saptırmayalım.
Görünen o ki, Erdoğan ve AK Parti’nin 23 Haziran seçimleri için yetki verdiği propaganda ekibinin taktikleri geri tepmeye başladı.
Bunda CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sonunda işin püf noktasını çözmüş olmasının da payı var. Sonunda CHP Erdoğan’la onun zemininde tartışmaya girmek kadar ağır bir hata olmayacağını, Erdoğan’ın siyasi olarak zıtlaşmadan beslendiğini ve ne kadar ağır psikolojik baskı olsa da sinirlerin bozulup karşılık verilmemesi gerektiğini anladı. Bakalım bu asimetrik propaganda mücadelesi nasıl sonuçlanacak.

Comments

  1. Teşekkurler Murat Bey. Yazılarınızdaki kolay anlaşılırlık en çok sevdigim sey. Kitaplarinizi merak ediyorum.

  2. Sanırım kontrol etmekte zorlandığınız bir nefret, önünü almakta pek başarılı görünmediğiniz bir rövanşizm tutkusu, saygınlığınızı örseliyor, sayın Yetkin. Yıldıray Oğur’u, A. Dilipak ve avanesi ile aynı torbaya doldurmak, Reisçi’lerden bulaşmış bir ‘insani zaaf’ın dışa vurumu olsa gerek.

    Taraf yok artık, Ahmet Altan da içeride. Ne var ki, sanki ruhu hala ortalıklarda dolaşıyor ve ‘biriktirilmiş’ bir nefret, Reisçiliğin krizi ve gerilemesiyle birlikte, kendisini dışa vurma şansı yakalıyor.

    İki şey sormak isterim size:

    (1) Anıt Kabir’de “Ordu göreve!” diye pankart açıp yürüyüşe geçen kara cüppeliler güruhunun arasında siz de var mıydınız? Ya da, kampüs girişlerinde kurulan, ve bana ilkel bir gericiliğin utanılası gösterisi olarak görünen “ikna oldaları” şarlatanlığında yolunuz o oadlara düştü mü sizin de?

    (2) Bir köşe yazısında, bir itham olduğu çok açık ima edilen böylesi düşkün bir soruyla karşılaşmış olsanız, ne hissederdiniz?

    Dindar değilim -hiç olmadım, dini bir inancım da olmadı hiç. Ama, ahlakın yalnızca dindarların bir sorunu olmadığına inanıyorum. Seküler bir ahlak da vardır, öyle değil mi?

    Yazılarınızı ve mesleğinizi, ahlaksızlığın kara bulutlarının gölgesinden sakınacağınız beklentisiyle. . .

    Bernar Kutluğ

    1. Sayın Kutluğ, birinci sorunuza cevabım hayır, yazdıklarım ortada, isteyen bakabilir. İkinci sorunuza bir anlam veremedim, doğrusu anlayamadım da. Ancak taraf sözcüğünden çok alınmış olduğunuzu anladım; sözü kullanan ben değilim, Cem Küçük, ona atıfta bulunduğum açık. Yine de yorumunuz için teşekkür ederim

  3. Yıldıray Oğur’u A. Dilipak’la eşitleyip aynı torbaya koymak, benim açımdan çok, ama çok sorunlu,sayın Yetkin. Gerek sizin, gerekse Ruşen Bey’in Ahmet Altan, Etyen Mahçupyan, Yıldıray Oğur, Alper Görmüş, Gürbüz Özaltınlı gibi insanlara karşı duygusal bir tepkisellik içinde olduğunuzu düşünüyorum. Entelektüel bir çizgide, kalite ve özgüvenden taviz vermeden yürütün meselelerinizi o gelenek-dışı demokratlarla.

    Eğer Yıldıray Oğur’u A. Dilipak ile eşitler ve o şekilde göstermeye çabalarsanız, bir gün gelir, bir başkası çıkar, sizi “Ordu Göreve!” ya da “İkna odaları” kepazeliklerinin öne çıkan isimleriyle eşitler ve o şekilde gösterir -ve elbette hiç ahlaki olmadığı gibi, bir düşkünlük iması olur bu.

    Toptancılıktan uzak kalalım, entelektüel kaliteden ödün vermeyelim diyorum. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, tartışmaya açık bulursunuz,tartışırsınız; ama bir gerçek var ortada: Ahmet Altan, Etyen Mahçupyan, Yıldıray Oğur, Alper Görmüş gibi isimler, yaygın olduğunu ileri süremeyeceğim ama saygınlığı hak eden bir çizginin temsilcileri. A. Dilipak gibi tiplerle eşitlenmeyi hak etmiyorlar. Entelektüel bir karşı çıkış olsun meselemiz, bu tür ahlaksal açıdan sorunlu toptancılık girişimleri değil.

    Selamlar,
    Bernar

  4. Merhaba, bende sıradan bir okuyucu olarak yazıyorum. Taraf gazetesinin bu ülkeye verilen zararlara nasıl ortak olduğu ve katkı verdiği ortada. İşin kötüsü o süreçler yaşanırken bilinçli ve organize şekilde ortak oldular. Bavulları, tetikçi kıvamındaki haberleri hepsini hatırlıyoruz ve hala nefret vb söylemlerde bulunmak, gelenek dışı demokratlardan bahsetmek UTANMAZLIKTIR.

Bir Cevap Yazın