Avatar

Gazeteci-Yazar

Yeni sosyal medya düzenlemeleri, siyasi hamlelerle değiştirilen sahiplik yapılarının dışında kalan, dijital gettolarda hayat bulan medyanın topluca ortadan kaldırılabilmesi ihtimalini de gündeme getiriyor. (Foto: Marvin Meyer / Unsplash)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın örgün medya ardından sosyal medyayı da kontrolü altına alma çabası yeni değil. Ancak geçen hafta sosyal medyanın yasaklanması isteğini dile getirmesi basın ve ifade özgürlüğü bakımından endişe verici. Bir adım geriye çekilip baktığınızda şimdiye dek yapılanın manzara, marka değeri ve yaygınlığı olan medya kuruluşlarının sahipliklerinin değiştirilerek iğdiş edilmesi, geri kalanların sosyal medya dediğimiz dijital medya alanına -zorunlu, ya da gönüllü olarak sürülmesi olduğu görülüyor. Şimdi bu dijital gettolara bağımlı halde yaşayan hükümet-dışı medyanın, içinde bulunduğu gettolarla birlikte yok edilmesi aşamasına mı geldik?
Bu süreç, Dinç Bilgin’in elindeyken iflas nedeniyle TMSF kontrolüne geçen Sabah-ATV grubunun 2007 yılında, tek talip olan Ahmet Çalık’a satışıyla başladı. Aynı yıl -o zaman başbakan- Erdoğan’ın Hürriyet’in “Amiral Gemisi” olduğu Aydın Doğan sahipliğindeki Doğan Grubuna çıkışları başladı. Bu çıkışlar 2009’da büyük bir vergi davasına dönüştü. Davanın uzlaşma yoluyla çözülmesi sürecinde 2011’de Doğan Grubunun iki gazetesi Milliyet ve Vatan, Erdoğan Demirören yönetiminde Demirören Grubuna, Star TV’de Ferit Şahenk yönetimindeki Doğuş grubuna satıldı. 2013’te Sabah-ATV Çalık grubundan Kalyonculara geçti. Sahibi Orhan Cemal Kalyoncu görünüyordu ama direksiyonda Serhat Albayrak vardı. Çalık grubunun mali işleri de zaten kardeşi Berat Albayrak’taydı. Bu süreçte ne Doğuş grubunun ne de Turgay Ciner’in Habertürk-Show TV grubunun sahiplik yapıları değişti, ama yayın politikaları Erdoğan’ı rahatsız etmeyecek, ettiği an gereğini yapacak bir çizgiye geldi. Bu operasyon 2018’de Doğan Grubundan geri kalan yayınların da Demirören Grubuna devriyle tamamlandı.

Erdoğan medyayla oynamak istedi ama kırdı

Neticede toplam 11 yıl süren bir operasyonla AK Parti 11 yıl öncesinin “ana akımı” sayılan medyanın tamamını ele geçirmiş bulunuyor. Buna zaten öteden beri Erdoğan/AK Parti çizgisindeki Türkiye, Yeni Şafak, Akit gibi gazeteleri, ana akım sayılmasalar da bu toplama katmak gerekiyor.
Ama zaten ana akım kavramı anlamını yitirmiş durumda. Ana akım, hem yayınladıklarıyla gündemi belirleme, ya da yansıtma yeteneğini, hem de belli bir okur/izler hacmine sahip olmak anlamına geliyor. Oysa şu anda bu iki özellikten de söz etmek imkânsız. Bir zamanların ana akım gazetelerinin okunma oranları, televizyonların izlenme oranları yerlerde. Tabii izlenme ve okunma oranlarıyla birlikte gelirler de azaldı. Ama bütün devlet imkanları, suya sabuna dokunmama karşılığında verilen astronomik maaşlara, masraflara, ayrıcalıklara aktarılmaya devam ediyor.
Öte yandan hâlâ hükümet çizgisine girmeden yayın yapmaya çalışan gazete, televizyonlar canından bezdiriliyor. Sözcü’den Cumhuriyet’e, Birgün’den Evrensel’e, Yeniçağ’a kadar gazeteler üzerinde Basın-İlan Kurumu, Fox TV, Halk TV, Tele1 gibi televizyon kanalları üzerinde de RTÜK aracılığıyla baskı kuruluyor, yıldırma politikası izleniyıor.
Erdoğan medya oyuncağını rakiplerinin elinden kapmak isterken kırdı. Artık o oyuncak kimsenin işine yaramıyor.

Gettoya sıkıştırıp gettoyu yakmak

Bu süreçte binlerce basın emekçisi işsiz kaldı; ya işten çıkarılma ya istifaya zorlanma ya da artık katlanamayarak bırakma şeklinde. Son olarak Hürriyet’ten çıkarılan meslektaşlarımıza tazminat ödenmemesi, medyada yeni bir dönemi, medya çalışanlarının haklarının da dikkate alınmaması dönemini başlattı.
Bu bir başka dönemi de başlattı. Dijital gazetecilik zaten 2000’lerin başından bu yana gelişiyordu. Örneğin Doğan Akın yönetiminde T24 on yılını geride bıraktı. Dijital medya, sosyal medya Türkiye’deki siyasi atmosferden bağımsız olarak da bütün dünyada gelişiyordu zaten. Ben dahil pek çok meslektaş zorunlu ya da gönüllü olarak okurlarımızın, izleyicilerimizin farklı haber alma ve yorum alma hakkını bu platformlarda karşılamaya çalışıyoruz.
Ama dijital medyanın, sosyal medyanın üç temel riski var:
– Birincisi, erişimi dijital kullanıcıyla sınırlı. Bu da Türkçeye “yankı odası” olarak tercüme edilen “echo chamber” riskini gündeme getiriyor. Yani, en abartılı durumuyla söylersek zaten toplumdaki bir avuç elit birbirini izliyor.
– İkincisi, dijital platform sayısı ne kadar artarsa, zaten basılı/görsel reklam pazarından kapılabilen reklam geliri o kadar fazla platform arasında paylaşılıyor. Yani çok kitleselleşemedikçe mecrayı ayakta tutacak gelir sınırlı.
– Üçüncüsü, dijital kazaları, sabotajları filan hiç saymıyoruz, birileri, bu hükümet de yayın sağlayıcı şirket de olabilir, bir şalteri indirmekle yayınınızı kesebilir. Geriye arşiv dahi kalmayabilir.
Bu riskler, aslında gayet geniş yayıncılık imkânları da getiren dijital yayıncılığı, sosyal medya kullanımını bir tür medya gettosuna dönüştürüyor. Adına ister yasak, ister kibarca kısıtlama deyin, medyaya yönelik her yeni yasa, bu gettonun duvarlarını biraz daha yükseltiyor.
Bu konuları dile getirdiğimiz zaman hükümetle arayı bozma endişesiyle görmezden gelen etkili çevreler, yarın dijital gettonun şalteri kapatıldığında -gerektiğinde- seslerini duyuracak zemin bulamayabilir. Sesini duyurma ihtiyacı de adalet ihtiyacı gibi; bir gün herkese lazım olacak.