Nuriye Ortaylı

Doktor, halk sağlığı uzmanı

Basın, karantinada kalması gerekirken düğüne giderek hastalık bulaştıran “Kovidli kaynana” haberini sevdi ama gerçekleri açıklamayıp salgının durdurulamamasının suçunu sadece vatandaşa yüklemek doğru değil. (Foto: Sağlık Bakanlığı)

Basınımız düğün ve Covid haberlerini seviyor. Şöyle bir tarama yaptığınızda damatla gelinin düğünde virüs kaptığı hikayesinden başlayarak ilginç bir dünyaya giriyorsunuz. Ama benim favorim Bursa’dan yerel Yeni Dönem gazetesine referansla “az okunan ama ana akım denen” gazetelere “kaynana düğüne katılanları yaktı” şeklinde düşen haber. Haberin, filyasyon ekiplerinde çalışanlara dayanarak iddia ettiğine göre PCR testi pozitif çıkan ve “evde kendini karantinaya alması” söylenerek evine gönderilen kadın, “hasta olduğumu söylersem kimse düğüne katılmaz” diyerek kızının düğününe katılmış ve düğünde başkalarını enfekte etmiş. Filyasyon ekipleri düğünün videolarını izleyerek hasta kadın ile temas edenleri saptamaya çalışıyormuş. Gelinin annesi yerine “kaynana” denmesinden ve alev alev başlıktan suçlunun kim olduğunu anlıyoruz zaten.
Salgının başından beri, ama en çok da “normalleştiğimiz” ve kamuya yönelik en önemli salgın tedbirinin Sağlık Bakanının her akşam attığı twitlerde “tedbiri elden bırakmayın, maske, mesafe” mesajı haline geldiği Haziran ayından itibaren “ana akım medya”nın en sevdiği faaliyet de “bak bak maske takmıyorlar”, “bak bak doluşmuşlar parka, plaja” diyerek kontrol altına alınamayan salgının baş sorumlusu olarak vatandaşı göstermesi.

Maskenin, düğünün suçlusu kim?

Pardon halk Demeyelim. Bir zamanlar, eski bir gazetenin “halk plajlara hücum etti, vatandaş rahatsız oldu” başlığına gönderme yapıp, Cumhuriyet elitistliğiyle dalga geçmek pek revaçtaydı. O haklı espriyi yapanların bugün de “halk maske takmıyor, vatandaş salgın tehdidi altında”, zihniyetiyle de dalga geçmelerini beklerdim. Benim gördüğüm bu ara herkes, kendilerinin değil, başkalarının maske takmadığından, kalabalıklar halinde yaşadığından şikayetçi. Karantinada olması gerektiği halde düğüne gidip herkese hastalık bulaştıran “kaynana” haberi bunun örneği.
Geçen yazımda Türkiye’de salgın yönetiminin açıklanmış, biz sıradan vatandaşların bildiği bir stratejisi olmadığını söylemiştim ve yöneticilerin kafasında olduğunu varsaydığım stratejinin Mart-Mayıs aylarında kitlesel hareketliliği ekonomide aktif olmayanlar üzerinden azaltmak olduğunu söylemiştim. Haziran başından itibaren uygulanan politikalar ise bulaşmanın önlenmesini tamamen bireylerin alacağı kişisel tedbirlere, yani önemli davranış değişikliklerine bağlamış durumda. Bu davranış değişikliğinin nasıl sağlanacağı konusunda ise uzun uzadıya düşünülmediği kanısındayım.
Davranış değişikliği ister maske takmak ister düğün, kutlama, cenaze taziyeye katılmak, isterse düğün, cenaze sahibiyseniz bütün eşinizi dostunuzun katılmasını istemekten vazgeçmek olsun, kolay değil.

Tehdidin büyüklüğü anlatılamadı

Hepimizin bu birkaç ayda birçok kez başına geldi, dolayısıyla biliyoruz. Davranış değişikliği için gerekli ve en önemli ilk unsur tehdidin büyüklüğüne, ikincisi de o tehdidin bize yakın olduğuna, yani bizim de başımıza gelebileceğine inanmak.
Şimdi bu yazıyı okuyanların çoğu canım herkes biliyor, büyük bir felaketin bir pandeminin içindeyiz, ayrıca biliyoruz zaten bu virüs herkese bulaşabiliyor diyecek. Ama siz bu yazıyı okuyorsunuz… Eminim ayrıca birçok başka yazı okudunuz, çeşitli kaynaklardan dinlediniz. Ama nüfusun önemli bir bölümü bunu yapmıyor, onlar genel durumdan, ortalıkta gezinen söylentilerden bilgi alıyor. Genel durum Mayıs sonundan itibaren “efsane yazdık” klişesinde özetlenebilecek bir hastalığa karşı başarı kazandığımız ve durumun normalleştiği söylemi. Arada ufak uyarılar oluyor tabi tedbiri elden bırakmayın diye, ama tehdidin büyüklüğünü, çok yanımızda olduğunu, ve uzunca bir süre bizimle olacağını söyleyen kaç kişi var, bunların sesi ne kadar duyuluyor? Nüfusun önemli bir kısmı internette, sokakta bin türlüsü dolaşan hurafeleri duyuyor ve azımsanamayacak kısmı bunlara inanıyor.

Ankara, Konya, Karaman nasıl aynı olabilir?

İkincisi ve çok önemlisi, tehdidin ne kadar yakınımızda olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz. Israrla birçok yazımda hastalığın her ilde, hatta her ilçedeki seyrinden vatandaşlar haberdar edilmelidir diyorum. Birçok uzman da bunu vurguluyor. Bunu mesleki merakımdan yapmıyorum. Vatandaş olarak madem riskimizi kendimiz değerlendirmek, hangi aktivitelerden kaçınacağımıza kendimiz karar vermek zorundayız, mahallemizde, ilçemizde, yaşadığımız belediye sınırları içinde salgının bulaşma hızını, kaç kişinin etkilendiğini vb bilmemiz gerekiyor.
Ama bunu bilmek mümkün değil, çünkü Bakanlık verileri illere göre vereceğiz dedi ama vermiyor. Israrla zaten sınırlı sayıda bildirdiği veriyi, birçok ili bir torbanın içine koyarak iletiyor.
Örneğin Ankara, Konya, Karaman aynı torbada. Ne alaka? Ankara’dan Karaman’a arabayla dört saatte gidilir. İki yerleşim biriminin arasında önemli bir etkileşim de yoktur. Konya ile Ankara arasında bile o kadar yoktur. Kaldı ki, Ankara koca bir şehirdir ve birbirinden çok farklı yapıda bölgeler içerir. Neden ilçelerden illere oradan Bakanlığa iletilen rakamlar olduğu gibi yayınlanmaz da ayrıca bir toplama işlemi yapılmaktadır anlamak mümkün değil.

Sağlık Bakanının sayı açıklaması yetmez

Kaldı ki sayılar ve sayıları ilan etmek işin ilk adımıdır. Nüfusun çok önemli bir kısmı bunları sıkıcı ve anlaşılmaz bulur. Sayılara bakarak harekete geçenler bir azınlıktır. Nüfusun daha geniş kesimlerine insan hikayeleri daha çok etki eder ve duygularını harekete geçirir. Televizyondaki tartışma programlarını izleyenler uzmanları dinler, ama önemli bir çoğunluk televizyondaki dizileri ve eğlence programlarını tercih eder, bilgiler ve mesajlar bu programların içine yerleştirilebilir. Bazı insanlar yüz yüze anlatılan şeylerden etkilenir, gençler sosyal medyadan vb. Bu pandemide herkes önemli. Her birimizin aldığı kararlar ve yaptıkları zincirleme çok geniş bir grubu etkiliyor, dünyadan yayınlanmış örnekler var.
Geçtiğimiz aylarda vaka sayısını sıfırlamış Yeni Zelanda’ya İngiltere’den gelip karantinayı ihlal eden iki kişi 70’den fazla insanı içeren bir ufak salgına yol açtı. Şubat ayında birinci dalgayı atlattığını ilan eden Güney Kore’de şimdi artık meşhur olmuş “Vaka 31” aksıra tıksıra şehir içinde dolaşarak 1000’den fazla kişinin enfekte olduğu bir ikinci dalga yarattı.
Virüs hızlı bulaşıyor, fırsatları kullanıyor. Onun için her bir bireye onun ulaşabildiği, kabul ettiği kanallardan ulaşmak, onun ilgi alanına, kültürel değerlerine, ihtiyaçlarına uygun mesajlar vermek lazım. Her iletişim kanalını kullanmak, mesajları değişik gruplara göre uyarlamak lazım. Bu oluyor mu? Akşam basın toplantıları sırasında, maske, mesafe diyen Sağlık Bakanı dışında vatandaşı etkileyecek bir aktivite görüyor musunuz? Bu ülkenin iletişim bilimcileri var, çok başarılı reklamcıları var, onların birikimlerinden ne kadar yararlanılıyor?

Hâlâ çok geç değil, virüs uzun süre bizimle birlikte olacak, hemen şimdi bunun için harekete geçilmesi lazım. Ama geçmişte karşılaştığımız önemli sağlık sorunlarından, mesela AIDS ile mücadeleden biliyoruz ki bireysel davranış değişikliklerinin gelişmesi zaman alır. Bir yandan başka tedbirlerin alınması gerekir.

Kaynana meselesine dönersek

Eve karantinaya gönderilen “kaynana” meselesine dönelim. Gerçi Bursa İl Sağlık Müdürlüğü bir açıklama yayınlayarak haberi yalanladı ama filyasyonda görevli sağlık çalışanlarından bu olayın benzeri onlarca tanıklık dinledim. Bakanlığın son filyasyon algoritması PCR ile tanı konulanlardan ağır hasta olmayanların, ellerine Hidroksiklorokinin gibi etkili olduğu hala kanıtlanmamış, ama ciddi yan etkileri olduğunu bildiğimiz bir ilaç da verilip karantina uygulayacağına dair imza alınarak eve gönderilmesini söylüyor. Neden? Gerçekten neden? Bakan hastanelerin dolu olmadığını söylüyor. Neden bu insanlar hastanelerde, ya da şu anda boş olan öğrenci yurtları benzeri yerlerde gözlem altında tutulmuyor? Bu hem kendi sağlıkları ve tedavileri için iyidir, hem de karantinayı kırma risklerini azaltmaya yarar.

Eve göndermek ayrı sorun

Evde karantinaya gönderdiğiniz kişi evde yalnız yaşamıyor, ailesi var. Herkes dört odalı, çift banyolu evlerde yaşamıyor. Yurtdışı yayınlardan biliyoruz ki yeni enfeksiyonların yüzde kırkı hane içinde oluyor. Geçen günlerde Bakanın kendisi de hane içi bulaşımın Türkiye’de de çok önemli olduğunu söyledi. Eve gönderilenlerin komşuya, kahveye gitmeyeceğini, hazır evdeyken tamirat da yaptırayım diye evin içine ustaların doluşmayacağı, ya da eşin-dostun ayıp olmasın diye geçmiş olsun ziyaretine gelmeyeceğini nereden biliyoruz? Bunların hepsi olmuştur, bir kısmı gazete haberi, bir kısmı sağlık çalışanı tanıklığıdır.
İkinci en önemli bulaş kaynağı işyerleridir. Kapalı alanda, kalabalık işyerlerinde maske kullanımı ile enfeksiyonu önleyemiyorsunuz, işyerlerinde ne tedbirler alınıyor? Yine sahadan gelen bilgilere göre oralarda da çok aksaklıklar var ki ancak ayrı bir yazıda anlatılabilir.

Toplu taşıma, düğün, cenaze

Üçüncüsü toplu taşıma. Toplu taşıma güya yüzde elli kapasiteyle çalışacaktı. Hepsi aynı günde ve aynı saatlerle çalışmaya başlayan işyerleri sayesinde bunun mümkün olmadığı daha 1 Haziran’da belli oldu. Peki yerine hangi tedbir konuldu? Yaz aylarında bile tıklım tıkış olan otobüsler, dolmuşlar da kışın daha kalabalıklaştığında insanlar nasıl korunacak?
Dördüncüsü düğün, kutlama, cenaze. Bunlara neden sayı sınırlaması getirilmiyor? Son günlerde yeni enfeksiyon sayıları iyice artınca özellikle vaka sayılarının yüksek olduğu illerde yetkililer düğünlerle ilgili tedbirler ilan ettiler. Ama aynı tedbirler Haziran ayında da ilan edilmişti, hepimiz görüyoruz ki uyulmuyor. Bu yeni tedbirlere uyulmasını nasıl sağlayacaklar?
Salgın yönetimi geçtiğimiz iki buçuk ayda birbiri ardına çok ciddi hatalar yaptı, en önemli hatası da ufak ufak, birazcık ondan, birazcık bundan, tedbirlerle durumu kontrol edebileceğini sanmasıydı. Bir kere daha tekrarlamak lazım, bu pandemi çok ciddi bir tehdit, birkaç ay falan sürmeyecek. Kapsamlı bir davranış değişikliğine gitmeleri lazım. Yoksa bedelini ağır ödüyoruz ve daha da ağır ödeyeceğiz.