Ali Çarkoğlu

Ali Çarkoğlu Prof. Dr., Koç Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Ahtapottan Öğrendiklerim (My Octopus Teacher) belgeselinde yapımcı Craig Foster, bir ahtapotla bir yıl geçiriyor.

Soğuk sularda nefessiz de kalsak bir ahtapot ile güven ilişkisine girebiliyorsak toplumsal yaşam içinde de bunu başarabiliyor olmalıyız...

İtiraf etmeliyim: Siyaset bile sıkıcı olabilir. Türkiye’de bile, sıkıcı olabilir. Bunun sorumlusunu nerede ararsanız orada bulabilirsiniz zorlanmadan. Memleketin medyası düzey kaybettikçe siyaseti izlemenin bunaltıcı havasından kaçmak şart oluyor. Neyse ki bir seçenek demeti sunan Netflix var. Birçok etkileyici dokümanter arasından Ahtapottan Öğrendiklerim’i (My Octopus Teacher) seyrettim yeni.
Pippa Ehrlich ve James Reed tarafından yönetilen dokümanterin yapımcılığını da üstlenen Craig Foster’ın vahşi Güney Afrika sahillerinde bir ahtapotla geçirdiği bir yılın hikayesi anlatılıyor. Tüylerinizi diken diken eden görüntü ve müzik eşliğinde bir arkadaşlık hikayesi bu. Sekiz bacaklı bir yaratığın güzelliği, zekası ve insanı utandıran merakının hikayesi. Soğuk denizlerin görünüşü hiç de sıcak kanlı olmayan bu yaratığı pek çokları için bir korku kaynağı olabilir. Foster merakı ve güveniyle kendine çok şeyler öğreten bu ahtapotla olan arkadaşlığını bir aşk hikayesi kıvamıyla anlatmış.

Son ahtapottan bir ders

Üniversite yıllarına dek Ege sahillerinde pek çok ahtapotla karşılaştım. İtiraf etmeliyim ki elimden kaçamayanlar ya salata ya da yahni oldular akşam yemeğinde. İzmir Karaburun’da evimizin hemen önünde sahilden 8-10 metre açıkta deniz dibinde bir kovuk vardı. Orayı günde bir iki kere ziyaret eder ve içine yerleşmiş ahtapotları alırdım. En son avımı hatırlıyorum. Hangi yazdı? Kaç yıl önceydi şimdi kestiremiyorum. Seksenlerin sonuna doğru olmalı.
Yedi sekiz metre derinlikteki iri ahtapot beni çok uğraştırmıştı. İlk seferinde isabetli bir atış yapamayınca kovuğa sıkıca yapışan ahtapotu kötü yaralamıştım. Ama o pes etmedi. Ben ettim ve bir daha da gördüğüm ahtapotlara ilişmedim. Kötü bir tecrübeydi. Denizin içinde ahtapotları hareket ederken görmek heyecan vericidir. Televizyonda izlemeye benzemeyen bir hayranlık yükselir içinde insanın. Şimdi o kıyılarda yıllardır ahtapot görmedim. Doğru dürüst balık bile kıyılarda nadirleşti. Karaburun’daki o son ahtapotu unutmadım. Onu yaşama bırakmış olmakla avundum ve av günahını geride bıraktım.

Ahtapotun merakı ve karşısında bir dev olarak duran Foster’a olan güveni çok etkileyici. Güven ve merak Türkiye’de çok nadir bulunur. Memleketimde akar ya da akmaz her türlü su seyredilir. Yol kenarlarında çay ve sigara eşliğinde yol da seyredilir. Hatta bir garip iş makinesi seyretme huyumuz da var sanırım. Yolda kaza olur karşı şeritteki trafik tıkanır çünkü geçenler kazayı seyrederler. Ama seyir ötesinde gözlem yeteneğimiz kısıtlı sanıyorum. Doğaya bakıyor ve seyrediyoruz ama doğayı merak ile gözleme becerimiz yok. Acaba doğa bizde bir temizlenmesi gereken kir ve kaçınılması ya da yok edilmesi gereken bir korku kaynağı mıdır? Her örümceği terlikle ezmek, o güzelim süleymancıkların böcek ilaçlarıyla ölmelerine seyirci kalmak. Eşekler, atlar, kedi ve köpeklerin buralarda çektiklerine doğayı gözleyebilen bir ülkede herhalde çok daha az rastlanırdı.

Öğrenmek için bildiğini sorgulamak

Bilimin temel taşlarından biri gözlemdir. Gözlem merakla birlikte olmadığı sürece sadece bir seyir olarak kalır. Ne gördüğümüzü anlamak da seyir ile mümkün değildir. Siyaset en başta itiraf ettiğim gibi sıkıcı günlerden geçiyor bugünlerde. Ama bu sıkıcılık biraz yorgunluk ve yılmışlığın sonucu belki de. Yoksa merakla yapılan gözlemler bizi çok ilginç bulgulara götürebilir. Türk siyasetinde merak edilebilecek neler yaşıyoruz? Bu soruyu cevaplayabilmemiz bildiğimizi varsaydıklarımızı sorgulamamıza bağlıdır. Bu varsayımları tek tek sınamamız bizi keşiflere götürecektir. Bu keşifler de seyri bırakıp yeni gözlemler temelinde bir öğrenmeye ilham kaynağı olacaklardır.

Ekonominin seçim sonuçlarını belirlediğini bildiğimizi düşünüyoruz ve çoğu zaman bunu sorgulamadan kabul ediyoruz. Oysa ekonominin beklenen belirleyici etkisi şartlara bağlıdır. Öncelikle ekonominin nasıl gelişme göstermiş olduğu sadece gelecekteki gelişmelerin bir tahmini çerçevesinde önemlidir. Yani ekonomi çöktü; o zaman bu hükümeti atalım yerine yenisini getirelim diye bir akıl yürütme büyük olasılıkla yok. Gelecek dönemlerde ekonomiyi kim daha iyi sonuçlar alacak şekilde yönetir? Bu temel soruya iş başındaki parti için geçmiş birkaç yıldaki performansına bakarak cevap verebiliriz. İyi iş çıkaranın performansının devam edeceğini düşünebiliriz örneğin.

Muhalefetin performansı nasıl ölçülür?

Peki bu tür bir performansı olmayan muhalefet için neye bakarak aynı hesabı yapabiliriz? Bu ilginç bir soru. Türkiye için özellikle ilginç çünkü muhalefet en az bir nesildir elle tutulur bir performans göstergesi sunmuyor bize. Aslında bu da doğru değil. Hemen her muhalefet, hemen her zaman hipotetik bir durum değerlendirmesine tabi olur: “İktidarda olsaydı nasıl bir performans gösterirdi?” sorusunun cevabı temelde bir kanaattir ve seçmenin taraflı partizan değerlendirmesiyle şekillenir. Bir de tabii merkezi yönetime hakim olmasa da yerel yönetimlerdeki performans bu değerlendirmelerde bir dayanak oluşturacaktır. AK Parti’nin iktidara yürüyüşünde Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul belediye başkanlığı dönemindeki performansı seçmenleri ikna edici bir rol oynamıştı örneğin. Büyük olasılıkla önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerinde de muhalefet için kritik öneme sahip olan Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehir belediyelerinde gösterdikleri performans olacaktır.

Bu bağlamda bir diğer ilginç konu tüm ekonomik değerlendirmelerin de yine partizan gözlüklerle yapılan taraflı gözlemler tarafından şekillendirildiğidir. Aynı ekonomiye bakan AK Partililerin pembe, muhalefet partilerinin seçmenlerinin de daha karamsar gözlükler kullanacaklarını tahmin etmek zor değil. Yani esas konu seçmenin seçim öncesinde hangi gözlüğü takacağına nasıl karar verdiğidir. Bu eğer partizan bağların zayıflamasından geçiyorsa nasıl bir süreç bu bağları zayıflatıp sonunda koparıyor ve pembeden kara gözlüklere geçiş oluyor?

Kişiler arası güven anketleri

Performans değerlendirmelerinde hangi renk gözlük kullanıldığı metaforunu abartmamak lazım elbette. Ama partizan tarafgirlik sonuç olarak liderlere ve kurumlara olan güveni de şekillendiriyor olmalı. Ufacık ahtapotun insanla kurabildiği güven ilişkisinin benzerlerinin sosyal yaşam içerisinde insanlar arasında kurulamadığını ilk doksanlı yıllarda gözlediğimizde şaşırıyorduk. Türkiye o gün bu gün karşılaştırmalı anket çalışmalarında dünyanın en düşük kişilerarası güveninin olduğu ülkeleri arasında yer alıyor. Aşağıdaki şekilde Dünya Değerler Araştırması’nın 2017-2019 yılları arasında kişiler arası güven sorusunda elde edilen sonuçları verilmiştir.[1]

Türkiye’de her yüz kişiden ancak 14’ünün tanımadığı sıradan kişilere güven duyduğunu gözlüyoruz. Şekilde Türkiye burada gösterilen 47 ülke arasında 25. sırada yer alıyor. Burada kişilerarası güvende dünya rekorlarını zorlayan Kuzey Avrupa ülkeleri daha yok. Onlar eklendiğinde Türkiye bu sıralamada daha aşağılara kayacaktır. Belki şaşırtıcı şekilde Çin, Yeni Zelanda, Avustralya ve Almanya’da ise çoğu insana güvenilebileceğini söyleyenlerin oranı Türkiye’dekinin üç ila dört katıdır. Karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi gereken pek çok soru var: Niye örneğin Vietnam ve Tayland’da bu oran Türkiye’nin yaklaşık iki katıdır ve Pakistan, Rusya ve Kazakistan’da yaklaşık on puan daha yüksektir? Veresiye defteri tutan bakkallar kimselere güvenmiyorlar mı? Yoksa güven sadece mahalli, dar bir çevre ile mi sınırlı?

Yakındaki yabancılar

Genelde insanlara güvenilebilir mi sorusunu takiben sorulan bir diğer soruda “aileniz, mahalleniz, şahsen tanıdığınız insanlar, ilk kez tanıştığınız insanlar, başka bir dinden ve başka bir milletten insanlara” da ne kadar güven duyulduğu da sorgulanmıştır. Bu soruya verilen yanıtlardan aileye güvenin %97, mahalle veya köyündeki insanlara güvenenlerin %82, şahsen tanınan insanlara güvenin %71 olduğu gözlenmektedir. Yani insanlar kendi yakın çevrelerindekilere güvenme eğilimindedirler. Ama genel olarak insanlara duyulan güven bunların tümünden çok daha düşüktür.

İlk kez tanışıldığında insanlara duyulan güven bile tanışıklık ilişkisi olmayanlara duyulan güvenden yaklaşık 10 puan daha yukarıda %25 düzeyindedir. Başka bir din ve milletten insanlar için ise her üç kişiden biri güven duyduğunu belirtmiştir. Kısaca en az güvenilen kişiler, aynı ortamda yaşanılan ancak tanışıklık olmayan kişilerdir. Başka bir millet ve dinden olanlar sanki kişilerin yaşam ortamının dışında olmalarının getirdiği bir kayıtsızlıkla genel olarak insanlar diye tanımlananlardan daha yüksek bir güven yaratmaktadırlar.
Sadece eş dost ve tanıdıklarına güvenebilen bir toplumda iş ilişkileri nasıl kurulup gelişebilir? Hukuk nasıl çalışır? Demokrasinin temeli olan hoşgörü gelişebilir mi? Demokrasinin yazılı olan ve olmayan oyun kuralları nasıl köklenebilir? Düşündürücü olan ve belki de eğitim ve farklı kurumsal müdahaleler ile toplumumuzda geliştirmemiz gereken de tam bu sosyal sermaye ya da kişilerarası güven eksiğimizdir.

Ahtapottan Öğrendiklerim’de Foster doğayı seyretmekle içinde olabilmek ya da onun gerçek anlamda bir parçası olabilmek üzerine düşünüyor. Kendi sorunlarından sıyrılıp ahtapotla yakınlaşması ve o kuvvetli güven doğanın parçası olabilmeye bağlı. Güveni oluşturmak da doğayı onun bir parçası olarak gözlemek de kolay değil. Vahşi soğuk denize aylarca her gün dalmak. Güveni yıkan yanlışlardan ders çıkarmak ve yılmadan yeniden onu inşa etmek zor.
Ancak kimse sadece kendi eş-dost ve akrabalarıyla yaşayamaz. Tanımadığımız yabancılara güvenebilmek bir sosyal beceri aslında. Soğuk sularda nefessiz de kalsak bir ahtapotla güven ilişkisine girebiliyorsak toplumsal yaşam içinde de bunu başarabiliyor olmalıyız. Merak uyandıran, tüm beklentilere rağmen memlekette güvenin hâlâ nadir olması.

[1] Burada sunulan verilere http://www.worldvaluessurvey.org/WVSDocumentationWV7.jsp erişilebilir.