Stratejik Otonomi, ABD, Avrupa ve Türkiye

Brüksel’deki NATO Karargahında Türkiye’deki büyük terör saldırılarından sonra da bayraklar yarıya indiriliyor. (Foto: NATO)

Tacan İldem (*)

Fatih Ceylan (*)

Uluslararası planda özellikle üç büyük güç (ABD-Çin-Rusya) arasındaki stratejik rekabetin hızla derinleştiği bir aşamada başta Avrupa Birliği (AB) odaklı olmak üzere stratejik otonomi kavramının ön plana geçtiği gözlendi. AB’nin 2022 Mart’ında ‘Stratejik Pusula’ belgesini kabul etmesinin beklenmesi bu kavramla ilgili analiz ve görüşlerin sayısında ciddi artışa neden oldu.
Başta güvenlik ve savunma alanı olmak üzere stratejik otonomi arayışı sadece AB’ye özgü kalmadı. ABD’nin ilgi odağını Hint-Pasifik bölgesine çevirmesiyle Türkiye dahil bölgesel güçlerin de stratejik otonomiden kendi anlayış ve çıkarlarına göre pay almaya yöneldiği gözlendi.
Son dönemde güncel tartışma ve görüşlerin odağındaki stratejik otonominin halen açıklığa kavuşmayı bekleyen birçok yönünün bulunduğuna tanık olundu. Bu derece ilgi çeken stratejik otonomi neydi ve nasıl ilerledi sorusunu üç temel başlık altında ele almak meseleye açıklık getirmek bakımından önemlidir: Bu başlıkları, süreç, tanım/kavram ve yapılar/araçlar olarak betimlemek gerekir.

Stratejik otonomi kavramının evrimi

Adı açıkça telaffuz edilmese de güvenlik ve savunma anlamında AB’nin stratejik otonomiye yönelmesinin başlangıç noktası 1993’de yürürlüğe giren Maastricht Antlaşmasıdır.
Bu Antlaşmaya göre AB, sadece ortak pazardan ekonomik ve parasal birliğe geçmekle yetinmedi, güvenlik ve savunmasını daha otonom bir düzeye çıkarmak amacıyla Ortak Dış ve Güvenlik Politikasını (ODGP-CFSP) Batı Avrupa Birliğini de canlandırmak suretiyle hayata geçirdi.
O zamanki stratejik otonomi anlayışı, NATO’yla uyumlu olacak ve Avrupa ülkelerinin İttifak bünyesindeki taahhütlerini zayıflatmayacak bir yön ve kapsamda Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğine (AGSK) içerik kazandırmakla sınırlıydı. Bugüne kadar daha hakim olan bu anlayışta transatlantik bağ ve uyum ön plandaydı.
Soğuk Savaşın tortuları sahneden silindikçe ne ODGP ne de AGSK yerinde saydı. AB’nin özellikle ABD karşısındaki hareket serbestisine genişlik kazandırmaya dönük çaba ve girişimler ilerledi. Amsterdam (1997), Köln (1999), Helsinki (1999), Nice (2000) ve Kopenhag (2002) Zirvelerinde alınan kararlarla AB güvenlik ve savunma alanında otonomisini takviye etti. Nice Zirvesi ertesinde AGSK, Avrupa Güvenlik ve Savunma Siyasetine (AGSP)’ye; Lizbon Zirvesi akabinde ise ODGP, Ortak Avrupa Güvenlik ve Savunma Siyasetine (OGSP-CSDP) evrildi.

Stratejik otonomi kavramının belgelere girmesi

Bu sürecin temel dönüm noktası hiç şüphesiz İngiltere-Fransa ikilisinin St. Malo’da 1998 Aralık’ında gerçekleştirdiği Zirvedir. Bu Zirve vesilesiyle Avrupa’nın kendine özgü bir güvenlik ve savunma geliştirmesine öteden beri kuşkuyla yaklaşan İngiltere, ilk kez buna kapıyı araladı. İngiltere, geleneksel tutumu doğrultusunda elbette NATO bağlantısının ve uyumunun korunması kaydıyla bu adımı attı.
Sürecin ikinci temel kilometre taşlarından diğeri ABD’nin 1999 NATO Vaşington Zirvesinde “Berlin+” olarak tanımlanan parametreler altında AGSP’nin ilerletilmesine yeşil ışık yakmasıydı.
2000’deki AB Nice Zirvesiyle AGSP’nin yapı taşları ortaya kondu. Süreç artık yapısallaşma aşamasına geçmişti.
AB Lizbon Antlaşması (2009) AB güvenliği ve savunması alanında yeni bir dönemi başlattı. Dayanışma ve askeri anlamda karşılıklı yardımlaşma hükümleri AB müktesebatında daha görünür yer edindi.
Stratejik otonomi deyimi ilk kez 2013 Aralık Dış İlişkiler Konsey (DİK) Toplantısında açıkça dile getirildi. 2015 Mayıs ayındaki DİK’te AB jargonuna resmen girdi.
ABD’de AB’yi hasım güç, NATO’yu modası geçmiş örgüt olarak tanımlayan Donalt Trump’ın işbaşına geçmesiyle 2016 yılından itibaren stratejik otonomi süreci ciddi bir hız ve içerik kazandı.

Brexit kırılması

Vitesi yükselten AB, 2016’da Küresel Strateji belgesini kabul ederek stratejik otonomi arayışındaki iddiasını bir üst mertebeye taşıdı. AB bünyesinde Daimi Yapılandırılmış İşbirliği, Avrupa Savunma Fonu, Eşgüdümlü Yıllık Savunma Gözden Geçirme mekanizması gibi girişimler sahneye sürüldü. Macron, ardından AB Komisyonu eski Başkanı Jean-Claude Juncker, stratejik otonomiyi AB’nin egemenliği olarak ilan ettiler. Juncker bununla da kalmadı ve ‘AB Ordusu’ kurulması fikrini ortaya attı. Aynı yıl AB, Güvenlik ve Savunma Planını kabul etti. Fransa, AB Müdahale Gücü oluşturulmasını önerdi. Trump yönetiminin fütursuz tutumu karşısında AB kendi güvenliği ve savunması için gardını almaya başladı.
Juncker’den görevi devralan Ursula von der Leyen da bu fikre sahip çıktı. Başında bulunduğu AB komisyonunu ‘jeopolitik Komisyon’ olarak tanımladı. Von der Leyen 2021 Eylül ayında yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasında da kökleri geçmişe dayanan AB Savunma Birliği kavramını yeniden gündeme getirdi. Bu fikirlerin ortaya atıldığı yıllarda Avrupa güvenliği ve savunması bakımından en kritik gelişmelerin başında İngiltere’nin AB’den ayrılması (Brexit) geldi.
AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell de sürece katkılarını esirgemedi. Uluslararası güvenlik ortamı dönüştükçe stratejik otonomi anlayışını değiştirdi, içeriğini genişletti. Stratejik otonominin artık sadece güvenlik ve savunmayı değil, çok daha geniş bir yelpazeyi kapsadığı tespitinden hareketle, bunun AB için siyasi bir varoluş meselesi oluşturduğunu vurguladı.
Süreç artık stratejik otonomi arayışını kavramsallaştırma aşamasına gelmişti.

Kavram olarak stratejik otonomi nedir?

Esasen son otuz yıldır Avrupa eksenli olarak gündemde yerini alan ve güncel jeostratejik ortamda faklı anlamlar atfedilen stratejik otonomi kavramının tanımı üzerinde henüz görüş birliği bulunmamakta.
Tanımı yapılırken ilk akla gelen hususların başında ‘kime karşı otonomi?’ sorusu geliyor. Bu sorunun örneğin Rusya ve Çin açısından yanıtı açık: Elbette ABD’ye karşı.
AB bakımından ise sorunun yanıtı belirsizlikler içeriyor ve tanım üzerinde mutabakat mevcut değil. Konuyu yakından izleyen kimi analistlere göre stratejik otonominin iç ve dış yönleri bulunmakta. İçeride başta çoğulcu demokrasi olmak üzere ortak değerlerin ve siyasi/ekonomik kurumsal yapıların dayanıklılığın arttırılması girişimleri mevcut. Bunun AB dayanışması ve ahengine endekslenmesini gerekli görenler var. Dıştaysa, çok taraflılığa/çok kutupluluğa, dolayısıyla ortak değerler temelinde işbirliği ortaklıklarına dayalı bir çizgi izlenmesini yeğleyenler bulunmakta.
Bunun veciz formülasyonunu ise 2016’da ortaya atılan şu gözlemde bulmak mümkün: ‘gerekli zamanda ve yerde ve mümkünse ortaklarla birlikte, gerektiğindeyse yalnız olarak otonom hareket etme kapasitesi.’

Yeni risk ve tehdit kavramları

Bu formüle dayalı söylem son dönemde yoğunluk kazandı. Buna karşılık tanım halen arafta duruyor. Bazı çevreler otonomiyi, ‘kendi yasalarına, kurallarına ve normlarına göre yaşamak’, bunu sürdürmek içinse bugünkü koşullarda dış dünyayla ‘güncellenmiş iki (hatta üç) kutupluluğu’ da gözetecek yönde ve değerlere dayalı ittifaklar ağı çerçevesinde hareket edilmesi olarak görüyorlar. Barış-kriz-savaş halleri arasındaki çizgilerin güncel ortamda belirsizleştiğine ve AB’nin ‘stratejik bir büzüşme’ dönemi yaşadığına işaretle, stratejik otonominin tanım ve kapsamının genişletilmesini zorunlu bulduklarını savunuyorlar. Yatırımlar, çığır açan teknolojiler, iklim, çevre, pandemi, enerji, dijitalleşme ve Büyük Veri, siber ve hibrit tehditler, uzayda yarış ve düzensiz göçler gibi küresel boyutlar içeren çok geniş bir yelpaze içinde AB’nin küresel bir rol oynayabilmesi için stratejik otonomisinin kapsam ve sınırlarını çok taraflılık ilkesi temelinde belirlemesinin artık zorunluluk oluşturduğunu savunuyorlar. ABD’nin artık küresel ölçekte yegane hegemon bir güç olmadığını, üstelik odağının Hint-Pasifik bölgesine kaydığını, önümüzdeki dönemde Avrupa’ya dönük güvenlik garantilerinin daha da tavsayabileceğini ve bunun ABD ile AB arasındaki mevcut asimetrik ilişkileri daha da derinleştirebileceğini öne sürüyorlar. Bu durumda, ‘retro-realist’ bir anlayışla AB’nin daha fazla sorumluluk ve özellikle yakın çevresinde risk üstlenmesinin kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar.

ABD’den özerkleşmek ama güvenliği de sağlamak

Stratejik otonomi kavramının yumuşak karnını ise güvenlik ve savunma alanı oluşturuyor. Çatallaşma burada başlıyor. Meselenin özünü, transatlantik bağ ile AB’nin stratejik otonomisi arasında nasıl bir denge kurulacağı oluşturuyor. Bir yandan ‘her hava koşuluna dayanıklı otonomi’ arayışı sürüyor, diğer yandan AB’ye yönelik risk ve tehditlerin ABD olmadan nasıl karşılanabileceği hususunda görüş farklılıkları su yüzüne çıkıyor.
Yüksek Temsilci Borrell, AB’nin sert ve yumuşak güç araçlarını bir arada bulunduran melez bir çerçevede artık ‘gücün dili’ni kullanma gereğinden söz ediyor. Buna karşılık, temel hedefin, ‘NATO dışında tam otonomiye sahip bir Avrupa kuvveti’ tesis etmek olmadığını vurguluyor. Dolayısıyla, seçici angajmanlara dayalı, ittifaklar ağını dışlamayan pragmatik bir yaklaşım sergiliyor.
2021 Eylül ayında ABD-İngiltere-Avustralya arasında AUKUS savunma paktının vücut bulmasını takiben öteden beri AB’nin ABD karşısında stratejik otonomi kazanmasının öncülüğünü yapan Macron bu alanda daha da ileri gidilmesine dönük girişimlerde ‘bayrak taşıyıcısı’ rolünü büyük memnuniyetle kabullendi. Bu kavramın temel hedefinin güvenlik/savunmada içine kapalı bir ‘Avrupa Kalesi’ olmaması gerektiğini savunan çevreleri hedef tahtasına koymakta gecikmedi. Macron’un bu yaklaşımını düşünsel olarak destekleyen çevreler mevcut. ‘Süper Avrupa Gücü’ düşüncesinin önünde sonunda AB’yi kendi değerlerinden uzaklaştıracak, askerileştirecek ve transatlantik bağı bozacak bir final yapacağını öne süren çevreler de tabiatıyla boy gösteriyorlar.
Tanım ve kavramsallaştırma arayışlarının yol açtığı düğümün, 2022 Martı’nda AB’nin kabul edeceği ‘Stratejik Pusula’ belgesi aracılığıyla çözülmesi umuluyor. Bu beklentinin ne kadar gerçekçi olacağını kısa sürede anlayacağız.

İngiltere’nin ayrılması süreci hızlandırdı mı?

Son otuz yıllık döneme dönüp baktığımızda değişik etiketler altındaki kavramlarla beslenen stratejik otonomi arayışı sürecinin önümüzdeki dönemde de devam etmesi şaşırtıcı olmayacak. Bunu destekleyecek yeni yapısal dayanakların/araçların da ortaya çıkması beklenebilir.
Soğuk Savaş ertesinde hayata geçirilen yapısal dayanakların kritik dönüm noktalarını takiben filizlendiğini görüyoruz.
2000’li yıllara kadar sürecin sürükleyici aktörlerinin AB içindeki büyük Avrupa güçleri olduğuna tanıklık ettik. Bu bağlamda Fransa-İngiltere, Fransa-Almanya ve İngiltere-Almanya bağlantıları stratejik otonominin ikili çerçevelerde yapısal taşlarını döşediler ve AB bünyesinde çeşitli enstrümanların ortaya çıkarılmasında başat aktörler oldular. Bu gruplara zaman zaman İtalya ve İspanya da dahil oldu.
Kimi çevrelere göre Brexit sonrası dönem otonomi arayışı bakımından bir ‘yol kazası’ olarak görülse de AB’nin stratejik otonomisinin sınırlarını genişletmesine yönelik kurumsal yapılanması son bulmadı, hatta daha da ilerledi. Bu durumu AB içinde fren görevi yapan İngiltere’nin Birlikten ayrılmasına bağlayanlar da mevcut.

Gelelim Türkiye’ye

Uluslararası planda keskinleşmekte olan jeopolitik/stratejik rekabetin Avrupa-Atlantik coğrafyasını etkilememesi düşünülemez. AB’nin, bu rekabet ortamında kendi göbeğini ne ölçüde kesebileceği yakından izlenmesi gerekli bir süreç.
Genel hatlarıyla güvenlik ve savunma alanı dahil ABD karşısındaki otonominin gidişatı, niteliği ve kapsamı konusunda başlayan tartışma ve arayışların geleceğe dair rehber kılınacak ne ‘Stratejik Pusula’ belgesi öncesinde ne de sonrasında hız kesmeyeceği açık. Önümüzdeki sürecin, tesis olunabilecek yapılar ve otonomiyi sürdürmeye olanak sağlayacak yenilikçi araçlar ile ilave kapasite ve yeteneklerle takviyesi sürpriz oluşturmayacak. Bu açıdan bakıldığında transatlantik çerçevede de önemli ve Türkiye’yi yakından ilgilendirecek danışma ve müzakerelere hazırlıklı olunması gerekir.

Türkiye stratejik pusulanın neresinde?

Stratejik otonominin Avrupa ölçeğinde sınırları belirlenirken gerilimli bir atmosferin ortaya çıktığı görülmekte. Özellikle güvenlik/savunma söz konusu olduğunda birbiriyle çelişen tezler öne sürülmekte. Her hal ve kârda ortak payda transatlantik bağı derinden sarsacak bir yapılanmaya gidilmesinin şimdilik öngörülmediği. Gelecekte nasıl bir tablo ortaya çıkacağını tam olarak kestirmek ise bu aşamada mümkün değil.
Yapılan güncel tartışma ve tahlillere bakıldığında AB’nin ittifakları ve ortaklıklarını bir kenara koyamayacağı anlaşılmakta. Dolayısıyla, tam teşekküllü bir stratejik otonomi arayışından çok ortak değerlerden uzaklaşmayacak daha pragmatik bir çerçevenin ortaya çıkacağı kestirilebilir. Diğer yandan, sürecin dinamik bir nitelik taşıyacağını söylemek kehanet olmayacaktır.
Küresel planda başlayıp, bölgesel uzantıları da bulunan bu derece karmaşık bir jeopolitik ortamda Türkiye’nin ‘pusulanın neresinde’ olduğunu sorgulamak meşru ve yerindedir. Türkiye’nin kendi pusulasının ne olduğu, nerede durduğu sorusu da irdelenmelidir.
Çin’den kaynaklı rekabete karşın bugün itibariyle nominal ve satın alma paritesi üzerinden ABD-AB ikilisi dünya gayri safi hasılasının sırasıyla yüzde 42,4 ve yüzde 30,7’sine sahiptir. Askeri imkân ve kabiliyetler bakımındansa birinci sıradadır. Bu güce sahip olmalarına karşılık küresel/bölgesel sınamalar karşısında ittifak arayışını bir yana koyup, zorunlu olmadıkça kendi başlarına hareket etmekten kaçınmaktadır.

ABD, NATO ve Rusya

Türkiye her ne kadar son dönemde normalleşme yönünde telafi edici adımlar atmaya başlamış olsa da izlediği dış ve güvenlik politikaları sonucunda yalnızlaştı. İçinde bulunduğu ittifak ağlarıyla ilişkilerini gerginliğe sürükledi, bölgesel ortaklarının indinde de büyük ölçüde güven kaybına uğradı.
Son altı aya bakıldığında örneğin, 2021 Haziran’ındaki NATO Zirvesi sonrasında yapılan beyanda ibre İttifak yönüne kaydı. 2021 Sonbaharında düzenlenen 76. BM Genel Kurul Toplantısı ertesindeki söylem ise ters yöneydi. 2021 Eylül ayı sonunda Putin’le yapılan Liderler Zirvesi ertesindeki ifadelere göreyse, Rusya’yla ilişkiler bir anda ‘stratejik niteliğe’ bürünmüş izlenim verdi. 2021 Ekim ayı sonunda yapılan G20 Zirvesine gidilmeden, hasılı Soçi Zirvesi rüzgârı halen dinmemişken, bu kere ABD’den F-16 satın alımı gündeme getirildi. Türkiye’yi ABD ve NATO nezdinde zora sokan ‘S-400/F-35 sendromu’ yine sallantıda bırakıldı.
Türkiye açısından stratejik otonomiyi savunanların çoğunluğunun, kimi zaman saplantılı da olabilecek bir biçimde, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğini giderek daha fazla sorgular bir söylem benimsedikleri görülmekte.

NATO’ye hak ettiğinden fazla övgü ve yergiler

Her şeyden önce NATO’nun uluslarüstü değil Hükümetlerarası bir örgüt olduğu tespitini yapmakta yarar var.
Bir başka anlatımla, güvenlik ve savunma konularında egemenliğin devri değil, ulusal çıkarlar örtüştüğü ölçüde egemenliğin belli konularda diğer müttefiklerle paylaşılmasından söz edilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana izlediği dış ve güvenlik politikasının bir gereği olarak demokratik ülkeleri bir araya getiren Avrupa Konseyi ve NATO gibi kuruluşlarda yer alması bir rastlantı değil, bilinçli bir tercihtir. NATO ve onun sağladığı caydırıcılık dış politikanın uygulanmasında önemli bir enstrümandır. Türkiye’nin ulusal çıkarlarının gereği adımlar atılırken NATO’nun güvenlik ve savunma alanında sağladığı ilave katma değerin kullanılmasıdır öncelikle amaçlanması gereken.
Esasen NATO’nun oybirliğine dayalı karar alma süreçleri ve Hükümetlerarası örgüt olma vasfı ulusal çıkarlarımızı gerektiren durumlarda tek taraflı karar alarak ulusal operasyonlar düzenlememize hiçbir zaman engel olmamıştır. Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a müdahalesi ve tarihin değişik dönemlerinde başlattığı çeşitli sınır ötesi operasyonları buna birer örnektir. Hiçbirinde NATO’dan ne bir icazet alınması söz konusu olmuş ne de NATO’nun engelleyici bir rolüne tanık olunmuştur. NATO’nun gereksiz ölçüde yüceltilip kutsanması gerekmediği gibi, Türkiye’nin sahip olması gereken stratejik otonomiye ilişkin görüşler savunulurken nesnellikten nasibini almamış bir aşağılamaya tabi tutulması da gerekmez.

NATO’dan yardım istendi mi?

NATO’nun kolektif savunmasına ve yürüttüğü operasyon ve misyonlara öteden beri önemli katkılarda bulunmuş Türkiye’nin NATO’nun, başta caydırıcılık olmak üzere, sağladığı imkanlardan ulusal güvenliğini artırma yönünde yararlanmış olduğunu da belirtmek gerekir. NATO’nun kurucu belgesi niteliğindeki Washington Antlaşmasının 4. maddesi kendisini güvenlik tehditi altında gören ya da kendi güvenliğini ilgilendiren konularda endişesi bulunan müttefiklerin İttifakı danışmalarda bulunmaya çağırma hakkını tanımaktadır. Sözü edilen antlaşmanın 4. Maddesini NATO’nun yakın tarihinde en fazla işleten müttefik ülke Türkiye olmuştur. Nitekim 2015 Kasım’ında bir Rus savaş uçağının düşürülmesinin hemen ardından Türkiye’nin bu maddeyi işletmek suretiyle NATO’nun desteğini alma yolunu seçtiği hatırlanacaktır.
NATO’ya eleştirel bakış sahiplerinin yeri geldiğinde İttifakın Türkiye’nin, İdlib dahil, Suriye coğrafyasında bekasını da doğrudan ilgilendiren terörle mücadelesinde Antlaşmanın kolektif savunma garantisi niteliğindeki 5. Maddesini işletip Türkiye’nin yardımına koşmadığını savlayabilmektedirler. Oysa bilinmesi gereken husus Türkiye’nin 5. maddenin işletilmesi yönünde şu ana kadar herhangi bir talebinin bulunmadığıdır.

Ulusal çıkarlar ve stratejik otonomi

Stratejik otonominin savunucusu da olan bu tür eleştiri sahiplerinin böylesi bir otonomi arayışıyla da çelişebilecek bir NATO müdahalesinin Türkiye’nin ulusal çıkarları yönünden yarar-zarar hesabını da gözardı ettikleri görülmektedir.
Bu bahis altında söylenmesi gereken bir diğer husus ise, stratejik otonomi arayışında da ifadesini bulan, ortaklar/ortaklıklarla gerektiğinde birlikte hareket edilmesi olgusudur. Bu olgu ışığında Türkiye’nin kendi egemen iradesiyle aldığı kararların mensup olduğu İttifak çerçevesindeki taahhütleriyle ne ölçüde bağdaştığına da bakılması zaruridir. Bu saptama, her bir müttefik ülke için güvenilirliğin ve inandırıcılığın temel ölçütlerinden biridir.
NATO yönünden bu hususlar belirtilirken, stratejik otonomi süreci açısından Türkiye için olası bir katma değer oluşturmaya aday olan, AB’nin halen üzerinde çalıştığı “Stratejik Pusula” Belgesinin süregiden hazırlıklarında olabildiğince aktif rol oynamaya çalışması ulusal çıkarlarının gereğidir. Bu bağlamda, Türkiye’nin sözkonusu belgenin onaylanacağı Mart 2022’ye kadarki çabasını, kendisi gibi AB üyesi olmayan NATO müttefikleriyle de eşgüdüm sağlayarak bu kategorideki ülkelerin AB güvenlik ve savunma girişimlerine bütünüyle dahil edilmeleri yönünde odaklaması önem taşıyacaktır.

Zamanın ruhuna uygun otonomi anlayışı

AB üyesi olmayan NATO ülkeleri için AB’nin on yıllardır yükümlenip gerçekleştirmediği vaadlerinin nihayet yaşama geçirilmesi arayışlarına destek vermeye hazır, aynı zamanda AB üyesi olan NATO ülkelerinin yanısıra, NATO üyesi olmayan AB ülkelerinin (Finlandiya ve İsveç gibi) de bulunduğu hatırda tutulmalıdır.
Görünen o ki günümüzün giderek karmaşık hale gelen güvenlik ortamında hiçbir başat güç tam olarak stratejik otonomiyi sağlayacak konumda değil.
Dünya ekonomisinde öne geçmeye başlayan Çin dahi ekonomik gücüne dayalı olarak kendine özgü ittifaklar arayışında. Rusya da stratejik otonomi arayışı sürecinde kendisiyle fikirdaş ülkeleri de yanına çekmek suretiyle daha aktif bir rol üstlenmek peşinde.
Son olarak, küresel gündemin ana gündem maddeleri arasına giren stratejik otonomi kavramının, zamanın ruhuna uygun çağdaş bir yaklaşımla ele alınması zorunlu. Bu noktadan hareketle tüm coğrafi yönlerde 360 derece anlayışına dayalı bütüncül ve tutarlı bir çizgi tutturmak ve ulusal olsun, küresel ölçekte olsun, eldeki tüm güç bileşenlerinin optimum kullanımına imkan verecek bir zemin yaratmak gereklidir. Yön göstermekte şimdilik zorlanan “pusulanın” çeşitli manyetik alanların etkisi karşısında işlevini tümden yitirmesine fırsat verilmemelidir.

(*) Yazarlar

Tacan İldem – Büyükelçi (E), Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi (EDAM) Başkanı

Fatih Ceylan – Büyükelçi (E), Ankara Politikalar Merkezi (APM) Başkan Yardımcısı

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...