On birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kuralları aşındırmaktan en çok zarar görecek olanların kuralsızlığın kendi çıkarlarına olduğunu düşünen güçler olduğunu söyledi. Gül ABD’nin bugün ve gelecekte karşı karşıya kalacağı durumun bu olduğu uyarısında bulundu. Marmara Grubunun İstanbul’da düzenlediği 29’uncu Avrasya Zirvesindeki “Değişen Küresel ve Ekonomik Değerler Işığında; Avrupa Birliği’nin Sınavı Savaş, Terör, İhtilaf ve İstemsiz Göç’le
İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliğinde 12 Mayıs akşamüzeri ilginç bir toplantı vardı. Pek alışılmadık şekilde, Fransa ve Almanya büyükelçiliklerinin de katkısıyla düzenlenen ve yalnızca davetlilere açık toplantının konusu 7-8 Temmuz’da (*) Ankara’da yapılacak NATO liderler zirvesiydi. Toplantı kuraları gereği “Bir NATO Diyalogu” başlıklı toplantıya kimlerin katılıp kimin ne dediğini yazamıyorum. Ancak üç ülkenin temsilcileriyle birlikte Türk Dışişleri’nden
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in kısa bir süre önce aday ülke Türkiye’yi Rusya ve Çin’le aynı kefeye koyan sözleri tartışmaya sebep oldu. Ülkemizi AB içinde görmeyen, açıkça ifade edilmeyen bu tür düşünceler, bilindiği gibi, Avrupa siyasi çevrelerinde öteden beri oldukça yaygın. Ancak Von der Leyen’in, bu görüşü AB Komisyon Başkanı sıfatıyla açıklamış olması
Avrupa Birliği denince uzun yıllar akla gelen tanımı bugün hâlâ hatırlıyorum: “Ekonomik dev, siyasi cüce.” O zamanlar bu ifade biraz abartılı, hatta haksız bulunurdu. Bugün ise bir polemik değil; neredeyse herkesin sessizce kabul ettiği bir gerçeklik hâline gelmiş durumda. Üstelik tablo geçmişe kıyasla daha da ağır. Avrupa artık sadece siyasi olarak değil; stratejik ve psikolojik
Birleşik Krallık Başbakanı Keith Starmer’in 27 Ekim’de, Almanya Federal Cumhuriyeti Şansölyesi Friedrich Merz’in ise 30 Ekim’de ülkemize yapmış oldukları resmi ziyaretler Avrupa’nın Türkiye’ye bakış penceresinde demokrasiden güvenliğe geçiş yorumlarına zemin oluşturdu. Diğer yandan, AB’nin resmi internet sitesinde Birliğin genişleme sürecine ilişkin bilgi verdiği ifade olunan “2025 aktüel durum” başlıklı bir açıklama çerçevesinde yer alan AB
Bazı konuları anlamak kolay olmuyor. Hele bunların bir kısmı bizleri doğrudan etkilese de gerisinde nelerin yattığını bilmek her zaman mümkün değil. Avrupa Birliği ile vize sorunumuz bunlardan biri. Bu hususta Devletin yeterince saydam olmadığı ileri sürülüyor. Ancak biraz dikkatli inceleme yapıldığında Devlet kurumlarının açıklamalarının yeterince aydınlatıcı olabildiği görülüyor. Bunun için sadece takipte bulunmak gerekir. Örneğin
Yüzünü yıllardır Batıya dönmüş olan Türkler neredeyse elli yıldır vize engeliyle karşı karşıya kalıyor. Herkesin genelde olumlu- olumsuz bir vize hikayesi vardır. Sıkıntılar artık had safhaya gelince Avrupa Birliği bir adım attı. AB’nin vatandaşlarımıza yönelik geçtiğimiz hafta aldığı kısa süreli (Schengen) vize başvurularında daha olumlu bir yaklaşımda bulunma kararı (1) birçok kesim tarafından memnuniyetle karşılanırken
Kıbrıs meselesi, onlarca yıldır kavramsal tuzaklara sıkışmış bir diplomasi başlığı olmaktan öteye gidemedi. Kıbrıs’ta “İki bölgeli, iki toplumlu federasyon”, “iki egemen devlet”, “konfederasyon” gibi kavramlar, çözümün kendisi değil, çözümsüzlüğün terminolojik kılıfları haline geldi. Bugün artık mesele “nasıl adlandırılacağı” değil, “neyin gerçekten işleyebileceği” meselesidir. Bu bağlamda, 16–17 Temmuz 2025 tarihlerinde New York’ta düzenlenecek genişletilmiş gayri resmi
Dünya kamuoyunun dikkatini İsrail-İran geriliminin tırmanışı, Ukrayna’daki yıpratıcı savaş ve Çin-ABD arasındaki jeostratejik rekabet gibi büyük güç mücadelelerine çevirdiği bir dönemde, küresel gündemin gölgesinde kalan ancak bölgesel istikrar açısından son derece belirleyici bir diplomatik süreç sessizce ilerliyor: 17 Mart’ta Cenevre’de başlayan ve Temmuz ayında New York’ta sürdürülmesi planlanan gayri resmi Kıbrıs müzakereleri. Her ne kadar
Birinci haftası geride kalan İsrail ile İran arasındaki savaş derin kaygı uyandırıyor. Korkulan oldu ve ABD’de savaşa katıldı. Senaryolar çeşitli. Savaşın ne kadar süreceği, nasıl sonuçlanacağı İran nükleer programı etrafında gelişen tartışmayı aşmış durumda. Rejim değişikliği gündemde. İran’ın kritik tesisleri, hedefleri vuruluyor. Şehirleri bombalanıyor. Sivil kayıpları artıyor. İran’ın üst düzey komutanları tek tek öldürülüyor. İran









