Bir Subayın Sözleri, Devamındaki Hali ve Acıklı Hallerimiz

Bir subayın siyasi şahsiyetler karşısındaki sözleri ve devamındaki öyküsü bugünkü Türkiye’de ortaya çıkan hazin bir tablonun parçası.TSK mensubu da siyasi görüşe sahip olabilir ama bunu göstereceği yer oy sandığıdır, dışına taşamaz.

Şahsın sözleri bir çırpıda dökülüyor ağzından: “Zatıalinizin buraya gelişiyle (…) bu onuru ruhumuzda ve tüylerimizde şu anda yaşıyoruz, arkadaşlarımız da siz gelmeden sanki sizin geleceğinizi hissetmiş gibi sizin gözlerinizden öptüklerini ifade etti. (…) Allah sizden razı olsun.”
Ne kadar coşkulu ve ulvi hislerle dolu sözler değil mi? Kaç kişi, kaç kişiye bu kadar duygulu laflar edebilir, böyle büyük muhabbet besleyebilir? Öylesine derin ifadeler ki, içinde “ruhta” ve hatta “tüylerde” bile hissetmek var. O kişinin oraya geleceği bilinmeden, adeta havayı koklayarak veya ruhsal bir uyanışla teşrif edecekleri hissedilmiş. Vay canına!
Peki, sizce bu sözleri, kim, kime söylemiştir? Ne amaçla, nasıl bir ortamda ve nasıl bir duyguyla?
a) İmanlı bir mürit, sadakatle bağlı olduğu tarikat şeyhini ağırlıyor.
b) Uzun zamandır yolu gözlenen ve eksikliği kalpte yara açmış birine kavuşulmuş.
c) Toplumu büyük bir felaketten çıkaran kurtarıcıya minnet duyguları ifade ediliyor.
d) Hiçbiri.

Soylu’nun dikkatini çekmeyi başarıyor

Aslında şıkları çok çeşitlendirebiliriz de makam ve kişilik haklarına saygı gereği bu kadarla keselim.
Doğru yanıt (d) şıkkı olacak.
Yukarıdaki sözlerin sahibi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir generali, Metin Tokel. Karşısında oturan dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’a hitaben sarf ediyor bu sözleri. Tarih 5 Eylül 2016. 15 Temmuz askeri darbe girişiminin üzerinden iki ay kadar geçmiş. TSK’da büyük tasfiye başlamış, makamlar boşalmış.
Tuğgeneral Tokel’in methiyesini hayretle izleyip anlamaya çalışanlar ise şunlar. Hemen solunda Hakkâri Valisi Cüneyit Orhan Toprak, yanında Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, onun yanında methiyenin asıl muhatabı Başbakan Yıldırım ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bulunuyor. Görüntülere bakıldığında Soylu’nun telefonuyla meşgul olduğunu ancak konuşmadaki heyecanı edince, telefonu bırakıp, biraz da müstehzi ifadeyle dikkat kesildiği görülüyor. Görüntüleri Twitter’de yer alan -ve ifadeler bize ait olmayan- şu videodan izleyebilirsiniz.

Belki övmese de terfi edebilirdi ama…

O tarihte Hakkâri Yüksekova’daki 3. Taktik Tümen Tümen Komutanı olarak görev yapan Metin Tokel, muhataplarını dahi şaşırtan bu methiyesinden 10 ay sonra terfi edip tümgeneral olmuş. Üstelik, 15 Temmuz sonrasında yapılan ilk Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) Kara Kuvvetleri’nde terfi eden tek general olmuş. 2021 şurasında korgeneralliğe terfi etmiş; halen Adana’daki 6’ınkı Kolordu Komutanı diyor. Bir-iki yıl sonra orgenerallik sırasına girdiğinde dördüncü yıldızı da takıp takmayacağını göreceğiz.
Şimdi denebilir ki, belki bu generalimiz hak ederek bu rütbeleri aldı, siyasilere methiyeler düzmeseydi de terfi edebilirdi. Üstelik terörle mücadelede başarılı olduğu da söylendiğine göre rütbeleri hakkıyla almış olması mümkün. Yine de insanın aklına takılıyor o övgü sınırlarını da aşan sözleri sarf etmemiş olsa ilk yaşta terfi edip edemeyeceği sorusu.

Penaltı ve kırmızı kart farkı

Futboldan örnek vereyim. Maçı kazanma ihtimali yüksek bir takım, rakibini diyelim 2-0 yenerken, ilk golü tartışmalı bir penaltıyla kazanmış, o arada bir de hakem rakibi yine tartışılacak şekilde 10 kişi bırakmışsa, dünyanın her yerinde bu galibiyete soru işaretleriyle bakılır. Çünkü kırılma noktası o penaltı ve kırmızı karttır.
Belki bunlar olmasa da o takım yine kazanacaktı ama sonuçta bunlar olduktan sonra kazandı. Özeti, Metin Paşa, bu yadırgatıcı sözleri söylemese de terfi edebilirdi ama neticede övgüler manzumesinden sonraki ilk şurada rütbe alan, üstelik de seçilmiş tek general olunca, kafalarda sorular doğması doğal.
Asıl büyük sorun ise FETÖ’nün orduda yuvalanması ile başlayıp, 15 Temmuz sonrası onların tasfiyesinin ardından bu kez devletteki başka kuşatmalar ve tartışmalı kriterlerle gelinen nokta.

Böyle YAŞ’a böyle terfi

Bu ülke darbe girişimi ardından güya sivilleşme mantığıyla Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Adalet, İçişleri, Dışişleri, Hazine ve Milli Eğitim Bakanı’nın da eklendiği YAŞ ile nasıl bir vesayet amaçlandığını bile tartışmadı. Örneğin, konusu ekonomi olan bakanın, hayat pahalılığı ile ilgilenmesi gerekirken, bir albayın general olması hakkında nasıl yargısı olacağı dahi sorulmadı.
Silahlı Kuvvetler sivil otoritenin emrindedir ve olmalıdır. Hükümetlerin üst kademe atamalarında tercih hakkı da vardır. Bir general kışlasını ziyaret eden başbakanı karşılar, saygı gösterir. Ama bazı kurumsal ve geleneksel sınırlar vardır. Her makam sahibi, bulunduğu yere neden ve niçin geldiğini ve atacağı her adımı, söyleyeceği her sözün nerelere gideceğini bilmekle yükümlüdür.
TSK mensubu da siyasi görüşe sahip olabilir ama bunu göstereceği yer oy sandığıdır, dışına taşamaz. Bir siyasi partinin genel başkanına, benzeri görülmemiş “hislerle” süslenmiş konuşmalar yapmak tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Çünkü siyasi taraf olmanın sonu yoktur. Sonra, “Ordu bütün halkın ordusudur” dediğin zaman birileri çıkarır gösterir bazı şeyleri; mahcup olmak da var.

Nasıl gelirsen öyle gidersin

Korgeneral Tokel için demeyeyim ama, bir başkası bu duyguları beslediği bir siyasi harekete göre komutası altındakileri etkilerse işin içinden nasıl çıkacağız?
Nitekim, erlere askerlik dışı sloganlar attırılan görüntüler izlemedik mi defalarca?
Liyakatla makama gelmek, hak ettiği için terfi etmek, o yere layık olduğu için atanmak gibi kriterler bugün yerle bir edilmiştir. Soru şudur: Bunu gören bir TSK mensubu, duruma göre konumlanıp, yükselebilmek için siyasi iktidara yakın durma çabasına girer mi, girmez mi?
Orgeneral İsmail Metin Temel örneği var.
Korgeneral iken ordu komutanı yapılmıştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın siyasi rakibini eleştirdiği bir konuşmayı alkışlamasıyla tartışılmıştı.
Ama kısa zaman sonra bazı dengeler değişince yine siyasi bir kararla görev süresini dahi tamamlamamışken, saf dışı bırakıldı. Bugün egemen havaya uyarsın, ikbal kapıları açılır ama yarın ne olacağı bilinemez. Geldiği gibi gitmek diye bir şey var.

Sınır hattındaki Kılıçlı Ali Paşa

Günümüz Türkiye’sinde iş olmaması gereken noktalara varıyor.
Ayasofya’nın yeniden Cami olarak ibadete açıldığı gün elde kılıçla Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e laf çarpan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, geçenlerde Şırnak’ta askeri birlik teftiş etti.
Jandarma Tugay Komutanı Tuğgeneral Mustafa Çekiç, Türk Silahlı Kuvvetlerinin “ebedi Başkomutan” saydığı Atatürk’e Ayasofya hutbesinde bir tek adını vermeden tarif edip lanet okuyan Erbaş’a “Başkanım” diyerek brifing verdi, nöbetçiye “Başkanım” diye hudut tekmili verdirdi. Karşılama ve protokol mecburiyeti de bir yere kadar.
Siyasetin orduyu dizayn etmesi ve liyakat yerine dinsel kriter ve bağlılıkların öne çıkarılması, sinsi Fethullahçı taktiklerle 1990’lardan itibaren alt rütbelerden başlayıp 2000’lerde general/amiral terfilerini belirleme noktasına vardı. Geçmişte kendilerinin rahatsız olduğu şeyi bugün menfaatleri için daha abartılı olarak yapıyorlar.
Geçmişten rövanş almak adına, amansız bir siyasi kuşatma altındayız. “Zamanında eşinin başı kapalı olanlara kapıları kapattınız” diye mağduriyet edebiyatı yapanlar, rövanş alma hırsıyla bugün eşinin başı kapalı olmayı yükseltme kriteri haline getirdi.
Senin vesayetin kötü, benim vesayetim iyi, öyle mi?

Ve tabii Mehmet Barlas

Mehmet Barlas örneğine değinmeden olmaz. Sabah Başyazarı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koronavirüs Covid-19’a yakalanması üzerine “Cumhurbaşkanı’nın halkı ile aynı kaderi paylaşması kuşaklar boyu anlatılacaktır” diye yazdı.
Yıllardır, yaranmacılığın prim yaptığı, makam, mevki ve para getirdiği bir çürümüş düzen içinde debelenip duruyoruz. Ve örnekler artık öyle bir boyuta ulaştı ki, “Yalakalığın bile bir sınırı olur” dedirtiyor insana.
Aslında şaşırmamak gerek. Barlas her devirde bu konuda “sınır tanımayan gazeteci” örneğine yeni versiyonlar ekleyen biri. Ancak diğer sayısız örnekle birleştirince, ürküyor insan.
Türkiye yanlışlar içinde bocalayıp duruyor. Yıllar ilerliyor biz geriliyoruz. Ekonomik sıkıntıların da toplumun ayrıştırılmasının da temelinde hep benzeri sorunlar var.
Türkiye, hiçbir zaman kurucu değerlerine böylesine sırt çevirmedi. Liyakatten hiç bu kadar uzaklaşmadı.
En acısı, bu ülkede hiçbir zaman bilgisizlik, cehalet ve görgüsüzlük bu kadar egemen ve cüretkâr olmadı!
Umarım bir gün gelecek kuşaklara bunu izah edebiliriz. Aslında asıl korkulması gereken, yarın belki de onlara bunu izah edebilecek bir ortamımız bile olmayacak.

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...