Makam arabası salgını ve demokratik kurum kültürü

Yöneticilerin en lüks araçları kullandığı ülkeler en fakir, en geri kalmış ülkeler. Sokak arasında Bentley, Posche, Maserati, Maybach’lar görüyorsunuz. Mercedes’in Maybach diye bir modeli var; ucuzları 10 milyon Türk lirasına satılıyor. Her köşe başında rastlanıyor, çok popüler. Kamuda bile bazı yöneticiler bunu kullanıyor. Ona parası yetmeyenler Audi A6 alıyor; o çok daha mütevazı; 3 milyon Türk lirası. Koskoca rektör; daha ucuzuna mı binecek? “Makam” diye bir kavram var; makam koltuğu, makam arabası, makama saygı; bunlarla birlikte geliyor. Bu koltuklar, arabalar, üstüne oturanı diğer fanilerden farklı kılıyor; karşısında ceketler ilikleniyor; onlar ne derse oluyor; haşa karşı çıkılamıyor. En küçük ilçede, en önemsiz kişinin bile makam arabası var; en mütevazı araba bile olsa, kullananı çok özel kılıyor; ışık çıkararak trafikte herkesin önüne geçiyor; gideceği yerde kapının en önüne kadar arabayla gidiyor, şoförü koşup kapısını açıyor, çantasını taşıyor.

Alman Şansölyesi minibüse biniyor

Oysa Alman Şansölyesi, Alman malı minibüse, yerine göre toplu taşımaya biniyor; çantasını da kendi taşıyor. New York’ta otururken ev sahibimiz dünyanın en büyük bankasının genel müdür yardımcısıydı. Tabii ki makam arabası yoktu; güzel havalarda işine bisikletiyle, kötü havalarda da metroyla giderdi. Bu bir gelişmişlik göstergesi; çok saygı duyardım.

30 yıl önce Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi, daha sonra da yönetici oldum. Boğaziçi Üniversitesi’nde sadece bir adet makam arabası vardı; o da özel bir resmi plaka kullanan rektör aracıydı; çok önemli bir yere gidilecekse, bu araçla gidilirdi. Diğer araçlar, “havuz” diye tabir ettiğimiz bir sistemle kullanılan kiralık araçlardı; resmi bir göreviniz olduğunda, havuzdan araç istersiniz; o saatler arasında size tahsis edilir. Önden koşup kapınızı açan, sizi evinizden alıp bırakan bir şoför olması aklımızın ucundan bile geçmezdi.

Demokrasi kültürü makam kültürüne karşı

Bunlar önemsiz, sembolik şeyler mi? Bence hiç değil. Demokratik bir yönetim sisteminin kurulması, yöneticilerin hesap verebilir olması için bence bu ayrıntılar çok önemli. Yöneticilik, sırayla yapılan bir görevse, yöneticiler herkesin fikrini alıp, tartışarak, oydaşımla karar alacaksa, kendilerini özel hissetmemeliler. 30 senedir çalıştığım Boğaziçi Üniversitesi’nde demokratik kültür yerleşmişti. En aşağıdaki, en genç öğretim üyesi, bölüm başkanına, dekana, rektöre, karşı çıkabilir; fikrini tartışıp kabul ettirebilirdi. Kurum kültürü, fikir özgürlüğünü her şeyin üstünde tutardı; onun için hiç kimse “şimdi yöneticime karşı çıkarsam bana bir şey olabilir” diye düşünmezdi. Yöneticilerimizi seçimle seçerdik; seçtiğimiz yöneticinin de bizden daha farklı, daha üstün olduğunu düşünmezdik. Yöneticilik sırayla yapılan bir işti.

Yanlış olmasın, Boğaziçi Üniversitesi, çok özel insanların olduğu bir yer değildi. Orada da her yerde olduğu gibi, bencil, kötü niyetli, ya da yanlış kararlar verebilen yöneticiler vardı. Demokratik sistem, bunlara karşı çıkılabilmesini sağlıyordu. Bir yönetici, yönettiği projenin bütçesini, kendi yararına olacak şekilde kullanıp, bunu saklamaya çalıştığında, bir kaç ay süren ufak bir kriz yaşamıştık. Her bölüm toplantısında, bu projenin bütçesini konuşmaya çalışıyorduk. Yöneticimiz, “gündemde yok” diyerek bu konuyu konuşturmuyordu. Sonunda, birimimizde bu yönetici dışında tüm öğretim üyeleri, “her öğretim üyesi gündeme madde eklenmesini isteyebilir; ikinci bir kişi desteklerse oylanır; oylama sonucu çoğunluk desteklerse mu madde gündeme eklenir” diye karar aldık. Parlamenter prosedürün bir parçası: Gündem nasıl belirlenir; nasıl ve ne zaman duyurulur; nasıl oylama yapılır; nasıl tutanak tutulur; karşı oy yazısı nasıl yazılır. Sonradan Senatomuz bunu yazılı bir prosedür haline getirdi; yöneticilerimizin “ben sizin babanızım ben ne dersem o olur” demesinin önüne geçti.

Ben sizin yöneticinizim ben ne dersem o olur

Dün Boğaziçi Üniversitesi’nde bu demokratik kültürün yok edilmek istenmesi ve öğretim üyelerinin buna karşı çıkışının 500. Günüydü. Artık her fakültemizin başında tepeden atanmış bir yönetici var. Çoğu dışarıdan getirilmiş; kurum kültürümüzden bihaber; karşı fikrini söyleme, tartışma kültürü ile değil, biat kültürü ile yetişmiş insanlar. 500 gündür, kurum kültürümüzü yıkmalarına engel olmaya çalışıyoruz. Onlar ise, öğretim üyelerimize, seçtiğimiz yöneticilere yersiz disiplin soruşturmaları açarak onları görevden alıyor; bu yolla çoğunluk sağlamaya çalışıyorlar. Geçen hafta, toplantı kurallarında parlamenter prosedür kullanılır diyen Senato içtüzüğümüzü değiştirdiler, yerine rektör, dekan, müdür, bölüm başkanı gündemi belirler, onun istemediği maddeler gündeme eklenemez diye bir madde içeren bir içtüzük koydular. Daha geldikleri ilk günden, kanunlara, yönetmeliklere, iç tüzüklere uymayan pek çok uygulama yaptılar. Bunların gündeme getirilmesini, tartışılmasını, duyulmasını istemiyorlar. Bunun için kendilerince kurum kültürünü değiştirmeye çalışıyorlar. Bilmedikleri şey şu: Kanunlar, yönetmelikler, içtüzükler öyle olduğu için demokratik kurum kültürü oluşmuyor; insanların isteği, kültürü o yönde olduğu için iç tüzükler, yönetmelikler, yasalar, anayasalar böyle yazılıyor. Kurum kültürünü böyle değiştiremezsiniz.

Ve evet, tabii ki her birinin makam arabaları, yağmurda yandan şemsiye tutan korumaları, kapıları açan şoförleri var. Erkek erkeğe toplanıyorlar; her biri bir üsttekinin önünde kareli ceketini ilikliyor. Kurum kültürüne tamamen yabancılar. Sentetik parlak bir kumaştan yapılmış birer yama gibi sırıtıyorlar Boğaziçi Üniversitesinin üstünde.

Boğaziçi Üniversitesi’nde demokratik kültürün yok edilmek istenmesine karşı Rektörlük binası önünde başlatılan direnişin 500. gününde Rektör Naci İnci makam aracıyla binaya giriş yaptı. Akademisyenler, makam aracı önünde fotoğraf çektirdi. (Fotoğraf: Can Candan)
close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...