Sıcaklık grafikleri haber oluyor; fakat o eğrilerin altında yok olan türler, çöken popülasyonlar, bozulan ekosistemler ve parçalanan besin ağları çoğu zaman görünmez kalıyor. (Foto: Unsplash/ Scotty Turner)
Geçtimiz günlerde yoğun yağışların ardından meydana gelen selde, Samsun’un Havza ilçesinde Hacı Osman Deresi taştı; evleri ve iş yerlerini su bastı, araçlar sele kapıldı. Neyse ki resmi açıklamalara göre can kaybı yaşanmadı. Fakat haberin devamındaki başka bir ayrıntı en az görüntüler kadar dikkat çekiciydi: Türkiye, 2026 yılında bir önceki yıla kıyasla çok daha yoğun yağış aldı ve son yedi aylık dönemde yağış miktarı son 66 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.
Eskiden bu tür haberleri “olağan dışı hava olayları” olarak okurduk. Artık tüm bu haberler giderek daha sık karşımıza çıkıyorlar. Bir yerde sel, başka bir yerde kuraklık; bir bölgede mevsim normallerinin çok üzerinde sıcaklıklar yaşanırken, başka bir yerde aylar süren yağış rejimi değişimleri görülüyor. Hava olaylarının ritmi bozuluyor. Ve insan ister istemez şu soruyu düşünüyor: Ya bütün bunlar daha da şiddetlenirse?
Tam da bu düşünce zihnimde dolaşırken karşıma çıkan başka bir başlık ise şuydu: “Süper El Niño geri dönüyor.”
Küresel iklim modellerine ait haritalarda, Pasifik Okyanusu’nun ortasında uzanan koyu kırmızı bir bant dikkat çekiyor. Bu renkler, deniz yüzeyi sıcaklıklarının uzun yıllar ortalamasının belirgin biçimde üzerine çıktığını gösteriyor. İklim bilimcilerin “süper El Niño” olarak adlandırdığı çok güçlü El Niño olayları da tam olarak bu tabloya işaret ediyor: Okyanusta biriken olağanüstü miktardaki ısının, kısa sayılabilecek bir zaman diliminde atmosfere aktarılması ve bunun dünya genelindeki hava düzenlerini kökten sarsması.
El Niño aslında yeni bir olay değil. Tropik Pasifik Okyanusu’nda biriken sıcaklığın belirli dönemlerde atmosfere aktarılmasıyla oluşan doğal bir iklim salınımı. Ancak bugün mesele yalnızca El Niño’nun varlığı değil; bunun artık insan kaynaklı küresel ısınmanın üzerine binerek çok daha sert sonuçlar üretmesi.
Okyanusları burada dev bir enerji deposu gibi düşünmek gerekiyor. Dünya’daki fazla ısının büyük kısmı yıllardır sessizce okyanuslar tarafından emiliyor. El Niño dönemlerinde ise bu birikmiş enerji hızla atmosfere taşınıyor. Bir anlamda okyanuslar sünger gibi ısıyı emiyor, sonra El Niño ile sünger sıkılıyor ve içeride tutulan ısı çok kısa bir sürede dışarı bırakılıyor.
Sorun şu ki artık “normal” kabul ettiğimiz sıcaklık düzeyi bile geçmişe göre çok daha yüksek. Yani El Niño artık daha sıcak bir dünyanın içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle birkaç derecelik okyanus anomalisi bile selleri, sıcak hava dalgalarını, kuraklıkları ve ekolojik kırılmaları geçmişe göre çok daha ağır hale getirebiliyor.
Samsun’daki seli doğrudan yalnızca El Niño gibi olaylarla açıklamak elbette mümkün değil. Fakat bugün yaşadığımız aşırı hava olaylarının ortak bir zemini var: Atmosfer daha sıcak olduğu için daha fazla nem taşıyor; deniz yüzeyi sıcaklıkları yükseldikçe yağış sistemleri daha fazla enerjiyle besleniyor. Bu da kısa sürede çok yoğun yağışların düşmesine ve taşkın risklerinin büyümesine neden oluyor.
Belki de bugün korkutucu olan şey, yalnızca tek tek felaketler değil; iklim sisteminin giderek daha oynak, daha öngörülemez ve daha kırılgan bir karakter kazanması.
İklim değişikliği artık manşetlere çıkıyor. Selleri, sıcaklık rekorlarını ve yangınları konuşuyoruz. Fakat aynı görünürlüğü biyoçeşitlilik krizi için gösterebildiğimizi söylemek zor.
Oysa bilim insanları uzun süredir iklim krizi ile biyoçeşitlilik kaybını birbirinden ayrı değil, iç içe geçmiş iki büyük kriz olarak değerlendiriyor. Çünkü mesele yalnızca birkaç derecelik sıcaklık artışı değil; gezegenin canlılığını ayakta tutan ilişkiler ağının çözülmeye başlaması.
Sıcaklık grafikleri haber oluyor; fakat o eğrilerin altında yok olan türler, çöken popülasyonlar, bozulan ekosistemler ve parçalanan besin ağları çoğu zaman görünmez kalıyor.
El Niño gibi aşırı iklim olayları bu kırılganlığı daha görünür hale getiriyor. Mercan resifleri birkaç derecelik sıcaklık artışıyla kitlesel ağarmalar yaşayabiliyor. Tropik ormanlar uzun kuraklık dönemlerinde yangınlara daha açık hale geliyor. Sulak alanlar küçülüyor. Türlerin göç ve üreme döngüleri bozuluyor.
Daha da önemlisi, iklim değişikliği canlıları çoğu zaman doğrudan değil, dolaylı yollarla etkiliyor. Kuzey Amerika’dan Meksika’ya göç eden monarch kelebekleri bunun çarpıcı örneklerinden biri. Bu kelebekler uzun yolculuklarında ihtiyaç duydukları enerjiyi geç mevsim çiçeklerinin nektarından sağlıyorlar. Ancak ısınan iklim, bu nektarın hem miktarını hem de besin değerini düşürüyor. Yani kriz, kelebeği doğrudan öldürmekten çok, onun yaşamını sürdürebileceği enerji altyapısını sessizce aşındırıyor.
Bugün yaşadığımız kriz tam da bu nedenle yalnızca “iklim” meselesi değil; daha büyük bir ekolojik çözülmenin işareti.
El Niño hâlâ çoğu zaman “doğal bir iklim olayı” olarak tanımlanıyor. Teknik olarak bu doğru. Fakat artık doğal süreçlerle insan etkisini birbirinden ayırmanın giderek zorlaştığı bir dönemdeyiz.
Çünkü bugün El Niño, sanayi devrimi öncesinin dünyasında yaşanmıyor. Atmosferin sera gazlarıyla yüklendiği, okyanusların rekor sıcaklıklara ulaştığı ve ekosistemlerin zaten büyük baskı altında olduğu bir gezegende gerçekleşiyor.
Bu nedenle mesele yalnızca yeni sıcaklık rekorları değil. Asıl mesele, gezegenin dayanıklılık kapasitesinin aşınması. Ekosistemlerin kendilerini toparlama süreleri kısalıyor. Türler yeni koşullara uyum sağlayamadan yeni şoklarla karşılaşıyor.
Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormamız gerekiyor: İklim krizini yalnızca hava durumu üzerinden mi okuyacağız, yoksa bunun aynı zamanda bir yaşam ağı krizi olduğunu kabul edecek miyiz?
Okyanusun ortasında kızaran o şerit aslında bize net bir sınır çiziyor: İklim rejimimiz değişirken, biyoçeşitliliği “yan ürün” olarak kaybetme lüksümüz yok. Çünkü üzerinde yaşadığımız gezegenin gerçek istikrarı, o görünmez canlı ağın içinde saklı.
Washington ile Pekin artık giderek daha fazla açık ya da örtülü biçimde dünyanın yeni “G-2”si…
ABD Başkanı Donald Trump’ın Pekin ziyaretinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e takdim edip ticari işbirliği…
On birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kuralları aşındırmaktan en çok zarar görecek olanların kuralsızlığın kendi çıkarlarına…
Mahkemesi davayı reddettiği halde bir butlan-kayyum teranesi tutturmuş olan çığırtkanlar, ülkeye vereceği devasa zarar umurlarında…
İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliğinde 12 Mayıs akşamüzeri ilginç bir toplantı vardı. Pek alışılmadık şekilde, Fransa ve…
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in kısa bir süre önce aday ülke Türkiye'yi Rusya…