İlk kez geniş bir toplumsal kesim, liderlerden bağımsız biçimde “siyasi irade bize aittir” duygusuyla hareket ediyor. Bu, Türkiye siyasetinde küçümsenmeyecek kadar önemli bir değişimdir.
Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanan kriz ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu çevresinde şekillenen yeniden kontrol arayışı, parti içinde ciddi bir kırılmaya yol açtı.
Özellikle yerel seçim zaferinin ardından ortaya çıkan toplumsal enerji düşünüldüğünde, bu girişim birçok CHP seçmeninde hayal kırıklığı ve öfke yarattı. Çünkü seçmen, yıllar sonra ilk kez CHP’nin yalnızca “iktidarı eleştiren” bir yapı değil, gerçekten iktidar alternatifi olabileceğine inanmaya başlamıştı.
Fakat bugün yaşananların asıl önemi başka bir yerde yatıyor.
Çünkü mesele artık yalnızca kimin genel başkan olacağı değildir. Mesele, Türkiye’de demokratik siyasetin gerçekten taban tarafından sahiplenilip sahiplenilmeyeceğidir. CHP tabanı bugün tam da bunu yapıyor.
Belki de bu yazının gerçek başlığı şöyle olmalıydı:
“CHP Tabanı, Demokrasi Nasıl Savunulur 101 Dersi Veriyor.”
Parti üyeleri, gençlik örgütleri, ilçe örgütleri, gönüllüler ve sıradan seçmenler süreci pasif biçimde izlemek yerine doğrudan müdahil oldular. Sosyal medya kampanyalarından yerel örgüt baskısına kadar birçok yöntemle “irademize sahip çıkıyoruz” mesajı verdiler.
Türkiye’de uzun yıllardır alışık olmadığımız bir demokratik refleks ortaya çıktı: Liderlere kayıtsız şartsız biat etmeyen, parti elitlerine teslim olmayan ve kendi siyasi iradesini savunan bir taban refleksi.
Aslında gerçek demokratik kültür tam da burada başlar.
Demokrasi yalnızca sandık değildir. Demokrasi, seçmenin seçimden sonra da siyasetin öznesi olmaya devam etmesidir. Parti üyelerinin yalnızca alkışlayan kalabalıklar değil, hesap soran aktörler hâline gelmesidir.
Türkiye’de siyaset uzun yıllar boyunca lider merkezli yürüdü. Sağ partilerde de sol partilerde de liderler çoğu zaman kurumların önüne geçti. Taban ise büyük ölçüde edilgen kaldı. Bugün CHP’de yaşananlar ise bu geleneğin kırılabileceğini gösteriyor.
Belki de ilk kez geniş bir muhalif seçmen kitlesi “parti benimdir” duygusuyla hareket ediyor. Bu son derece önemli bir zihinsel dönüşüm. Çünkü demokratikleşme yalnızca iktidarın değişmesiyle değil, siyasi kültürün değişmesiyle mümkün olur.
Kemal Kılıçdaroğlu açısından bakıldığında mesele artık yalnızca bir geri dönüş girişimi değildir. Çünkü bugün birçok CHP seçmeni açısından temel soru şudur: Kılıçdaroğlu neden partinin yakaladığı toplumsal ve siyasal momentumu bu kadar büyük bir risk altına sokuyor?
Yerel seçimlerden sonra CHP uzun yıllardır ilk kez güçlü bir toplumsal enerji üretmiş, özellikle genç seçmenlerde değişimin mümkün olabileceğine dair psikolojik eşik aşılmaya başlamıştı.
Bugün yaşanan kriz ise CHP’nin yükselen siyasal ivmesini yeniden iç mücadelelere, liderlik tartışmalarına ve meşruiyet krizine çekiyor. Bu nedenle mesele artık yalnızca kişisel siyasi hesaplar değil; partinin gelecekteki seçim başarısını ve muhalefetin iktidar alternatifi olma kapasitesini doğrudan etkileyen bir kırılma noktasıdır.
Asıl çarpıcı olan ise CHP tabanıyla ortaya çıkan demokratik vatandaşlık refleksi ile Kılıçdaroğlu’nun siyaseti arasında giderek büyüyen mesafedir.
Çünkü bugün parti tabanı ilk kez güçlü biçimde kendi siyasal öznesine sahip çıkıyor; lider merkezli siyaseti sorguluyor ve siyasetin birkaç aktör arasında şekillenmesini reddediyor. Buna karşılık Kılıçdaroğlu’nun izlediği çizgi ise birçok seçmende, tabanın ortaya koyduğu demokratik enerjiyi geriye çeken eski siyaset kültürünün devamı olarak görülüyor.
Bu yüzden bugün yaşanan kriz yalnızca bir liderlik tartışması değil; CHP’nin geleceğinin tabanın demokratik iradesiyle mi yoksa eski siyasal mühendislik refleksleriyle mi şekilleneceğine dair tarihsel bir mücadeleye dönüşüyor.
Bunun uzun vadeli etkileri küçümsenmemeli.
Çünkü Türkiye’de insanlar yıllardır siyasetin kapalı kapılar ardında şekillendiğine inanıyor. Delegeler, hizipler, güç pazarlıkları ve kişisel sadakat ilişkileri siyasetin doğası gibi kabul ediliyor. Oysa bugün CHP tabanı farklı bir şey söylüyor: “Kararları birkaç kişi değil, siyasi iradenin gerçek sahipleri belirlemeli.”
Bu yaklaşım yalnızca CHP için değil, Türkiye’nin tamamı için umut vericidir.
Elbette risk hâlâ büyük. Kriz derinleşebilir. Parti bölünebilir. Seçmen motivasyonu düşebilir. İktidar bundan fayda sağlayabilir. Türkiye’de otoriterleşmenin geldiği nokta düşünüldüğünde, ana muhalefetin yaşayacağı ağır bir kırılmanın ülke demokrasisi açısından ciddi sonuçları olur.
Ama bazen demokrasiler tam da kriz anlarında gelişir.
Çünkü demokratik bilinç konfor zamanlarında değil, tehdit altında güçlenir. İnsanlar ancak kaybetme ihtimaliyle yüzleştiklerinde sahip oldukları değerleri savunmaya başlar. CHP tabanının bugün yaptığı da tam olarak budur: Sadece bir genel başkanı ya da yönetimi değil, kendi siyasal öznesini savunuyor.
Belki de yıllar sonra bu döneme bakıldığında, bugünkü kriz yalnızca bir parti içi kavga olarak değil, Türkiye’de demokratik vatandaşlığın yeniden doğduğu anlardan biri olarak hatırlanacak.
Çünkü ilk kez geniş bir toplumsal kesim, liderlerden bağımsız biçimde “siyasi irade bize aittir” duygusuyla hareket ediyor. Bu, Türkiye siyasetinde küçümsenmeyecek kadar önemli bir değişimdir.
Ve ironik biçimde, Türkiye’ye demokrasi dersi veren şey, bir siyasi partinin en sancılı iç hesaplaşmalarından biri olabilir.
Bunu Özgür Özel’in önüne CHP’den ihraç ve milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasından hapse atılmasına dek artık hepsi…
Türkiye’de siyaset daha önce de kara günler yaşadı. Ülkeyi yöneten halife sultanın işgalci ordularla işbirliğine…
Mahkeme kararıyla CHP genel başkanlığına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel ve yönetiminin Genel Merkez binasından…
İstinaf mahkemesinin “Mutlak Butlan” kararı ile CHP Genel Başkanlığına tedbiren atanan Kemal Kılıçdaroğlu ile milletvekillerinin…
Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları yeniden gündeme gelirken asıl soru yalnızca metnin nasıl yazılacağı değil, toplumun…
İstinaf Mahkemesinin görülmedik şekilde CHP’de seçimle işbaşına gelmiş Özgür Özel yönetimini düşürüp Kemal Kılıçdaroğlu’nu geri…