Genel Başkan Özgür Özel, Yeni Parti’nin TBMM’deki ilk grup toplantısında konuşuyor. (Foto: X- @yenipartiyiz)
Özgür Özel’in Yeni Parti için açıkladığı örgütlenme modeli Türkiye’de siyasetin yerleşik ağlarına dokunuyor.
Bir partinin gerçekten yeni olup olmadığı adından, kurucular kurulundan ya da programındaki iddialardan anlaşılmaz. Asıl ölçüt, iktidarı kendi içinde nasıl ürettiği, dağıttığı ve denetlediğidir. Kim karar veriyor? Bir siyasetçi yükselmek için kimin desteğine ihtiyaç duyuyor? Makamını üyelerin güveniyle mi, dar bir çevreyle kurduğu ilişkiler sayesinde mi koruyor?
Modelin özünde birbirini tamamlayan üç değişiklik var.
Bu üç başlık, CHP siyasetinin uzun yıllar boyunca kapalı devre çalışmasını sağlayan üç temel mekanizmayı hedef alıyor: delege, koltuk ve para. Delege, üyeyle yönetici arasına girerek küçük iktidar ağları yaratıyor. Sınırsız görev süresi, makamı geçici bir sorumluluktan kalıcı bir mülkiyete dönüştürüyor. Mali kapalılık ise siyasetin hangi çıkar ilişkileriyle finanse edildiğini görünmez kılıyor.
Dolayısıyla açıklanan modelin iddiası yalnızca yeni isimleri yönetime taşımak değil. İsimleri üreten, koruyan ve birbirine bağlayan mekanizmayı değiştirmek. Üçü birlikte aynı mesajı veriyor: Yeni Parti’de kurallar yalnızca rakiplere değil, yönetenlere de uygulanacak.
Bu hamlenin siyaseten nereye oturduğunu anlamak için 19 Mart’tan bu yana muhalefetin içine çekildiği zemine bakmak gerekiyor. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan ve belediyelere yönelik operasyonlarla derinleşen süreç yalnızca hukuki bir tasfiye girişimi değildi. Aynı zamanda muhalefetin ahlaki üstünlük iddiasını aşındırmayı amaçlayan bir siyasi stratejiydi. İnşa edilmek istenen imge açıktı: Yolsuzluğa bulaşmış, kendi içinde kavgalı, iktidara geldiğinde düzen değil kaos üretecek bir siyasi özne.
Sorun, bu imgenin bütünüyle karşılıksız kalmaması. PanoramaTR’nin araştırması, seçmenin operasyonların siyasi niteliğini görmesine rağmen siyaseti topyekûn kirli gördüğünü gösteriyor. Yolsuzluğun son yıllarda arttığını düşünenlerin oranı yüzde 75. Bu kanaat bütün parti tabanlarını kesiyor. Oran AK Parti seçmeninde yüzde 60, MHP seçmeninde yüzde 56, muhalefet seçmenlerinde ise yüzde 86 ile 90 arasında değişiyor. Belediyelerde yolsuzluğun yaygın olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 82’ye ulaşıyor.
Belediye soruşturmalarının gerekçesi sorulduğunda en yüksek yanıt, yüzde 43 ile “hem yolsuzluk var hem siyasi operasyon yapılıyor” oluyor. Seçmenin önemli bir bölümü operasyon ile yolsuzluk arasında bir tercih yapmıyor. Yargının siyasi amaçlarla kullanıldığına inanırken, soruşturulan aktörlerin tümüyle temiz olduğuna da ikna olmuyor.
Muhalefet açısından asıl uyarıcı nokta burada. Kararsızlar ile oy vermeyeceğini söyleyenlerden oluşan, muhalefetin büyümek için ikna etmesi gereken seçmen kümesinde bu “hem o hem bu” değerlendirmesi baskın.
Kısacası seçmenler muhalefeti mevcut düzenin dışında, çok daha temiz bir alternatif olarak görmüyor. Onu aynı kirli sahanın başka bir oyuncusu olarak okuyor. Dolayısıyla kaybedilen yalnızca belirli siyasetçilere duyulan güven değil, siyasetin kurallı, denetlenebilir ve ortak iyiyi üretebilecek bir faaliyet olduğuna ilişkin inanç.
Bu nedenle onarılması gereken şey yalnızca muhalefetin itibarı değil, siyasetin ahlâki ekonomisi. Burada ahlaki ekonomiden kastım, yurttaşların siyasi iktidarın hangi yollarla elde edilmesini, kullanılmasını ve devredilmesini meşru gördüklerini belirleyen ortak adalet duygusu.
Kimlerin hangi yöntemlerle yükseldiği, makamın ne kadar süreyle kullanılabileceği, siyasetin finansmanının nasıl yapıldığı ve yöneticinin kime hesap verdiği bu ahlaki ekonominin parçaları. İnsanlar kuralların herkese eşit uygulanmadığını, makamların kişisel mülkiyete dönüştüğünü ve paranın görünmez ilişkiler üzerinden dolaştığını (ve herkesin böyle yaptığını) düşündüğünde yalnızca belirli partilere değil, siyasete olan güvenini kaybediyor.
Yani seçmen siyasete ilgisiz olduğu için değil, siyaseti kirlenmiş bir alan olarak gördüğü ve kendisini bir aktör olarak tasavvur edemediği için siyasetle ilgilenmiyor. Örneğin Colin Hay, Why We Hate Politics? (Neden Siyasetten Nefret Ediyoruz?) adlı kitabında siyasetten soğumayı, yurttaşların kayıtsız olmasının bir sonucu olarak görmez. Bunun nedeni siyasetin insanların tercihleri ile etkileyemeyecekleri bir “profesyonel alan” haline gelmesi ve bunun apaçık ortada olmasıdır.
Peter Mair’in Ruling the Void: The Hollowing of the Western Democracy (Boşluğu Yönetmek: Batı Demokrasisinin İçi Boşaltılması) kitabındaki tarifiyle de siyasi partiler toplumun taleplerini devlete taşıyan örgütler olmaktan çıkmış, devleti yöneten (ya da yönetmeye aday) gayrisiyasi aygıtlara dönüşmüştür. Behlül Özkan’a göre Kemal Kılıçdaroğlu tarzı siyaset bu yaklaşımın en tipik örneği olabilir. Böylelikle, iktidarda olsunlar ya da olmasınlar talep ettiklerinin “devleti bir profesyonel sınıf ile yönetmek” olmasıyla demokrasinin içini bizzat boşaltırlar.
Yeni Parti’nin düzenlemelerinin ana çekirdeği tam da bu algıyı hedef alıyor. Siyasetin yapıldığı tabanı genişletmek, seçmenin devlete değilse bile partiye etki edeceği kanalları çoğaltmak, “biz yolsuz değiliz” demekle yetinmek yerine, siyasetteki çürümeyi, kişisel iktidarı ve kapalı örgütlenmeyi üreten mekanizmaları değiştirmek.
Açıklanan modelin kalbinde bir parti içi ön seçim sistemi var. Bu siyaset biliminin “seçici kurulun genişletilmesi” dediği şey: Adayları ve yöneticileri fiilen kimin belirlediğini, dar bir delege çevresinden bütün üyelere ve hatta bütün seçmenlere doğru açmak.
Bu mekanizmanın Türkiye’deki en güçlü provası zaten yakın tarihte yapıldı. CHP, 19 Mart’ta tutuklanan Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığını 23 Mart 2025’te bir önseçime taşıdı; üstelik seçici kurulu üyelerle sınırlamayıp “dayanışma sandıkları”yla bütün yurttaşlara açtı. Sonuçta 1,75 milyon üyenin yaklaşık 1,65 milyonu, üye olmayan 13 milyonu aşkın yurttaşla birlikte sandığa gitti; toplam katılım 15 milyona yaklaştı. Tek adaylı, sembolik bir oylamaydı; ama seçici kurulu genişletmenin bir partiyi nasıl kitlesel bir meşruiyet kaynağına bağladığını gösteriyordu. Yeni Parti’nin modeli, o gün istisnai kalan hamleyi kalıcı bir kurala dönüştürme girişimi olarak da okunabilir.
Bu, Türkiye’ye özgü bir arayış da değil. Son yirmi yılda pek çok parti lideri belirleme yetkisini delege kongresinden üyeye doğru kaydırdı; bu dalga İtalya’da kapıyı üye olmayan seçmene kadar açtı, İngiltere, İspanya ve İsrail’de kararı doğrudan üyeye bıraktı, Almanya ve Avusturya’da ise üye oyunu kongrenin tescil ettiği melez biçimler üretti. Ortak payda tek ve net: Yüz yıldır parti demokrasisinin taşıyıcı figürü olan delegenin karar tekeli kırılıyor.
Karşılaştırmalı örnekler, seçici kurulun genişlemesinin parti içindeki güç dengesini gerçekten değiştirebildiğini gösteriyor. İtalya’da Demokrat Parti’nin 2023’teki liderlik yarışı iki aşamalıydı. Önce parti üyelerinin katıldığı toplantılarda Stefano Bonaccini birinci oldu. Ardından parti üyesi olmayan destekçilerin de katılabildiği açık ön seçim yapıldı. Elly Schlein bu ikinci aşamada oyların yüzde 53,8’ini alarak hem üyeler arasında önde olan rakibini hem de parti aygıtının ağırlığını geride bıraktı. Seçici kurulun genişlemesi, örgüt içindeki yerleşik tercihi tersine çevirmişti.
İspanya’daki Pedro Sachez örneği daha da çarpıcı. Sánchez, parti yönetimindeki ağır bir kriz sonucunda 2016’da PSOE genel sekreterliğinden ayrılmak zorunda kaldı. Parti merkezinin etkili isimleri Susana Díaz’ı desteklerken Sánchez ülkeyi dolaşarak doğrudan üyelere seslendi. Mayıs 2017’de yapılan liderlik seçiminde yaklaşık yüzde 50 oy alarak genel sekreterliğe geri döndü.
Burada hemen şunun altını çizmek isterim: doğrudan üye oyu tek başına parti içi demokrasi anlamına gelmez. En fazla insanın katıldığı yöntem, her durumda demokrasi açısından en iyi sonucu üretmez. Katılım, temsil, rekabet ve hesap verebilirlik arasında denge kurulmadığında geniş seçici kurul yeni sorunlar yaratabilir.
Bu nedenle modelin demokratik niteliğini “her üye oy kullanacak” önermesi değil, uygulamanın ayrıntıları belirleyecek. Üyelik kayıtlarının kim tarafından denetleneceği, oy hakkı için bir bekleme süresi bulunup bulunmayacağı, adayların kampanya harcamalarının sınırlandırılıp sınırlandırılmayacağı, parti imkânlarına eşit erişimin nasıl sağlanacağı, seçim sonuçlarına itirazların kim tarafından karara bağlanacağı ve mali kayıtların bağımsız denetime açılıp açılmayacağı bu modelin demokrasi ile ilişkisini kuracak. Bu güvenceler kurulmazsa “herkes oy verir, delege tescil eder” formülü, katılım görüntüsü altında yeni bir merkezileşme üretebilir.
Üretebileceği sorunlara rağmen açıklanan modelin önemi ortada. Hayata geçirildiğinde Türkiye’de parti içi iktidarın hangi kaynaktan türediğine ilişkin yerleşik pratikleri değiştirme iddiası taşıyor. Kapalı bir çevrenin koltuk dağıttığı örgütten, yöneticilerin doğrudan üyelerin güvenini kazanmak zorunda olduğu bir yapıya geçiş öneriyor. Üstelik bulunduğumuz şartlarda partinin yeni olma iddiasını programdan daha çok taşıma kapasitesine sahip.
Şimdilik ortada Yeni Parti tarafından verilen güçlü bir vaat var. Bu vaadin büyüklüğü yalnızca beklentiyi değil, boşa çıkarılmasının siyasi maliyetini de yükseltiyor.
“Siyasetin göçebe çadırı” deyimini merhum Murat Sökmenoğlu’dan öğrendim. Milletvekilliğinden istifa edip “sineyi millete” döndüğü günlerdi.…
Barış süreçleri üzerine yapılan tartışmalarda sıkça karşılaştığımız bir hata vardır: Hazırlanan metinlerde yalnızca eksikleri aramak.…
Yeni Parti lideri Özgür Özel, Terörsüz Türkiye sürecinin yol haritası sayılan çerçeve kanun teklifinin TBMM’ye…
"Terörsüz Türkiye" olarak bilinen yeni çözüm sürecinin yol haritası olarak görülen “Çerçeve Yasa” ya da…
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı en büyük saldırıyı başlatacağını söyleyip son anda vazgeçmesi artık…
Yargının 2023 CHP Kurultayı’nı tümden hükümsüz, yani mutlak butlan ilan edip Kemal Kılıçdaroğlu’nu Özgür Özel…