

Birkaç yıl öncesine dek Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın prenslerinden olan Prter Magyar, ekonomik kriz ve “yeni elit” yolsuzluklarıyla çürüyen yönetimden ayrılıp partisini kurdu ve Orbán’ı ağır yenilgiye uğratarak yerine geçti.
Macaristan’da 12 Nisan’da yapılan parlamento seçimlerinde ülkeyi 16 yıldır yöneten Başbakan Victor Orban ağır bir yenilgi aldı. Orban’ın Fidesz (Yurttaş İttifakı) Partisi’nin prenslerindenken 2024’te ayrılarak Tizsa (Saygı ve Özgürlük) Partisi’ni kuran Peter Magyar, kesinleşmemiş sonuçlara göre oyların yaklaşık yüzde 54’ünü ve 199 sandalyelik parlamentoda üçte iki çoğunluğu sağlayacak şekilde 138 sandalyeyi garantilemiş görünüyor.
Macar seçmenin yüzde 78 ile rekor katılımla sandığa gitmesi, Orban yönetimine duyulan tepkinin göstergesi olarak kabul ediliyor. Seçimin ilginç yanı da sağ ve aşırı sağ partiler arasında geçmesi. Göçmen politikası ve aile gibi konularda Orban’dan farklı düşünmeyen Magyar, AB odaklı ve Rusya’ya mesafeli olması nedeniyle Batı medyasında aşırı sağ sayılmıyor. Barajı geçerek 6 milletvekili kazanan Mi Hazank (Vatanımız) Partisi ise Orna’nın Fiesz’inden de sağda. Yeni Macar parlamentosunda sol değil, merkez sayılabilecek parti dahi bulunmuyor.
AB ve ABD’nin açık desteği
Sadece AB değil, ABD de Macaristan seçimlerinde Orbán’a karşı Magyar’a açık destek verdi. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran görüşmelerinin ortasında seçimlere siyasi müdahale sayılabilecek şekilde Macaristan’a gitti ve Rusya’yı seçimlere müdahale etmekle suçladı. Seçim öncesinde de Magyar’a destek veren AB Komisyonu Başkanı Usrula von der Leyen, Orban’ın seçim yenilgisini kabulü ardından, “Macaristan Avrupa’yı seçti” dedi.
Dışarıdan bakıldığında daha çok ideolojik nedenlerle devrilmiş gibi görünen Orban’a yenilgi getiren nedenlerin başında ekonomik kriz ve yolsuzluklar geliyor. Başlıca nedenler önem sırasıyla şunlar:
Ekonomik kriz ve pahalılık
Orban’ın son yıllardaki politikaları nedeniyle Macaristan ekonomisi durgunluğa girdi; 2025’te büyüme sadece yüzde 0,4 seviyesinde kaldı ve enflasyon satın alma gücünü eritti. AB fonlarının dondurulması (yaklaşık 20 milyar euro) altyapı projelerini, randevu için bir yıl sonraya gün veren hastaneleri ve okul yatırımlarını felç etti. Hükümet bağlantılı şirketlere aktarılan yaklaşık 28 milyar avroluk kamu kaynakları ise temel hizmetleri (sağlık, eğitim, demiryolu) çökertti. Seçmenler, gıda fiyatlarının AB’nin en yüksek seviyede olması ve yaşam maliyetindeki artışı doğrudan Orban rejimine bağladı; bu, özellikle genç ve kentli seçmenlerde öfkeyi tetikleyen en somut faktör oldu.
Umut veren genç lider
Tizsa, Magyar tarafından 2024’te patlayan bir dizi skandalin ardından kuruldu. Bunların başında (Magyar’ın eski karısı ve) Adalet Bakanı Varga Judit ile Cumhurbaşkanı Novak Katalin’in istifasına giden bir çocuk yuvasındaki tacizin af yoluyla örtbas edilmesi geliyordu. Tisza yolsuzluk karşıtı ve AB yanlısı mesajlarıyla hızlıca taban oluşturdu; anketlerde yüzde 50-58 oranına yükseldi. 45 yaşındaki Magyar, genç ve kentli seçmenleri mobilize ederek “değişim” vaadiyle Fidesz’in geleneksel tabanından oy çaldı ve “genç lider” söyleminin de etkisiyle 62 yaşındaki Orbán’ı devirdi. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki yüzde 30’luk başarıyı 2026’da süper çoğunluğa (tahmini 135+ sandalye) çevirdi. Bu, Orban’ın 16 yıllık “yenilmezlik” imajını kıran en kritik dinamikti.
“Yeni elitler” ve yolsuzluk
Kamu kaynaklarının yandaş şirketlere aktarılması, ekonominin hükümet çevresindeki birkaç ailenin kontrolünde olması, bu oligarkların medyanın yüzde 80’ini Orban çizgisine zorlaması, elitlere karşı söylemle iktidara gelen Orban’ın özellikle gençler tarafından “yeni ve yozlaşmış elitin başı” olarak algılanmasına yol açtı. Bu algı, 16 yıllık iktidar yorgunluğuyla birleşince oy kaybını hızlandırdı; polis, ordu ve iş dünyasından bile Fidesz’e karşı sesler yükseldi. Tisza’nın yolsuzluk karşıtı kampanyası bu öfkeyi sandığa yansıttı.
AB üyesiyken AB karşıtlığı
Orban’ın hukukun üstünlüğü, göç ve Ukrayna politikaları nedeniyle AB’den yaklaşık 20 milyar euroluk fonun dondurulması bütçeyi daralttı ve seçmene “Avrupa’dan dışlanma” maliyeti olarak yansıdı. Altyapı gecikmeleri ve kamu harcamalarındaki kısıtlamalar günlük hayatta hissedilir hale geldi; bu durum AB üyesi Macaristan’ın yönetimindeki Orban’ın “Brüksel karşıtlığı” stratejisini tersine çevirdi. Bunda Magyar’ın ABD yaptırımları altındaki Rusya’ya enerji bağımlılığına son verme vaadi de pay sahibi oldu. Seçmenler AB yanlısı bir rotayı tercih ederek rekor katılımla sandığa gitti.
Dış Politika skandalları
Orban’ın Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’le yakın ilişkisi, AB’nin 90 milyarlık Ukrayna yardımını veto etmesi ve Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó’nun Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la, adeta ast-üst ilişkisi tonunda gizli görüşmesinin ortaya çıkması gibi Rusya bağlantılı skandallar, Macaristan’ı Avrupa’da izole etti; seçmenler bunu ekonomik sıkıntıların bir parçası olarak gördü. Bu politika, özellikle genç ve kentli seçmenlerde “değişim” talebini güçlendirdi. Buna karşı Orban’ın “dış düşmanlar” söylemi yetersiz kaldı. Herkes İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan uzak dururken, Netanyahu’yu Budapeşte’de ağırlaması dış politikasına duyulan tepkiyi artırdı.
Orban ve Erdoğan
Orban döneminde Türkiye ile Macaristan arasındaki ilişkiler sıkılaştı. Bir dönem, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için Orban yönetiminde Macaristan, Avrupa’ya, AB’ye açılan bir kapı niteliğindeydi. Erdoğan Macaristan’ı, Orban Türkiye’yi her fırsatta ziyaret etti.
Buna karşılık Macaristan, etnik akrabalık üzerinden Türk Devletleri Zirvesine gözlemci üye oldu, hatta 2025 zirvesine ev sahipliği yaptı.
Bu yakınlık, Orban’ın İsrail yanlısı ve göçmen politikası nedeniyle İslamofobi eğiliminin Erdoğan tarafından fazla sorun edilmemesini de getirdi; ortak noktalar öne çıkarıldı.
Türkiye-Macaristan ilişkilerinin Magyar döneminde yeni bir raya oturup oturmayacağı henüz belli değil.


