

Şanlıurfa Müzesinde beni en etkileyen parçalar beş bin yıllıktı: Zarafetin zirvesindeki minicik çift koç başlı bir kandil ve tekerleğin icadından hemen sonra yapılan minicik oyuncak bir çocuk arabası. (Foto: C. Kuzgunkaya)
Kommagene’nin kuş uçuşu yüz kilometre güneyinde arkeoloji dünyasının son yıllardaki yıldızı, bulunmasıyla insanlık tarihinin anlatısını değiştiren, on iki bin yıllık Göbeklitepe var.
Nemrut’un girişindeki, Antiohos’un muhteşem heykellerine yakışmayacak pejmürdeliğin tam tersi bir manzara konukları karşılıyor. Düzgün park alanları, misafirleri yönlendiren tabelalar, kazı alanına gitmeden önce ne göreceğimizi, neden o kadar önemli olduğunu anlatan üç boyutlu görsellerin olduğu sergi salonları tam da Göbeklitepe’nin önemine yakışır şekilde.
Kazı alanındaki domuz, boğa, tilki, ördek, akbaba resimleri kazınmış dikitler insanın aklını başından alıyor. Antiohos’un Nemrut’taki 2000 yaşlarındaki heykelleri bu dikitlerin yanında neredeyse dünkü çocuk. Dikitleri yapan usta ellerin sahiplerini düşünüyorum. Bizden biraz daha kısa boyluydular, ömürleri bizim ortalama ömrümüzün yarısı kadardı ama genetik olarak aynıydık. On iki bin yıl önce “tarihin sıfır noktasında” toprağı ekip biçmeye başladıklarında, bu sanat eserlerini de yaratmalarının heyecanı içimi sarıyor.
Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi
Göbeklitepe’den çıkanları daha iyi anlamak için Şanlıurfa Arkeoloji müzesi görülmeli. Bu mükemmel müze, Bereketli Hilal’in ve üzerinde yaşayan insanların, dile kolay, tam bir milyon yüz bin yıllık hikayesinin özetini çıkarıyor.
Galeriler üst üste yığılmamış, hikayeyi en iyi hangi eser anlatıyorsa o konulmuş. Açıklamalar doktora tezi gibi uzun değil ama doktora tezi okumak isteyenler için interaktif linkler var. Her galerinin bir önceki ve sonrakiyle bağlantıları harika. Genelde müzelerin en sakil parçası olan canlandırmalar, mankenler son derece profesyonelce hazırlanmış. Sanki canlı mankenler varmış da birazdan yanınıza gelip sizinle sohbet edecek gibiler. Gerçek bir zaman tünelinde geziyormuşsunuz hissi ziyaret boyunca sizi bırakmıyor.
Göbeklitepe’nin replikasının olduğu galeriye girince sanki kazı alanına girmiş gibi oluyorsunuz. Müzenin beni en etkileyen parçaları beş bin yıllıktı. Birincisi zarafetin zirvesindeki minicik çift koç başlı bir kandil, diğeri ise tekerleğin icadından hemen sonra yapılan minicik oyuncak bir çocuk arabası. Çok gerilerde çalan, belli belirsiz hoş bir klasik müzik yetmiş binden fazla çakmaktaşını, yontuyu, kap kacağı, heykeli, totemi, koruyucuyu hayranlıkla izlerken size yardımcı oluyor. Can Yücel’in “insanlığa dair ne varsa kabulüm” diye Türkçeleştirdiği Kartacalı Terentius’un “homo sum humani nihil a me alienum puto” sözleri müze içinde beş kilometre yol kat ederken kulaklarda çınlıyor.
Ellerindeki -büyük bölümü çalıntı- eserleri hepsini gösterme kaygısıyla sıkış tepiş yerleştiren, ziyaretçilerini boğan, yurtdışındaki anlı şanlı ancak klostrofobik müzelerin Şanlıurfa Arkeoloji Müzesinden öğreneceği çok şey var.
Her şeyin mükemmel olduğu müzenin tek eleştireceğim bölümü mağazası. Eserleri gezerken müzenin çıkışındaki mağazaya konulabilecek replika oyuncak arabalar, totemler, çantalar, oyun kağıtları, eşarplar, şapkalar, bir milyon yılın hikayesini anlatan yüzlerce kitap bulacağımı hayal ediyordum. Yurtdışındaki emsallerini kıskandıracak güzellikteki bu müzenin mağazasında kim bilir neler vardır diye hayal ediyordum. Sonuç: kocaman, devasa, bir hayal kırıklığı. Üç-beş kötü kopya heykelcik, Urfa Sıra Geceleri kitabının da aralarında bulunduğu birkaç kitap. Müzenin kitabını sordum, mağazada olmadığını ama internetten bulabileceğimizi söylediler.
Haleplibahçe Mozaik Müzesi
Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nin hemen yanındaki Haleplibahçe Mozaik Müzesi’nde de modern müzeciliğin tüm gerekleri yerine getirilmiş. Müzenin üzerine kurulduğu Amazonlar Villasından ve civardaki kazılardan çıkarılan muhteşem Roma mozaikleri sergileniyor.
Şanlıurfa ve civarından çıkarılan Roma dönemine ait mozaiklerin en nadide parçaları öyle güzel seçilmiş ve yerleştirilmiş ki bir tanesinin bile gözünüzden kaçması mümkün değil. Altı bin metrekareye yerleştirilmiş bu mozaiklerin her birinin karşısında uzun uzun durup hayallere dalmanız, Roma medeniyetini takdir etmeniz, insanlığın ince zevklerini duyumsamanız için bol bol fırsatınız oluyor. Mozaik Müzesi’ndeki her şahikanın altında hikayesi de anlatılmış, okurken iki bin yıl öncesine, o devrin yaşantısına, alışkanlıklarına doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz.
Zeugmalı Mona Lisa
Şanlıurfa’dan sonra komşu Gaziantep’e geçtik. Gaziantep’in asırlık Bakırcılar çarşısını, Almacı pazarını, kebapçılarını, baklavacılarını anlatmadan doğrudan Zeugma müzesine geçiyorum.
1976 yılından tamamlanan bir doktora tezinden sonra, daha önce Belkıs harabeleri olarak bilinen ören yerinin Zeugma olduğu kesinlik kazanmış. Yurtdışındaki müze ve özel koleksiyonlarda “Zeugma kökenli” denilen mozaiklerin de (kaçak kazıklar sonucunda) buradan gittiği anlaşılmış. 1987 yılındaki mezar kazılarını ve 1992 yılındaki Roma villası ve mozaikleri kazıları izlemiş. Bugün müzede sergilenen buluntuların çok büyük bölümü villalar ve içindeki döşeme mozaikler imiş.
16-17 yüzyıllarda bölgeye yerleşen Türk boylarının ilk kez karşılaştıkları antik mimari eserlerini gördüklerinde dinî hikayelerde anlatılan Saba Melikesi Belkıs’ın mâmur ülkesine benzettikleri için buraya Belkıs harabesi ismini verdikleri, daha sonra civarında kurdukları köyleri de aynı isimle andıkları belirtiliyor. GAP kapsamında inşa edilmeye başlanan 2000 yılında tamamlanan Birecik Barajı’nın su tutmaya başlamasıyla birlikte baraj gölü altıda kalan Belkıs köyü de 300 yıllık yerinden vadi sırtlarına taşınmış. Bu esnada eşsiz mozaiklerin su altında kalmaması için zamana karşı yarışılan bir acil kurtarma kazısı başlatılmış.(*)
Zeugma müzesinden içeri girerken zihnimde hâlâ Haleplibahçe’nin lezzeti vardı. Bir keski, bir çekiçle taşlara ruh veren mozaik sanatının en güzel örneklerini, Zeugma’nın en büyük rakiplerini ya da kardeşlerini Hatay’da, İstanbul’da, Tunus’ta, Bardo’da ve İtalya’da Ravenna’da görmüştüm.
Müzede en merak ettiğim eser elbette süperstar Çingene Kızı’ydı(**). Louvre’da La Joconde nasıl sergileniyorsa en az onun kadar kıymetli Çingene Kızı da öyle sergileniyor. Gözlerindeki hüzünle karışık gizem adeta bir fotoğraf gibi net. Gölge ışık geçişlerindeki başarısı mozaik sanatının en üst seviyesi kabul ediliyor. Üstüne üstlük neredeyse elli yıllık bir mücadele sonunda izlememize sunulması onu iki bin yaşında bir süperstar yapıyor. Sevenlerinin ona aşık olması istenircesine galerideki tek eser. Mona Lisa mı yoksa Çingene Kızı mı derseniz yanıtım Leonardo ustadan af dileyerek tartışmasız bir şekilde Zeugmalı Çingene Kızı olacaktır. Ne kadar şanslıyız ki Anadolu’nun bir ilinde sergileniyor ve onunla bol bol başbaşa zaman geçirme fırsatına sahibiz. Taş parçalarıyla o gözler binlerce yıl önce nasıl yapıldığını aklım havsalam almıyor, “aklımı tutamıyorum kafatasımda”.
Lezzetin Toprakları Üzerinde
Dünyanın en kadim topraklarında binlerce yılın bilgeliği ve ağız tadından süzülüp gelen lezzetleri anlatmaktan imtina ediyorum. Sebebi hepsinin birbirinden güzel olması ve aralarındaki tarihleri kadar eski rekabet. Romalılar’ın, Antiohos’un, Göbeklitepe sakinlerinin peşinde her gün ortalama yirmi bin attığımız için yediğimiz dünya nimetlerini yakma şansımız oldu.
Sadece bir istisna için hakkımı kullanmak isterim (Diyarbakırlı kadayıfçı Sıtkı ve ciğerci Ramazan ustalar affetsin): Birecik’te iki bin iki yüz kilometre boyunca geçtiği topraklara bereket veren, dünyanın en yakışıklı nehirlerinden Fırat’ın kenarına kurulu Gülbaba Restoran’daki patlıcan kebap. İşin sırrı Fırat’ın kumullarında çok az miktarda üretilen patlıcanda. Beş tane Michelin yıldızı mı verilir, Dünya Kültür Mirası listesine mi alınır bilemiyorum, tek söyleyeceğim Urfa’dan Antep’e geçerken veya Antep’ten Diyarbakır’a giderken bir fırsat yaratıp yolunuzu Gülbaba’ya düşürün.
(*) Bilgilerin alındığı kaynak: Belkıs-Zeugma Mozaikleri, Editör: Yrd. Doç.Dr. Rıfat Ergeç, SANKO Holding, Promat Basım Yayın, 2011
(**) “Çingene Kızı”, Mainad Mainad villasının yemek odasının taban mozaiğinin bir parçasıdır. Kulaklarında içiçe geçmiş halka küpeleri olması nedeniyle ilk bulunduğunda “Çingene Kızı” olarak tanımlanmıştır. Başının yanındaki asma filizlerinden dolayı Dionysos şenliklerinde yer alan ve bu tanrının müritlerinden sayılan bir “Mainad” olmalıdır. M.S. 2 yüzyıl sonlarına tarihlenmektedir. (Kaynak: Belkıs-Zeugma Mozaikleri kitabı)


