

G7 zirvesinin “aile fotoğrafında, üye olan ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada (ve aileden sayılan AB) liderleri dışında “orta güç” temsilcileri olarak Güney Kore, Hindistan, Brezilya, Kenya ve Mısır liderleri de yer aldı. Ev sahibi Macron Türkiye’yi davet etmedi ama fotoğrafta yer almayan Ukrayna, BAE ve Katar liderleri de davetliydi.
G7 Liderler Zirvesi Fransa’nın Evian kentinde sona erdi.
Zirvenin ardından yayımlanan bildirilerde Ukrayna, Rusya, enerji güvenliği, yapay zekâ, küresel ekonomi ve demokratik dayanıklılık gibi başlıklar öne çıktı. Ancak zirvenin belki de en dikkat çekici yönü kimlerin davet edildiğiydi.
Konuk ülkeler arasında Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Kenya ve Mısır vardı. Türkiye ise yoktu.
İlk bakışta bu durum şaşırtıcı görünmeyebilir. Sonuçta Türkiye G7 üyesi değil. Ancak mesele üyelik değil.
Asıl soru özellikle de birkaç hafta sonra Ankara’da yapılacak ve birçok gözlemci tarafından NATO’nun son yıllardaki en kritik toplantılarından biri olarak görülen zirve öncesinde daha da anlam kazanıyor.
Çünkü mesele Türkiye’nin gücü değil. Mesele Türkiye’nin bu gücü ne ölçüde siyasi etkiye dönüştürebildiği.
Orta Güçlerin Geri Dönüşü
Uluslararası sistem son yıllarda önemli bir dönüşüm geçiriyor.
Soğuk Savaş sonrasında küresel siyasetin merkezinde büyük güçler vardı. Bugün ise ne Amerika tek başına düzen kurabiliyor ne de Çin tek başına alternatif bir düzen inşa edebiliyor.
Ortaya çıkan boşlukta orta güçler giderek daha önemli roller üstleniyor.
Hindistan, Brezilya, Endonezya, Güney Afrika, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi ülkeler yalnızca bölgesel aktörler değil; aynı zamanda küresel meselelerde etkili olmaya çalışan diplomatik oyuncular haline geliyor.
Bu nedenle Evian’daki davet listesi aslında bir G7 listesinden çok bir “orta güçler listesi” olarak da okunabilir.
Hindistan davet edildi çünkü küresel ekonominin geleceğinde belirleyici bir rol oynuyor.
Brezilya davet edildi çünkü iklim değişikliği, küresel yönetişim ve Güney Amerika siyaseti açısından vazgeçilmez bir aktör.
Kenya davet edildi çünkü Afrika’nın yükselen siyasi ve ekonomik merkezlerinden biri olarak görülüyor.
Peki Türkiye neden yoktu?
Bu sorunun cevabı Türkiye’nin önemsizleşmesinde değil, orta güç olmanın değişen doğasında aranmalı.
Jeopolitik Güç Yetmiyor
Son yıllarda Türk dış politikası büyük ölçüde jeopolitik önem üzerine inşa edildi.
Bu yaklaşımın temel varsayımı şuydu:
Türkiye’nin stratejik konumu o kadar önemlidir ki Batı sonunda Ankara ile çalışmak zorunda kalacaktır.
Belirli ölçüde bu doğru çıktı.
Ukrayna savaşı Türkiye’nin önemini yeniden ortaya koydu. Karadeniz’in giriş ve çıkışını kontrol eden Türkiye, Montrö Sözleşmesi’nin uygulanmasından tahıl koridoru girişimlerine kadar kritik roller üstlendi.
Savunma sanayisindeki gelişmeler, NATO içindeki konumu ve bölgesel krizlerdeki etkisi Türkiye’yi vazgeçilmez aktörlerden biri haline getirdi.
Ancak günümüz uluslararası sistemi yalnızca vazgeçilmez aktörleri ödüllendirmiyor. Aynı zamanda güvenilir, öngörülebilir ve kurumsal kapasitesi güçlü ortakları da ödüllendiriyor. Bir ülkenin önemli olması ile davet edilmesi artık aynı şey değil.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel sorun da burada yatıyor.
Güç Var, Güven Eksik
Bugün Batılı başkentlerde Türkiye’nin askeri kapasitesine veya stratejik önemine ilişkin ciddi bir kuşku yok.
Ancak Türkiye’nin siyasi yönelimi, kurumsal işleyişi ve uzun vadeli dış politika rotası konusunda önemli soru işaretleri bulunuyor.
S-400 krizinden İsveç’in NATO üyeliği sürecine, Avrupa Birliği ile ilişkilerden bölgesel krizlerde izlenen zaman zaman dalgalı politikalara kadar birçok başlık Türkiye’nin öngörülebilirliği konusunda soru işaretleri yarattı.
Sorun Türkiye’nin güç kaybetmesi değil. Sorun Türkiye’nin güven üretme kapasitesinin zayıflaması.
Uluslararası ilişkiler yalnızca çıkarlar üzerinden işlemez. Güven de en az güç kadar önemlidir. Özellikle de ülkelerin yalnızca askeri veya ekonomik kapasiteleriyle değil, kurumsal nitelikleriyle değerlendirildiği platformlarda.
Demokratik Gerilemenin Dış Politika Maliyeti
Bu noktada demokratik standartlar da kaçınılmaz olarak devreye giriyor.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin Batı dünyasındaki en önemli avantajlarından biri yalnızca NATO üyeliği değildi.
Türkiye aynı zamanda Müslüman çoğunluklu, çok partili demokratik sisteme sahip bir ülke olarak görülüyordu. Bu algı Türkiye’ye önemli bir yumuşak güç sağlıyordu.
Bugün ise tablo farklı.
Uluslararası demokrasi endekslerinde yaşanan gerileme, medya özgürlüğüne ilişkin eleştiriler, yargı bağımsızlığına yönelik kaygılar ve siyasi rekabetin eşit şartlarda yürütülüp yürütülmediğine ilişkin tartışmalar Türkiye’nin uluslararası imajını doğrudan etkiliyor.
Son dönemde CHP etrafında yaşanan gelişmeler, seçilmiş belediye başkanlarına yönelik uygulamalar ve siyasi rekabetin giderek yargı alanına taşındığı yönündeki eleştiriler de dış dünyada dikkatle takip ediliyor. Avrupa Parlamentosu’nun son raporu bunun göstergesi.
Burada önemli olan bu değerlendirmelerin ne ölçüde haklı olduğu değil. Önemli olan Türkiye’nin nasıl algılandığıdır. Çünkü dış politika yalnızca gerçeklerle değil, algılarla da şekillenir.
Ankara Zirvesi Bir Fırsat mı?
Önümüzdeki NATO zirvesi bu açıdan önemli bir test olacak.
Türkiye Ukrayna konusunda oynadığı rol, Karadeniz güvenliği üzerindeki etkisi, Avrupa savunma mimarisindeki yeri nedeniyle vazgeçilmez konumunu koruyor.
Ancak uzun vadeli soru farklı. Türkiye yalnızca vazgeçilmez bir güvenlik ortağı olmak mı istiyor? Yoksa aynı zamanda uluslararası karar alma süreçlerinin doğal üyelerinden biri mi olmak istiyor?
Evian’daki G7 Zirvesi’ndeki eksik koltuğun asıl anlamı burada yatıyor.
Türkiye’nin sorunu gücünün azalması değil. Bu gücün siyasi sermayeye dönüşememesi.

