Londra’da yaşamaya başlayalı neredeyse kırk yıl oldu. Bu süre içinde yalnızca başbakanların değişimine değil, aynı zamanda bir ülkenin dünya içindeki konumunu yeniden tanımlama çabasına da tanıklık ettim. Margaret Thatcher’ın son yıllarından başlayarak John Major’ın temkinli muhafazakârlığını, Tony Blair’in küreselleşme rüzgârını arkasına alan özgüvenli yükselişini, Gordon Brown’un finans krizine karşı verdiği mücadeleyi, David Cameron’un Brexit kumarını,
Londra bugün sadece ekonomik verilerle ya da seçim anketleriyle meşgul değil. Hafızalara kazınan tek bir görüntü var: Kralın kardeşi, 66. yaş gününde tutuklanıyor. Andrew Mountbatten-Windsor’ın gözaltına alınması, sıradan bir hukuki süreç değil. Bu olay, Birleşik Krallık’ın içinde bulunduğu çok boyutlu krizin sembolik bir zirvesi. Jeffrey Epstein dosyalarında adı geçen en yüksek profilli isimlerden biri olan
Seçim anketleri bu kez yanıltmadı. İşçi Partisi, Tony Blair’i başbakanlığa taşıyan 1997 seçimlerinden bu yana en büyük galibiyetini kazanarak iktidara geldi. İşçi Partisi lideri Keir Starmer, seçim sonuçlarının açıklanması ardından yaptığı zafer konuşmasında gayet kapsayıcı bir dil kullandı, halka hizmet hedefinin altını çizdi. Yeniden yapılanma mesajı verdi. Ülkenin çıkarlarını parti çıkarlarının önünde tutacaklarını vurguladı. Şimdi


