

İşçi Partisi liderliğinden ve Başbakanlıktan istifa eden Starmer kötü bir siyasetçi değildi. Ciddi, disiplinli ve devlet kurumlarını iyi tanıyan bir isimdi. Hukuk geçmişi, kriz yönetimi tecrübesi ve dosyalara hâkimiyeti sayesinde İşçi Partisi’ni uzun yıllar süren iç çekişmelerden çıkarmayı başardı. Jeremy Corbyn döneminde merkez seçmeni kaybetmiş görünen partiyi yeniden iktidara taşımıştı.
Londra’da yaşamaya başlayalı neredeyse kırk yıl oldu. Bu süre içinde yalnızca başbakanların değişimine değil, aynı zamanda bir ülkenin dünya içindeki konumunu yeniden tanımlama çabasına da tanıklık ettim.
Margaret Thatcher’ın son yıllarından başlayarak John Major’ın temkinli muhafazakârlığını, Tony Blair’in küreselleşme rüzgârını arkasına alan özgüvenli yükselişini, Gordon Brown’un finans krizine karşı verdiği mücadeleyi, David Cameron’un Brexit kumarını, Theresa May’in siyasi çıkmazını, Boris Johnson’ın sıra dışı popülizmini, Liz Truss’ın piyasalarda şok etkisi yaratan kısa iktidarını ve son olarak İngiliz siyasetinin yeniden bir yön arayışına girdiği bugünkü dönemi yakından izleme fırsatım oldu.
İngiltere’ye ne oldu?
Bu yılların önemli bir bölümünü diplomat, uluslararası kuruluş yöneticisi, yatırım danışmanı ve Londra’da yaşayan bir Türk olarak geçirdim. İngiltere’yi yalnızca gazetelerin manşetlerinden ya da televizyon ekranlarından değil, yatırımcı toplantılarından şirket yönetim kurullarına, Whitehall koridorlarından City of London’ın finans çevrelerine kadar uzanan geniş bir perspektiften gözlemledim.
Bu nedenle son dönemde bana en sık yöneltilen sorulardan biri şu: “İngiltere’ye ne oldu?”
Gerçekten de cevaplanması gereken önemli bir soru bu. Çünkü bir zamanlar siyasi istikrarın, kurumsal sürekliliğin ve öngörülebilir devlet yönetiminin sembolü olarak görülen Birleşik Krallık, son yıllarda giderek daha sık lider değiştiren, ekonomik büyüme konusunda zorlanan ve en önemlisi kendi geleceğine ilişkin ortak bir vizyon üretmekte güçlük çeken bir ülke görüntüsü vermeye başladı.
Bana göre bugün yaşanan sorun ne yalnızca liderlik sorunudur ne de basit bir sistem arızasıdır. İngiltere’nin karşı karşıya olduğu asıl mesele, Brexit sonrasında kendisine yeni ve ikna edici bir ulusal hikâye yazamamış olmasıdır. Başbakanlar değişiyor, partiler dönüşüyor, siyasi dengeler yeniden şekilleniyor; ancak ülkenin önündeki temel soru değişmiyor: İngiltere, 21. yüzyılda nasıl bir ülke olmak istiyor?
Brexit: Aslında Bir Kimlik Muhasebesi
Brexit’i hiçbir zaman yalnızca Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı olarak görmedim. Bu değerlendirme bana her zaman eksik geldi. Çünkü sandıkta verilen kararın arkasında sadece ekonomik hesaplar değil, çok daha derin tarihsel, kültürel ve psikolojik dinamikler vardı.
Aslında Brexit, İngiltere’nin kendisiyle yaptığı büyük bir muhasebeydi. Bir bakıma imparatorluk sonrası dönemde kendi kimliğini yeniden tanımlama girişimiydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın en büyük sömürge imparatorluğunu büyük ölçüde kaybeden, küresel güç merkezinin Washington’a kayışını izleyen ve giderek Avrupa bütünleşmesinin bir parçası haline gelen İngiltere, Brexit referandumu ile birlikte şu soruyu yeniden sormaya başladı:
“Biz kimiz?” Bu soru ekonomik olmaktan çok jeopolitikti. Avrupa’nın bir parçası mıydı? Atlantik dünyasının lider ortaklarından biri miydi? Yoksa tarihsel bağları sayesinde Kuzey Amerika’dan Hint-Pasifik’e kadar uzanan küresel bir ağın merkezi mi olmalıydı? Brexit kampanyasının başarısı da tam burada yatıyordu. Seçmenlere detaylı ekonomik analizlerden çok daha güçlü bir şey sundu, aidiyet duygusu:“Kontrolü geri alacağız.” “Kararları yeniden biz vereceğiz.” “İngiltere yeniden küresel olacak.” Bu sloganlar yalnızca siyasi vaatler değildi; birçok seçmenin zihninde geçmişteki gücün ve özgüvenin yeniden kazanılabileceği düşüncesini temsil ediyordu.
Ancak tarih nostaljiyle değil gerçeklerle ilerliyor. İngiltere Avrupa Birliği’nden ayrıldı ama Avrupa’dan ayrılamadı. Coğrafya değişmedi. Ticaret akışları tamamen değişmedi. Enerji bağımlılıkları ortadan kalkmadı. İşgücü ihtiyacı devam etti. Tedarik zincirleri yaşamaya devam etti.Bugün Londra hâlâ Paris, Frankfurt, Amsterdam ve Dublin ile yoğun ekonomik ilişkiler içinde. İngiliz şirketleri Avrupa pazarına ihtiyaç duyuyor. Avrupa şirketleri de İngiliz finans sistemine, hukuk altyapısına ve sermaye piyasalarına ihtiyaç duyuyor.
Bu nedenle Brexit’in üzerinden geçen yılların ardından iş dünyasında duyduğum soru artık “Brexit doğru muydu, yanlış mıydı?” sorusu değil.Çok daha somut ve çok daha acımasız bir soru: “Peki şimdi büyümenin motoru ne olacak?”Aslında İngiliz siyasetinin de henüz ikna edici bir cevap veremediği temel mesele bu.
Londra Küresel Ölçekte Geriledi mi?
Bütün bu tartışmalar arasında sık yapılan hatalardan biri, İngiltere’nin yaşadığı sorunları Londra’nın gerilediği şeklinde yorumlamaktır. Bu doğru değil. Londra hâlâ dünyanın en güçlü küresel şehirlerinden biri. Finans alanında New York ile birlikte dünyanın en etkili merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor. Uluslararası bankacılık, sigortacılık, tahkim, hukuk hizmetleri, varlık yönetimi, finansal teknolojiler ve yeşil finansman alanlarında sahip olduğu ekosistem kolay kolay başka şehirlerde oluşturulabilecek bir yapı değil.
Bir yatırımcının, bir hukuk firmasının, bir enerji şirketinin ya da uluslararası faaliyet gösteren bir girişimcinin Londra’yı tercih etmesinin nedeni yalnızca finans piyasalarının büyüklüğü değildir. Aynı zamanda öngörülebilir hukuk sistemi, küresel yetenek havuzu, derin sermaye piyasaları ve dünya ile kurduğu benzersiz bağlantılardır. Ancak sorun şurada: Londra hâlâ güçlü olsa da artık rakipsiz değil. Yirmi yıl önce Londra ile yarışabilecek şehir sayısı sınırlıydı. Bugün tablo farklı.
New York daha büyük sermaye piyasalarına sahip. Singapur Asya’nın yükselişinden yararlanıyor. Dubai küresel sermayeyi agresif biçimde çekiyor. Abu Dhabi trilyonlarca dolarlık fonlarıyla yeni bir çekim merkezi haline geliyor. Riyad enerji gelirlerini yeni bir ekonomik modele dönüştürmeye çalışıyor. Hong Kong bütün siyasi sorunlarına rağmen Çin bağlantısının avantajlarını kullanmaya devam ediyor. Dolayısıyla İngiltere’nin temel sorunu finans merkezini kaybetmek değil. Sorun, finans merkezi olmanın ötesinde yeni bir ekonomik vizyon geliştirememek.
Bugün iş dünyasının beklediği şey yeni bir başbakan değil, bence. Yeni bir büyüme stratejisi. Yeni bir teknoloji vizyonu.Yeni bir enerji dönüşümü. Yeni bir sanayi politikası. Yeni bir üretkenlik hikâyesi. Kısacası yeni bir ulusal ekonomik anlatı.
Türklerin Sessiz Londra Çıkartması
Bu dönüşümün Türkiye açısından da dikkat çekici bir boyutu var. Son on yılda, özellikle Ankara Anlaşması’nın son döneminde ve Brexit sonrasında, Türkiye’den İngiltere’ye doğru önemli bir insan ve sermaye hareketi yaşandı. Bu yalnızca klasik anlamda bir göç değildi. Aksine, büyük ölçüde eğitimli, girişimci, profesyonel ve uluslararası bağlantıları güçlü bir kitlenin hareketiydi.
Birçok Türk girişimci şirket merkezini Londra’ya taşıdı. Bazıları Avrupa operasyonlarını buradan yönetmeye başladı. Teknoloji şirketleri, danışmanlık firmaları, yatırım kuruluşları ve uluslararası ticaretle uğraşan işletmeler Londra’yı yeni üsleri olarak seçti. Bu süreçte yalnızca onbinlerce insan değil, sermaye de hareket etti. Londra’nın farklı bölgelerinde konut alımları hızlandı.
Türk aileleri çocuklarını İngiliz eğitim sistemine dahil etmeye başladı. Birçok yatırımcı servetinin belirli bir bölümünü İngiliz hukuk sistemi içinde korumayı tercih etti. Bugün Kensington’dan Richmond’a, Canary Wharf’tan Surrey’e kadar uzanan geniş bir alanda yeni bir Türk profesyonel sınıfının oluştuğunu görmek mümkün. Doktorlar. Mühendisler. Yazılımcılar. Finans uzmanları. Akademisyenler. Fon yöneticileri. Uluslararası girişimciler. Bu yeni topluluk artık İngiltere’ye yalnızca geçici bir çalışma alanı olarak bakmıyor. Geleceğini de burada şekillendiriyor.
Bu nedenle İngiltere’deki siyasi ve ekonomik gelişmeler yalnızca İngilizleri ilgilendirmiyor. Londra’ya hayatının, şirketinin veya servetinin bir kısmını bağlamış binlerce Türk ailesini de doğrudan etkiliyor.
Asıl Mücadele Starmer Sonrası Başlıyor
Bugün Westminster koridorlarında konuşulan mesele yalnızca bir liderin siyasi geleceği değil. Asıl tartışma, Brexit sonrasında yönünü arayan İngiltere’nin bundan sonra hangi rotayı izleyeceği. Bu nedenle Keir Starmer’ın yaşadığı siyasi sıkıntıları yalnızca bir liderin popülaritesindeki düşüş olarak okumak eksik olur. Aslında Starmer’ın hikâyesi modern Batı demokrasilerinin karşı karşıya olduğu daha büyük bir sorunu yansıtıyor.
Starmer kötü bir siyasetçi değildi. Tam tersine, son derece ciddi, disiplinli ve devlet kurumlarını iyi tanıyan bir isimdi. Hukuk geçmişi, kriz yönetimi tecrübesi ve dosyalara hâkimiyeti sayesinde İşçi Partisi’ni uzun yıllar süren iç çekişmelerden çıkarmayı başardı. Jeremy Corbyn döneminde merkez seçmeni kaybetmiş görünen partiyi yeniden iktidara taşıdı.
Ancak günümüz siyasetinde bunlar artık yeterli görünmüyor. Çünkü seçmenler yalnızca iyi yönetici aramıyor. Bir yön duygusu arıyor. Yalnızca istikrar istemiyor. Aynı zamanda umut istiyor. Yalnızca teknik yeterlilik görmek istemiyor. Kendilerini geleceğe taşıyacak bir hikâye duymak istiyor. İşte Starmer’ın karşılaştığı temel sorun da buydu. Topluma güven verdi. Ama heyecan veremedi. Düzen vaat etti. Ama yeni bir ufuk çizemedi. Ekonomik gerçekçilik sundu. Ama toplumsal hayal gücünü harekete geçiremedi.
Bu nedenle bugün yaşanan tartışma aslında bir lider değişiminden çok daha büyük bir meseleye işaret ediyor: İngiltere’nin yeni bir ulusal amaç arayışına.
Andy Burnham: Yeni Dönemin Yüzü Olabilir mi?
Bu nedenle bugün adı en sık geçen isimlerden biri Andy Burnham. Manchester Belediye Başkanı olarak son yıllarda yalnızca yerel yönetici değil, aynı zamanda ulusal ölçekte bir siyasi figür haline geldi. Burnham’ın avantajı Londra merkezli siyasetçi görüntüsünden uzak olması. İngiltere’nin kuzeyinde yaşanan ekonomik dönüşümü ve toplumsal sıkıntıları yakından biliyor. İşçi sınıfı seçmenle doğal bağ kurabiliyor. Sendikalarla konuşabiliyor. İş dünyasını ürkütmüyor. Partinin farklı kanatlarıyla diyalog kurabiliyor. Bu özellikler onu güçlü bir aday haline getiriyor.
Ancak Burnham’ın önündeki mesele liderlik yarışını kazanmak değil. Asıl mesele İngiltere’ye yeni bir amaç verebilmek. Çünkü bugün seçmenin aradığı şey yalnızca yeni bir yüz değil. Yeni bir gelecek tasavvuru. Yeni bir büyüme modeli. Yeni bir toplumsal sözleşme. Yeni bir ulusal hedef. Dürüst olmak gerekirse, bugün İngiliz siyasetinde bu sorulara tam anlamıyla cevap verebilen tek bir figür henüz görünmüyor.
Muhafazakâr Parti Gerçekten Bitti mi?
İngiliz siyasetini uzaktan izleyen birçok kişi son yıllardaki seçim sonuçlarına bakarak Muhafazakâr Parti’nin uzun süre iktidar yüzü göremeyeceğini düşünüyor. Ben o kadar emin değilim. Çünkü Muhafazakâr Parti sıradan bir siyasi parti değil. Yaklaşık iki yüzyıllık bir devlet geleneğinin taşıyıcısı. İngiltere’nin iş dünyasıyla, yerel yönetimleriyle, medya çevreleriyle ve bürokratik hafızasıyla güçlü bağlara sahip bir siyasi organizasyon. İngiliz siyasi tarihinde defalarca sona erdiği düşünüldü. Ama her seferinde geri dönmeyi başardı.
Bugün parti içinde yaşanan temel tartışma da oldukça kritik. Merkeze mi dönmeli? Yoksa Reform UK’ye kayan seçmenleri geri kazanmak için daha sert bir çizgi mi benimsemeli? Bu sorunun cevabı Muhafazakâr Parti’nin geleceğini belirleyecek. Ancak unutulmaması gereken bir nokta var: İşçi Partisi’nin yaşadığı zorluklar, Muhafazakârlar için aynı zamanda yeni fırsatlar yaratıyor.
İngiliz seçmeni tarih boyunca iktidarları değiştirmeyi sevmiştir. Fakat aynı zamanda yönetme kapasitesi gördüğü partilere ikinci şans vermeyi de bilmiştir. Bu nedenle Muhafazakârların tamamen oyun dışına çıktığını düşünmek erken olur.
Sessiz Ama İstikrarlı Bir Yükseliş: Liberal Demokratlar
İngiliz siyasetinin son yıllardaki en ilginç hikâyelerinden biri Liberal Demokratlar’ın yükselişi. Bu yükseliş manşetlere çok çıkmıyor. Ancak sahada hissediliyor. Özellikle Güney İngiltere’de. Üniversite şehirlerinde. Yüksek eğitimli orta sınıflar arasında. Avrupa yanlısı seçmenlerde. Kendini ne İşçi Partisi’ne ne de Muhafazakârlara yakın hisseden kesimlerde.
Liberal Demokratlar sessiz ama istikrarlı biçimde büyüyor. Muhtemelen tek başlarına iktidara gelecek kadar güçlü olmayacaklar. Ancak önümüzdeki dönemde İngiliz siyasetinin dengeleyici gücü haline gelebilirler. Özellikle parçalanmış bir parlamentoda koalisyonların veya azınlık hükümetlerinin kurulmasında belirleyici rol oynayabilirler. Bu da İngiltere’nin geleneksel iki partili yapısının giderek aşındığını gösteriyor.
Nigel Farage: Bir Politikacıdan Fazlası
Bana göre bugün İngiliz siyasetindeki en önemli figürlerden biri herhangi bir başbakan değil.
Nigel Farage. Çünkü Farage artık yalnızca bir siyasetçi değil. Bir siyasi duyguya dönüşmüş durumda. Brexit’in gerçekleşmesinde oynadığı rol nedeniyle yıllarca sistem dışı bir figür olarak görüldü. Ancak bugün sistemin merkezini etkileyen bir güç haline gelmiş durumda. Göçten rahatsız olanlar, kamu hizmetlerinin kötüleştiğini düşünenler, hayat pahalılığından bunalanlar, konut sahibi olamayacağına inanan gençler, Londra merkezli elitlerden uzaklaştığını hisseden bölgeler, küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki farkın büyüdüğünü düşünen orta sınıflar…Bütün bu kesimler Farage’ın dilinde kendilerine yer buluyor.
Bu nedenle Reform UK’nin yükselişi yalnızca bir parti hikâyesi değildir. Bu, İngiliz toplumunda biriken rahatsızlığın siyasi ifadesidir. Amerika’da Donald Trump’ın temsil ettiği alan neyse, İngiltere’de Farage giderek benzer bir alanı temsil etmeye başlıyor. Belki iktidara gelmeyecek. Belki hiçbir zaman başbakan olmayacak. Ama gündemi değiştirebilir.
Bazen siyasette en büyük güç seçim kazanmak değil, diğer partileri kendi gündemine göre hareket etmeye zorlamaktır. Farage bugün tam olarak bunu yapıyor. Muhafazakârları etkiliyor. İşçi Partisi’ni etkiliyor. Göç tartışmalarını etkiliyor. Ulusal kimlik tartışmalarını etkiliyor. Dolayısıyla Reform UK’nin yükselişini yalnızca oy oranlarıyla ölçmek büyük hata olur.
Asıl önemli olan, İngiliz siyasetinin geri kalanını ne kadar dönüştürdüğüdür.
Yeni Siyasi Harita
Mevcut takvime göre bir sonraki genel seçimin en geç 2030 yılına kadar yapılması gerekiyor. Ancak son on yıl bize İngiliz siyasetinde artık hiçbir şeyin eskisi kadar öngörülebilir olmadığını gösterdi.
Siyasi dengeleri hızla değişebilir. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda erken seçim senaryoları da tamamen dışlanamaz.
Ancak seçim tarihi ne olursa olsun bugün çok net görünen bir gerçek var: İngiltere artık eski iki partili düzeninden uzaklaşıyor. İşçi Partisi. Muhafazakâr Parti. Liberal Demokratlar. Reform UK. Yeşiller. İskoç siyasi hareketleri. Daha parçalı, daha rekabetçi, daha öngörülemez bir siyasi yapı ortaya çıkıyor. Bu durum başbakanların işini geçmişe göre çok daha zor hale getiriyor. Belki de son yıllarda bu kadar çok lider değişmesinin temel nedenlerinden biri tam da budur.
Çünkü toplum daha bölünmüş. Ekonomi daha kırılgan. Küresel rekabet daha sert. Seçmen daha sabırsız. Siyaset çok daha parçalı. Dolayısıyla bugün sormamız gereken soru yalnızca “Bir sonraki başbakan kim olacak?” değildir.
Daha önemli soru şudur: İngiltere yeniden güçlü bir siyasi merkez ve ortak bir ulusal amaç oluşturabilecek mi? Eğer bunu başarabilirse liderler değişse bile sistem istikrarını koruyacaktır. Ama başaramazsa önümüzdeki yıllarda daha fazla lider değişimi, daha fazla siyasi kutuplaşma ve daha fazla belirsizlik görmeye devam edeceğiz.
Çünkü İngiltere’nin bugünkü sorunu yalnızca liderlik sorunu değildir. Bu bir stratejik yön bulma sorunudur. Yönünü arayan ülkeler, çoğu zaman liderlerini de sık değiştirmeye başlarlar.

