

Avrupa Birliği’nin yeni yürürlüğe giren Göç ve İltica Paktı, ilk sınavını ölümlerle sonuçlanan Ceuta kaçak göçmen akını olayında veriyor. İtalya Başbakanı Meloni, İspanya Başbakanı Sanchez’i esnek göç politikası nedeniyle eleştirip hava ve deniz sınırlarını kapatarak müzakere masasına zorluyor.
Bu yaz sinemalarda milyonlar Christopher Nolan’ın The Odyssey‘sini izliyor. Matt Damon’ın Odysseus’u, Truva dönüşü Akdeniz’de bir adadan diğerine savruluyor; tanrıların, canavarların ve kaderin insafına kalmış bir yolculuk. Seyirci koltuğunda destan izlenirken, aynı Akdeniz’de çok daha gerçek ve talihsiz bir yolculuk yaşandı: Temmuz’un son iki gününde on binlerce göçmen, Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki minik toprağı Ceuta‘ya (Sebte) aktı. Onlarca insan boğuldu. Ekranda destan, sularda trajedi.
Filmdeki yolculuk mitolojik; ama Avrupa’nın ekranlarını dolduran başka bir anlatı hiç de öyle değildi. Aşırı sağ daha ilk saatte “İşte, göçmenler Avrupa’yı işgal ediyor” diye haykırdı. Avrupa Birliği’nin en hassas fay hattı olan göç dosyası bir kez daha alev aldı. Üstelik Nolan’ın filminin bir kısmının Fas ve Batı Sahra’da çekilmiş olması hikâyenin ironisini tamamlıyor — çünkü asıl mesele tam da orada, Avrupa ile Afrika’nın birbirine değdiği o kırılgan hatta.
Ceuta neresi, ne oldu?
Ceuta ve kardeşi Melilla, Fas topraklarıyla çevrili iki İspanyol kenti; Avrupa Birliği’nin Afrika ile tek kara sınırı. Yıllardır Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmenler için bir cazibe noktası. Ama bu kez rakamlar alışılmadıktı: 83 bin nüfuslu Ceuta’ya yaklaşık 60 bin kişinin girdiği tahmin ediliyor. 2021’de bu sayı 8 bindi. İspanya İçişleri Bakanı’na göre can kaybı en az 67. Cuma akşamına gelindiğinde göçmenlerin neredeyse tamamı Fas’a geri dönmüştü; İspanya sınırı 48 saatten kısa sürede yeniden kontrol altına aldığını açıkladı.
Yani saha hızla normale döndü. Asıl deprem Madrid’de ve diğer başkentlerde başladı.
İspanya ve AB fay hatları
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, görüntüleri “şok edici” bularak İspanya ile Schengen anlaşmasını bir aylığına askıya aldı. Finlandiya ve Danimarka arkasında durdu; Çekya, İspanya’nın Schengen üyeliğinin dahi askıya alınmasını istedi. Fransa sınır kontrollerini sıkılaştırdı. İspanya İtalyan büyükelçisini çağırdı; Başbakan Pedro Sánchez ise von der Leyen’e sert bir mektup yazdı: Bazı hükümetlerin “bencil, kutuplaştırıcı ve hukuk dışı” tepkisinden “ciddi endişe” duyduğunu, üstelik Ceuta’nın zaten Schengen bölgesinde olmadığını hatırlattı.
Kısacası tek bir olay, Birliğin en nazik dosyasında ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Robert Putnam’ın “iki düzeyli oyun” teorisini hatırlayalım: liderler bir yandan Brüksel masasında, bir yandan da kendi kamuoylarına oynar. Ve göç, iç siyaset için en kolay yakıttır.
Zamanlama neden manidar?
İşte kritik nokta: Bu kriz, Avrupa Birliği’nin yeni Göç ve İltica Paktı’nın 12 Haziran 2026’da yürürlüğe girmesinin hemen ardından patladı. İki yıllık geçiş döneminin sonunda on ayrı mevzuatla devreye giren Pakt, artık direktifleri değil, doğrudan uygulanan tüzükleri esas alıyor: Sığınma Prosedürü Tüzüğü, Nitelik Tüzüğü, Dublin’in yerini alan Göç ve İltica Yönetimi Tüzüğü, Tarama Tüzüğü, Eurodac ve — tam da bu vakaya denk düşen — Kriz ve Mücbir Sebep Tüzüğü. Bu sonuncusu, “üçüncü ülkeler tarafından göçmenlerin araçsallaştırılması” halini açıkça düzenliyor. Sistemi Brüksel’de operasyonel kılan Avrupa İltica Ajansı’nın (EUAA) bütün misyonu da bu yeni mimariyi ayakta tutmak üzerine kurulu.
Sistem kâğıt üzerinde tam da böyle bir senaryo için tasarlandı. Ceuta, Pakt’ın ilk büyük stres testi oldu. Ve testin sonucu iç açıcı değil: ortak sistem, ilk ciddi baskıda üye devletleri tek tek sınır kapatma refleksine itti. “Yakınsama” vaadiyle çıkılan yolda, kriz anında herkes kendi kapısına koştu.
İşin karanlık tarafı
Sosyal medyada daha karanlık bir anlatı da hızla yayıldı: Güya İspanya, Gazze’deki soykırıma karşı aldığı onurlu tutum ve Filistin meselesindeki net duruşu yüzünden İsrail eliyle “cezalandırılıyor.” Bu boyutu — işin ABD-İsrail hattını — Murat Yetkin bu sayfalarda ayrıntılarıyla yazdı; ben meseleye Avrupa Birliği’nin kendi mimarisi açısından bakmak istiyorum. Bu tür iddialar çoğu zaman doğrulanamaz; ama neden yayıldıklarını anlamak önemli. Çünkü modern devletlerarası çıkar çatışması artık tek cepheden yürümüyor. Göç, enerji, veri, ticaret — her biri bir kaldıraç. Her cephede hazır olacak, dostunu da düşmanını da yakın tutacaksın.
Doğrulanabilir olan şu: Göçün bir diplomasi silahı olarak kullanılması yeni değil. Fas’ın elindeki en güçlü kozlardan biri, Ceuta ve Melilla sınırındaki musluğu açıp kapatabilmesidir. Arka planda Batı Sahra sorunu, İspanya–Fas–Cezayir üçgeni ve bu üçgendeki hassas dengeler var. Sınır bir anda “kendiliğinden” çökmez; birileri gözünü başka yöne çevirir.
Avrupa sağı silahı çabuk çekti
Avrupa’nın aşırı sağı ise beklemedi. “İspanya zaten göçmenlerle Avrupa’yı işgal ettiriyordu, sonu buydu” korosu daha ilk saatte yükseldi. Nisan’da yarım milyon kayıtsız göçmene yasal statü veren Sánchez hükümeti, bu anlatının hazır hedefiydi. Oysa mesele bir ülkenin “işgali” değil; Birliğin ortak sorumluluğu paylaşmadaki başarısızlığıdır.
İspanya’daki yaklaşan seçimler hatırlanırsa, bu kriz tek başına bir olay değil; gelecek sinyallerinden yalnızca biri. Ve okumamız gereken sinyal net: Avrupa, dış baskı altında kolayca çatlayan bir Birlik. Göçü yönetemeyen değil, önce kendi içindeki güveni yönetemeyen bir Birlik.
Odysseus on yılda evine döndü. Avrupa’nın ortak bir eve dönüp dönemeyeceği ise hâlâ belirsiz.


