Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Trump’ın S-400 sözünden çok Erdoğan ve heyetiyle o fotoğrafı merak edenlere…

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın 29 Haziran’da Osaka’daki G20 zirvesi çerçevesinde buluşmaları ardından Trump’ın S-400 konusunda Erdoğan’ı şimdilik rahatlatan sözleri üzerine pek çok söz söylendi.
Ama sosyal medyada daha çok ilgi çeken, Erdoğan ve Trump’ın görüşmeleri sonrasındaki basın toplantısında verdikleri görüntü ve Trump’ın asıl konuya giremeden önce söyledikleri oldu.
Fotoğraf şu: sol tarafta Türk heyeti, sağda Amerikan heyeti var.

ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın heyetini işaret ederek “Hollywood setinde böyle güzel insanı bir arada bulamazsınız” derken. Türk heyeti üyeleri genellikle memnun. ABD heyetinde damat Jared Kushner dahil bazı üyeler kendilerini tutarken, Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton kıs kıs gülerken görülüyor.


Daha basın toplantısının bitmesiyle sosyal medyada tartışılmaya başlanan ilk konu, Amerikan heyet üyelerinin ellerinde not defterleri ve kalemlerinin bulunması, Türk heyetinden tercüman dışında kimsenin kâğıt-kalem taşımaması oldu. Neler denmedi ki? Acaba not almaya değer bir şey söylenebileceğini mi düşünmüyorlardı, ya da her şeyi zaten biliyor ya da akıllarında mı tutuyorlardı, yoksa zaten bütün kararları Cumhurbaşkanı alacağı için bunu gereksiz bir çaba mı saymışlardı?
İkincisi, yine tercüman dışında Türk heyetinin tamamen erkeklerden, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar dışında bıyıklı veya sakallı-bıyıklı erkeklerden oluşmasıydı.
Kısa süre sonra, Trump’ın güya Türk heyetini övmek için espri yapar havada söylediği, ama söylerken dahi hem jest hem mimikleriyle üstünlük tasladığı şu sözleri konuşulmaya başladı:
• “Bakın, şu insanlara bakın. (Ellerini iki yana açarak Türk heyetini gösteriyor) Onlarla anlaşmak çok kolay. Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız.”
Bu sözler Türk heyetinin (hepsini olmasa da) çoğu tarafından pek memnuniyetle karşılandı, sandalyesinde öne çıkanlar, gülümseyenler görüldü; belki de Trump tarafından güzel bulunmak hoşlarına gitmişti. Bu sözler hükümet çizgisindeki medya tarafından “Hollywood övgüsü” olarak takdir edildi. Sosyal medya da ise Trump da, bu sözlere tepki göstermeyen Türk heyeti eleştirildi.
Sosyal medyada tartışılan bir başka mesele de oturma düzeniydi. ABD tarafında oturma düzeni protokol düzeni içindeydi. Başta Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Ticaret Bakanı Wilbur Ross, Savunma Bakanı Vekili Mark Esper, Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton diye gidiyordu. Örneğin Trump’ın Orta Doğu özel temsilcisi damadı Jared Kushner bu isimlerden sonra geliyordu.
Türk heyetinde ilk üç Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dan oluşuyordu. Örneğin MİT Başkanı Hakan Fidan’dan önce AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Yılmaz, ondan sonra da Savunma Sanayi Başkanı İsmet Demir geliyordu. Erdoğan’ın Büyükelçi unvanı taşıyan Dış Politika ve Güvenlik Baş Danışmanı İbrahim Kalın, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’dan sonra geliyordu. Sosyal medya kullanıcıları neden sonra Türk heyetinin belli bir düzende oturmadığı, ilk üç koltuk dışında herkesin serbest düzen oturduğu kanısına vardı ve tartışma sona erdi.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

How Erdoğan was saved from a major economic blow (for now)

It was a relief for Turkish business people when the U.S. President Donald Trump said in a joint press conference with Turkish President Tayyip Erdoğan, in Osaka on June 29, that Turkey had to opt for Russian S-400 missiles because his Democrat predecessor Barack Obama refused to sell Patriots. It was the first time an American official, and no less than the President was acknowledging an American responsibility in the S-400 crisis between the two NATO allies.
When asked about the Congressional demand to deny the delivery of the jointly produced F-35 jets and impose economic sanctions if Turkey would not cancel the arms deal with Russia, Trump said it was a “complicated” matter. Erdoğan, later on, interpreted and expressed this as “sanctions are off the table” answering those trying to find their feet in a declining Turkish economy with what they would like to hear. The CAATSA sanctions by the U.S. have been considered as the major “exterior geostrategic factor” and “policy mistake” factor by political and economic observers assessing the Turkish economy. But as it could be understood from the White House statement, later on, Trump was referring to the complications with Congress in the S-400 crisis. It seems whether the missiles will actually be used will be a matter of diplomacy; after all, Trump said “different solutions” were being worked on. The Americans say they would interfere with the capabilities of the F-35 and open holes in theirs and NATO’s air defense should the two missiles be used together after Russia delivers the first party as President Vladimir Putin promised; Erdoğan said there would be no paddling back.
Actually, Erdoğan was saved from a major economic blow to Tukey’s already shrinking economy (with – 3.0 and – 2.8 per cent in the last two quarters) by Trump who acknowledged a U.S. fault in the crisis (thus giving Erdoğan some time to maneuver). Trump also killed two birds in one stone by putting the blame on the democratic rule of Obama. Trump, in a way, made it clear that the U.S. wanted Turkey to stay in the Western defense system and not side with Russia. The ball is in Erdoğan’s court now but it will not be easy to mend the fences with Congress, which unfairly identifies Erdoğan with Turkey.
But this was the second time in a week that Turkey, under Erdoğan, was saved from a major blow to its economy. The first one was when Erdoğan -willingly or unwillingly acknowledged defeat in the Istanbul municipality re-run on June 23. The center-left opposition Republican People’s Party’s candidate Ekrem İmamoğlu had a landslide victory over Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) candidate after his first win on March 31 was cancelled through objections and demands by Erdoğan to the Supreme Election Board (YSK).
Many embassies in Ankara, as well as financial institutions holding the pulse of the economy in Istanbul, were afraid that if Erdoğan foresaw a second defeat and attempted to cancel the election that could cause a “confidence crisis” in Turkey. It would mean people losing confidence to the entire Turkish system, from elections to courts, from the government to the banks. Perhaps that was the reason why İmamoğlu’s optimistic election slogan as “Everything will be all right” was so embraced by the voters. This time Erdoğan lost badly; it’s not only Istanbul but five largest cities of Turkey that are now run by opposition CHP mayors. In addition, a wave of optimism has started to rise within society, which halted Erdoğan’s so far uninterrupted rise in the last 25 years and the market decline; the psychological factor worked.
Perhaps this was a favor by the U.S. President, not to Erdoğan but to a NATO partner of the U.S., Turkey, whose voters have proven that Turkey is not limited to Erdoğan and Erdoğan is not identical with Turkey, if there is a sophisticated mindset in the White House, going beyond arms trade.
Yes, the optimism is there, on the S-400 issue as well but not everything is over and not only in politics. Turkey also needs a viable program for structural economic reforms which heralds though days ahead for Erdoğan.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Trump S-400 gerilimini suçu Obama’ya atarak düşürdü, Erdoğan’ın önünde “başka çözümler” var

Doğrusu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump ile Japonya’daki G20 zirvesi çerçevesindeki görüşmesinde S-400/F-35 krizinde gerilimin düşeceğini bekleyen pek kimse yoktu. Daha 6 Haziran’da zamanın ABD savunma bakan vekili, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a Türkiye’nin Rus S-400 füzeleri alımından vaz geçmez ise F-35 alamayacağı ve ekonomik yaptırımla karşılaşacağı tehdidini savurmuştu. O mektup bir anlamda “Kongre olmadan Trump ile el sıkışıp işi bağlayamazsınız” anlamına geliyordu.
Ancak Trump, uyanık bir tüccar gibi NATO-Rusya ilişkilerinde stratejik önem taşıyan bu konuyu bir yönüyle ticaret, diğer yönüyle Amerikan iç siyaset meselesine çevirmeyi ve krizin yönünü değiştirip gerilimi düşürmeyi başardı. Erdoğan’ın “Önce Patriot almak istedik, siz satmayınca Ruslara gittik” sözünü tersine çevirip, NATO müttefiki Türkiye’ye silah satmayarak Amerikan işçisini işsiz bırakma suçunu kendisinden önceki Demokrat Başkan Barack Obama’ya yıktı. Tabii böylece S-400 krizinde ABD yönetiminin de sorumluluk payı olduğunu ilk defa Başkan düzeyinde kabul etmiş oldu; Türkiye’nin hava savunma sistemi ısrarını da haklı bularak üstelik.
Öte yandan Trump bunu yaparak, yerel seçimlerden yenilgiyle çıkan Erdoğan üzerinde yaptırım gücüne sahip olduğu iddiasını da vurgulamak istiyordu. Tıpkı daha önce Rahip Brunson olayında, “Telefon ettim, bıraktı” demesi gibi, Osaka’da (Erdoğan ile ortak olanda değil, bir başka basın toplantısında, “Erdoğan’ın Kürtlerle sorunu var. Sınıra 65 bin asker yığdı, bize yardım eden Kürtleri temizleyecekti, konuştum, vaz geçti” gibilerden cümleleri kuruverdi; uluslararası basında yer aldı.
Öyle ya da böyle, S-400 krizinde çözüm henüz bulunmasa da gerilimin düşmesi iyi. Bunda Erdoğan’ın ABD’den gelen Batı dünyasından dışlanma ve ekonomiyi “mahvetme” tehditlerine rağmen, Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin ile vardığı anlaşmadan dönmeyeceğini ilan etmesinin payı büyük. Türkiye’nin bir de Amerikan yaptırımları nedeniyle ekonomik krizin derinleşmesini atlatmış olması da önemli, iş dünyası bunu sevinçle karşıladı, ama şimdilik. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine eşlik eden gazetecilere `Trump yaptırım olmayacağını söyledi” demesine rağmen, Trump hem de ortak basın toplantılarında tam da öyle söylemedi: “Yaptırım işi karmaşık” dedi.
Bu, buzdağının görünen yüzü gibi, asıl cüssesi suyun altında kalıp görünmeyen bir ifade. Hem askeri, hem siyasi, hem ekonomik alt anlamları bulunuyor. Askeri boyutu özellikle önemli… Çünkü son aylarda S-400/F-35 krizi konusunda hem ABD, hem Rusya nezdine diplomasi çabalarında Milli Savunma Bakanı Akar’ın rolü, en az Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kadar oldu. Akar’ın, Erdoğan’ın Osaka buluşmasından iki gün önce Brüksel’deki NATO toplantıları çerçevesinde, yeni Amerikan Savunma Bakan Vekili Mark Esper ile görüşmesini yabana atmamak lazım. Keza, yine Brüksel’de ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Suriye Özel Temsilcisi (ve o da asker kökenli olan) James Jeffrey ile yaptığı görüşmeyi…
Bu görüşmelerin öncesinde, bizde tam İstanbul seçimi günü, 23 Haziran’da yapıldığı için dikkatlerden kaçan bir toplantı daha vardı. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danılmanı John Boltonve Putin’in Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolai Patrushev, İsrailli mevkidaşları Meir Ben-Shabbat’ın ev sahipliğinde 24-25 Haziran’da Kudüs’te bir araya geldiler. Bu, Amerikalı ve Rus diplomatların bu düzeyde İsrail’de buluştukları ilk örnekti. Öncelikle Suriye ve İran konuştukları bildirildi. Rusya’nın Sesi radyosu, bu görüşmeyi G20 zirvesindeki Trump-Putin görüşmesi öncesi Orta Doğu meselelerin üzerine en önemli temas olarak niteledi.
Yoksa her şeyin Trump ve Erdoğan arasında, yarısı tercümeye giden 35 dakikalık görüşmede konuşulup kararlaştırıldığını düşünmek saflık olur.
İşin ekonomik boyutu da önemli… Örneğin, bazı ülkeler ölümlü uçak kazaları nedeniyle Amerikan havacılık devi Boeing’in başka modelleriyle olan anlaşmalarını da gözden geçirirken, THY 2018’de imzaladığı 7 Milyar dolara 30 adet 787-Dreamliner yolcu uçağı alım anlaşmasını aynen sürdürdü; ilk uçak Osaka görüşmesinden üç gün önce, 26 Haziran’da İstanbul’a indi. Trump için Obama döneminde gerileyen istihdamı sürekli artırmak en önemli iç siyaset aracı; ister Boeing olsun, ister Patriot, her satışa ihracat kalemi olarak ve her ihraç kalemine Amerikan işçisine iş imkânı diye bakıyor.
Siyasi olarak ise Trump’ın “yaptırım işi karmaşık” ifadesi altında esas olarak Kongre yatıyor. Kongre’de S-400 anlaşması iptal edilmezse F-35’lerin verilmemesi ve Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulanmasını isteyen kararların altında sadece Demokratların değil, Trump’ın Cumhuriyetçi Partisinin de imzası var. Trump bu ifadeyle aslında, “Her şey benim elimde değil, siz de Kongre’de çalışmalısınız” demiş oluyor Erdoğan’a.
Bir yandan da “başka çözümlere” zorluyor. Buradan “Madem Putin’le anlaşmanı bozamıyorsun, S-400’leri teslim alacaksın, bari kullanma” telkinini okumak mümkün. Ama yine de Kongre olmadan olmuyor, Trump’ın ima ettiği de bu.
Oysa Kongre’deki Türkiye karşıtı havanın tek nedeni S-400 değil: dünya siyaseti üzerine zaten pek kafa yormayan çoğu Amerikan politikacısı için Türkiye hâlâ Erdoğan demek ve şu anda Erdoğan’a vurma havasındalar. Kongre’de dost kazanmak için Erdoğan ne yapabilir? Kurmaylarının birbirinin ayağını kaydırmaya çalışmaktan çok Türkiye’nin iyiliği için bu soruna yoğunlaşmalarında fayda var.
Özetle, Trump Türkiye’yi NATO’dan kaybetmemek, Rusya safına itmemek için gerilimi düşürdü, ekonomik krize ek dış etken şimdilik ortadan kalktı, ama sorun ortadan kalkmış değil.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Ne Erdoğan mesajı aldı, ne de Bahçeli (*)

Eğer Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece İstanbul seçiminin sonucunu kabul edebilseydi Ekrem İmamoğlu, 10 milyon 500 bin kayıtlı seçmenin bulunduğu şehirde, 21 bin gibi devasa olmayan bir farkla seçimi kazanmış bir belediye başkanı olarak göreve başlayacaktı. O aşamada AKP lideri sıfatıyla Erdoğan’ın seçim ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli de, altı il belediyesini sessiz sedasız AKP’den almış bir lider olarak, sandıktan “bir oyla dahi olsa” çıkanın seçimi kazandığını söylüyordu. Ama Erdoğan “yeniden seçim” deyince, Bahçeli de kervana katıldı; Yüksek Seçim Kurulu üyeleri üzerinde kurulan, görünüşte “hak arama” baskısıyla 23 Haziran’da seçime gidildi.
31 Mart’ta (yeniden oy sayımlarının ardından) 13 bin oyla seçimi kazanmış olan CHP adayı Ekrem İmamoğlu 23 Haziran’da 806 bin oy farkla, yani yüzde 9 gibi açık bir farkla seçimi kazandı. Seçim, CHP ve İYİ Parti’nin istediği (ama YSK’nın reddettiği) üzere ilçelerde de yapılmış olsaydı, İstanbul’un 13 ilçesi iktidardaki AKP-MHP blokundan muhalefete geçmiş olacaktı. Bu ilçelere Üsküdar, Fatih, Beykoz gibi AKP’nin oy deposu saydığı ya da Silivri gibi MHP’nin kazandığı ilçeler dâhildir. Yani, Belediye Meclisi çoğunluğu ve İstanbul’un 39 ilçesinden 25’inin belediyesi hâlâ AKP-MHP blokunun elinde olsa da zemin kaymış görünmektedir.
İmamoğlu, 31 Mart’ta gücü sallantıda bir belediye başkanı olarak seçilmiş olacakken Erdoğan ve Bahçeli’nin “her şey bizde olmalı” anlayışı sayesinde, artık arkasında seçmenin bariz gücü olan bir belediye başkanı olarak oturdu 27 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna.
Yenilgiyi kabullenmeme sorunu
İktidar blokunda yenilgiyi ilk, tek ve gerçekten kabul eden isim AKP-MHP adayı Binali Yıldırım oldu. Yıldırım’ın daha sonuçlar açıklanmadan, saat 19.20’de, İmamoğlu’nu süratle tebrik etmesi, belki o gecenin devamında yaşanabilecek pek çok tartışmaya, tatsız hadiselere de engel oldu.
Ancak Yıldırım dışında, ne Erdoğan, ne Bahçeli’nin, ne İstanbul’u kaybettiklerini, ne de Türkiye’nin beş büyükşehir belediyesinin artık muhalefet bloku yönetiminde olmasını kabul ve hazım ettikleri söylenebilir.
Bahçeli bu konuda çok daha açık; “İstanbul ehline emanet edilmedi” diyerek ikinci defa ve daha güçlü sandıktan çıkan İmamoğlu’nu tanımıyor, tebrik dahi etmiyor, dahası İmamoğlu’na oy veren milyonları suçlu çıkarıyordu. Bahçeli 26 Haziran MHP Meclis Grubu’na hitabında İmamoğlu’nun “gizli gündemi doğrultusunda bir hazırlık içinde” olduğunu da öne sürüyordu.
Erdoğan ise bir gün önce “Milletimizin verdiği mesajları görmezden gelerek kulağımızın üzerine yatma lüksüne sahip değiliz” dedi ve bu sözleri seçim yenilgisini kabulü olarak yorumlandı. Oysa Erdoğan aynı Meclis Grup konuşmasında, mağlup sayılmayacaklarını, çünkü işte İstanbul’un 25 ilçesinin (MHP ile) ellerinde olduğunu söylüyordu.
Erdoğan’ın şu sözleri aslında açıkça kabul etmediği yenilginin nedenlerini de doğru tahlil etmediğini gösteriyordu: “Gerek 31 Mart’ta, gerek 23 Haziran’da milletimize kendimizi niçin anlatamadığımızın muhasebesini yapacağız. (…) Ama dışarıdan birilerinin yaptığı tanımlara göre değil, biz tanımlamamızı kendi içimizde hep birlikte yapma kudretine sahibiz.”
Sorun belki de seçmenin iyi anlamasında
Oysa belki de sorun Erdoğan ve iktidardaki AKP-MHP blokunun kendisini iyi anlatamamasında değil, seçmenin verilen mesajı fazlasıyla anlamasında.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun 21 Nisan’da şehit cenazesinde PKK’lı suçlamasıyla linç girişimine maruz kalmasını haklı çıkarıp, sonra PKK lideri Abdullah Öcalan’ın elinden HDP’ye “İmamoğlu’na oy vermeyin” mektubu almak, seçmen tarafından “kaybetmemek için her şeyi yaparlar” diye algılanmış olamaz mı? Ya da ekonomik kriz nedeniyle kurulan tanzim satış çadırlarındaki kuyrukların “bolluk” olarak tanımlanması kimi ikna etmiştir diye düşündü mü AKP kurmayları? Ya da kendisine sudan bir dava nedeniyle “Muhtar olamaz” denmiş Erdoğan’ın İmamoğlu’na “Kazansa da dava var” tehdidi nasıl “daha iyi anlatılabilirdi”?
Seçmen 23 Haziran’da bir ölçüde Erdoğan ve Bahçeli’nin İmamoğlu’na “haksızlık yaptığı” duygusuyla sandığa gitti ve aslında her şeyi anladığını gösterdi.
Bir de Erdoğan’ın artık sadece Cumhurbaşkanlığı seçiminde değil, yerel seçimlerde de MHP lideri Bahçeli’ye bağımlı hale geldiği olgusu var: 2014’te İstanbul’da yüzde 48 oy almış AKP’nin 2019’da MHP desteğiyle yüzde 45 alabilmiş olması başarı sayılamaz. Erdoğan’ın gerçekleri görmekten kaçması, gerçekleri değiştirmiyor.

(*) DW Türkçe Servisinde yayınlanan yorumum.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Japonlarla Sinop nükleer santral projesi durdu: Erdoğan açıkladı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2023 hedefleri arasında saydığı Japonlarla Sinop nükleer enerji santrali projesinin durduğunu açıkladı.
Erdoğan, 28-29 Haziran tarihlerinde Japonya’nın Osaka şehrinde yapılacak G20 liderler zirvesine katılmak için yola çıkmadan önce Japonya’nın önde gelen gazetelerinden Nikkei’de 27 Haziran’da yayınlanan mülakatta, projenin başlangıçtaki maliyet tahminlerinin ikiye katlanması üzerine durdurulduğu konusundaki soruya şu yanıtı verdi:
• “Sinop nükleer enerji santrali projesinde arzu edilen noktada değiliz. Japon tarafınca hazırlanan fizibilite çalışması raporu ve maliyet analizi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığımız ve diğer gerekli kurumlarımız tarafından ayrıntısıyla incelendi. Hem maliyet, hem de takvim bakımından başlangıçtaki anlaşmamızla uyum içinde olmayan bir tabloyla karşılaştık.
• “Sinop nükleer enerji santralinin arzu ettiğimiz gibi ilerlememesi tabii ki üzücü. Ne var ki, Japonya ile enerji işbirliğimizi sadece nükleer enerji alanıyla sınırlamıyoruz. Japonya ile temiz kömür, yenilenebilir enerji, Ar-Ge çalışmaları, insan kaynakları gelişimi ve ulaştırma gibi çok alanda birlikte çalışabileceğimizi düşünüyoruz.
Erdoğan’ın bu sözleri, G20 zirvesinin ev sahibi Japonya Başbakanı Shinzo Abe ile Ekonomik Ortaklık Anlaşması üzerinde konuşması öncesinde Japon şirketleri ile Sinop nükleer enerji santrali projesinin artık “ilerlemediğine” dair ilk üst düzey açıklama oldu. Japon tarafından bir süredir, proje üzerinde çalışmayı bıraktıklarına ve topun artık Türk tarafında olduğuna dair açıklamalar geliyordu.
Japon Mitsubishi ve Hitachi şirketleri arasındaki ortaklığın (MHI) Fransız Areva ile birlikte Sinop’ta nükleer enerji santrali inşa edip işleteceğine dair anlaşma, 2013 Mayıs ayında, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ile Japonya Başbakanı Abe arasında imzalanmıştı.
22 milyar dolarlık anlaşma uyarınca, inşaatına 2017’de başlanacak ve tamamlandığında 4,5 GigaWatt enerji üretmesi öngörülen santralin 4 ünitesinden ilki, Cumhuriyetin 100’üncü yılında, 2023’te elektrik üretmeye başlayacaktı. Sinop santralinin, Rusya’nın Mersin, Akkuyu Nükleer Santrali ardından Türkiye’de kurulu ikinci santral olması planlanıyordu.
Ancak 2017’de inşaata başlanması bir yana, fizibilite çalışması dahi tamamlanamadı. Gerçi çevreci örgütler ve Türkiye Mühendis ve Mimar odası (TMMOB) gibi kuruluşlar baştan itibaren projeye karşıydı, etkili protestolar yapılıyordu ama projenin ilerlememesinde daha ağırlıklı neden ekonomikti.
Fransız Areva’nın bağlı olduğu Engie konsorsiyumu, 2016’dan itibaren “maliyetlerin arttığı” uyarısında bulundu. Bunun başlıca nedeni olarak ise Türk lirasının ABD doları ve Avro karşısındaki hızlı değer kaybı gösteriliyordu. TMMOB’a göre, içeriği gizli tutulan anlaşmada, Sinop’ta üretilecek elektriğin dünya ortalamasının üzerinde ve ABD doları cinsinden olması öngörülüyordu. Oysa Japon ortaklığı ve Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ), devletin alım garantisi verdiği 20 yıl boyunca tahsilatı tüketiciden Türk lirası üzerine yapacaktı. TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, ayrıca Fransız ATMEA tipi reaktörlerin daha önce hiç kullanılmadığına, ilk defa Sinop’ta deneneceğine dikkat çekiyordu. 2018’de Japon MHI ortaklığı, temel olarak Türk lirasındaki değer kaybı nedeniyle maliyetin, başlangıçta öngörülen 22 milyar doların iki katına, 44 milyar dolara çıktığını açıkladı ve dosyayı bir de Enerji Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığının incelemesi üzerine Ankara’ya devretti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerinden, Ankara’daki incelemeler sonucunda, Japon-Fransız ortaklığıyla Sinop’ta nükleer santral yapımı projesinin fiilen durdurulduğu anlaşılıyor. Japon gazetesi Nikkei’nin Türkiye ekonomisindeki küçülmeyi sorması üzerine, Erdoğan’ın 23 Haziran İstanbul seçimini de kast ederek, seçim süreciyle birlikte siyasi belirsizliklerin son bulduğunu, Türkiye’nin yapısal reformlarla 2020’den itibaren normal seyrine döneceğini ve bu çerçevede kamu maliyesi ile makroekonomik görünümün yeniden belirleneceğini söylediği bildiriliyor. Japonya seyahatinde Erdoğan’a eşlik eden Hazine ve Maliye Bakanı damadı Berat Albayrak, 8-9 Haziran tarihlerinde yapılan G20 Hazine ve Maliye Bakanları Zirve toplantısına katılmamış, bakanlık yetkilileri Albayrak’ın Erdoğan’ın heyeti içinde Japonya’da olacağını söylemişti.
Bir son not: Erdoğan, 2013’teki anlaşmanın imzalanması sırasında, bu anlaşma karşılığında Japonya Başbakanı Abe’den Tokyo’nun 2020’de Olimpiyat Oyunları adaylığından İstanbul lehine çekilmesini istediğini söyleyerek, başvurunun resmen şehir tarafından yapıldığına işaretle, “Herhalde Tokyo Valisine talimat verecektir” demişti. O talimat muhtemelen hiç gitmedi ki, Erdoğan-Abe görüşmesinden 3 ay kadar sonra, 2013’te yapılan seçimde İstanbul kaybetmiş, 2020 Olimpiyat Oyunlarının Tokyo’da yapılması kararlaştırılmıştı.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan’ın İmamoğlu’na yenilgisinden çıkan dersler

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir belediye Başkanlığına yeniden seçildiğini ilk duyuran rakibi Binali Yıldırım oldu. Yıldırım böylelikle ne Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, ne YSK’nın, ne Anadolu Ajansı, ne de AK Parti İl Yönetiminin kendisini daha fazla arada bırakıp ezdirmesine meydan vermeden havlu atıp sahneden çekildi; 23 Haziran seçimini saat 19.20’de bitirdi.
Zaten kaybedenin Binali Yıldırım olmayacağını her kes biliyordu; özellikle de 17 Haziran’daki Kadım Dostlar toplantısında Erdoğan’ın kendisini öne çıkarma kararından sonra. Erdoğan’ın ve seçim ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, bu seçimin yalnızca İstanbul seçimi olmadığı, Türkiye’nin kader seçimi olduğu yolundaki beyanları, döndü kendilerini vurdu. Erdoğan, İstanbul belediyesinden öte, kendi iç, dış ve ekonomi politikalarının devamı için Yıldırım’a oy isterken, İmamoğlu’nun açık farklı zaferiyle kendi iç, dış ve ekonomi politikalarıyla birlikte giderek dozu artan kibirli söylemine de seçmenden “artık yeter” yanıtı aldı; açık farkla yenildi.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi, modern siyaset tarihinde belki de ilk defa, Türkiye’de demokratik düzenin devamına sahip çıkan seçmen, tek-adam yönetimine gidişe, tamamen demokratik yollardan, sandıktan çıkarak dur dedi.
İmamoğlu’nun attığı bu 9 puanlık fark, Batı siyasetinde “landslide – heyelan” dedikleri açık bir farktır. 31 Mart seçiminde 13 bin oy farkın şaibeli olduğu ve “oy çalındığı” iddiasıyla YSK’ya iptal baskısı kurup seçimi iptal ettiren Erdoğan-Bahçeli ittifakı, 23 Haziran’da 777 bin küsur farkla yüzleşmek durumunda kaldı.
KONDA araştırma şirketi yöneticisi Bekir Ağırdır’ın bulduğu 8-9 puan farkı birkaç gün önceden açıklaması ciddi bir akademik cesaret örneğiydi. Ağırdır, 23 Haziran akşamı kendisini ilk tebrik edenin Yıldırım’ın seçim ekibinden bir yetkili olduğunu söyledi. MetroPoll yöneticisi Özer Sancar’ın yüzde 10 tahminin de burada anmak lazım; demek ki gören görüyor.
Ortaya çıkan tabloyu başka türlü tarif edersek, bir ilçe belediye başkanının bir cumhurbaşkanını açık farkla yendiğini de söyleyebiliriz.
Erdoğan’ın hemen herkesi azarlayan, kendisi desteklenmezse ülkenin ve milletin başına gelecek felaketlerden söz eden yaklaşımına karşın, İmamoğlu’nun “Her şey çok güzel olacak” iyimserliği galip gelmiştir.
İmamoğlu’nun aldığı yüzde 54,2 oy, Erdoğan’ın 25 yıl önce, 1994 seçimini kazanıp siyasi yükselişini başlattığı yüzde 25,2 oyun iki katından fazladır.
Eğer seçim ilçeler düzeyinde de tekrar edilmiş olsaydı, İstanbul’daki 13 ilçenin daha İmamoğlu başkanlığındaki muhalefete geçmesi söz konusu olacaktı; AK Parti’nin oy depoları sayılan Fatih, Üsküdar ve Beykoz’da, 31 Mart’ta MHP’nin aldığı Silivri’de çoğunluk, açık farkla İmamoğlu demiştir.
Bunda, İmamoğlu’nun, son yıllarda Erdoğan ve AK Parti tarafından temsil edilen Arap kültürel etkisi altındaki Ortodoks Müslümanlık anlayışına, seçmenin geleneksel Türk tipi, Anadolu tipi Müslümanlığa dönüş eğiliminin de etkisi olmuştur. İmamoğlu, bildik Türk sosyal demokrat kalıplarının dışında, hem dindar, hem laik ve Atatürk’e saygıda kusur etmeyen, modern, şehirli aile profilini temsil etmiştir. Bu sonuçta Kılıçdaroğlu’nun İmamoğlu ve İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nda –CHP’nin eski tüfeklerinin direnişine rağmen- ısrar etmiş olmasıyla sergilediği liderlik de pay sahibi olmuştur.
İmamoğlu’nun aldığı oy desteği, CHP’nin potansiyelinin oldukça üzerindedir. Bu sonucu sadece CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti lideri Merak Akşener’in seçim ittifaklarının başarısıyla açıklamak mümkün değil. Sadece İmamoğlu’nun demokratik tahammül örneği veren güler yüzlü, kucaklayıcı söylemiyle de açıklamak yetersiz kalır. Ya da, birazdan geleceğiz, Erdoğan ve Bahçeli’nin son düzlükte icat ettiği “Öcalan açılımı” fiyaskosuyla da. Bu sonuçta, Erdoğan’ın giderek başında bulunduğu AK Parti iktidarını her şeyi yapmaya ehil ve muktedir görmeye başlayan, kapasite sınırlarının üzerinde siyasi iddia ve kibirli söyleminin de büyük payı vardır. HDP’den Saadet Partisine, hatta öyle anlaşılıyor ki AK Parti ve MHP’den de İmamoğlu’na oy verilmiştir.
Gelelim, seçmenin sabrını taşıran damla olan “Öcalan açılımına”.
31 Mart seçiminden hemen sonra, 21 Nisan’da CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na Çubuk’taki şehit cenazesinde, HDP’yi terörist ilan etmedi diye, devlet güvenlik güçlerinin gözü önünde linç girişiminde bulunulduğu hafızalarda.
Meclis’teki üçüncü büyük parti grubuna sahip HDP’yi terörist ilan etmediler diye Kılıçdaroğlu’nu, Akşener’i, SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun Erdoğan-Bahçeli ittifakınca “terör destekçisi” ilan edildiği de öyle.
Keza HDP’nin seçilmiş belediye başkanları “PKK’lı terörist” diye hapse atılmışken, HDP’nin önceki eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ hapisteyken, daha 31 Mart’ta seçilmişlerin Kürtçe tabela asması yasaklanmışken, Binali Yıldırım’a Diyarbakır’da “Kürdistan” ve “pekeke” dedirterek Kürt seçmenin aklının çelinebileceğini öngörmek kimin parlak fikriydi acaba? Ya da PKK lideri Abdullah Öcalan’a HDP’ye güya “tarafsızlık” ve “üçüncü yol” görüntüsü altında, aslında “İmamoğlu’na oy vermeyin” anlamına gelen mektup yazdırmak, yüzlerce kişinin ölüm emrini vermekten aranan Osman Öcalan’a devlet televizyonu TRT’de CHP-karşıtı propaganda yaptırmak kimin fikriydi? Erdoğan-Bahçeli ikilisine çok pahalıya patlayan bu fiyaskonun kimin fikri olduğu ve onun akıbetini gerçekten merak ediyorum. Erdoğan’ın “Kürt de olsa insandır” sözünün dökülmesine yol açtığı “kardeşlik” yaldızından hiç söz etmiyorum bile; o kişiyi merak ediyorum daha çok.
İmamoğlu’nun açık farkla kazanması bir bakıma Öcalan’ın oportünizmini, fırsatçılığını da açığa çıkarmış, hem PKK hem, HDP üzerindeki etkisine hasar vermiştir. Erdoğan’ın bundan sonra, eğer Bahçeli veto etmezse yeni PKK diyaloglarında Öcalan’ı kullanması zorlaşmış görünmektedir; HDP’li seçmen “Öcalan’a selam, ama oylar İmamoğlu’na” demiş görünmektedir.
İmamoğlu’nun seçim galibiyeti, ya da Erdoğan’ın yenilgisinin Türkiye’nin iç, dış ve ekonomi politikalarında bir dizi değişikliğe yol açması söz konusu olacaktır.
Öncelikle Erdoğan’ın seçim yenilgisinden sorumlu tuttuğu AK Parti yöneticilerine tırpan vuracağı beklentisi Ankara siyaset kulisinde yüksektir. Bu tırpanın şiddeti, Abdullah Gül-Ali Babacan ve ayrıca Ahmet Davutoğlu etrafındaki gruplaşmaların, AK Parti bünyesindeki çatlakların artasıyla da sonuçlanabilir.
İstanbul’un Ankara’dan fazla önem verdiği “kabine değişikliğinin” aynı zamanda Cumhurbaşkanının damadı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın koltuğunu koruyup korumaması dışında fazla bir önemi olduğu söylenemez. Albayrak gitse de, kalsa da ekonomide yaşayabilir bir programa ihtiyaç vardır ve burada da sorumluluk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisindedir. Öte yandan pratik olarak Serhat Albayrak’ın orkestra şefliğinde bulunan hükümet yanlısı medyanın, tam saha baskıya rağmen Erdoğan’ın seçim kazanmasını sağlayamadığı, tam tersine zarar verdiği göz önüne alınırsa, medya cenahında da değişiklikler muhtemeldir.
İçerideki seçim yenilgisi, ülkenin beş büyük şehrinin muhalefet tarafından yönetilecek olması, seçmenden aldığı bu sert uyarı Erdoğan’ın dış politikasını etkileme potansiyeli taşıyor. Örneğin “Öcalan açılımından” sonra Suriye ve Irak’ta PKK ile mücadele konusunda ABD, Rusya ve diğer muhataplarla yeni bir denklem kurulup kurulmayacağı önemli bir sorudur. Keza S-400 ve Amerikan yaptırım konularında durum eskisine göre zorlaşacaktır.
Erdoğan, 28-29 Haziran’da Japonya’nın Osaka şehrindeki G20 zirvesine katıldığında ABD Başkanı Donald Trump’tan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, AB liderlerinden Çin Devlet Başkanı Xi (Şi) Jinping’e dek bakışların farklılaştığı gerçeğiyle karşı karşıya kalabilir.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Lessons from the landslide victory of Turkish opposition over Erdoğan

The landslide victory of the Turkish opposition candidate Ekrem İmamoğlu in winning the Istanbul municipality against President Tayyip Erdoğan’s candidate Binali Yıldırım, in the re-run on June 23 means more for the country than a local election.
This election was also an answer to Erdoğan’s increasingly arrogant rhetoric against all his adversaries, as well as against his moves to rule the country single-handedly. The 54 percent vote that the center-left opposition Republican People’s Party (CHP) candidate Ekrem İmamoğlu got from more than 10.5 million registered voters in Istanbul (with a turnout of 84.5 per cent) went well beyond the vote potential of his party. In the March 31 local elections Imamoğlu’s win by a margin of 13 thousand votes was cancelled by the Supreme Election Boards (YSK) upon persistent objections and demands by President Erdoğan. In the re-run on June 23, the gap was more than 777 thousand votes. İmamoğlu has not only enjoyed the full support of CHP’s election ally, center-right Good Party (GP) but also of the voters from the Kurdish-problem-focused Peoples’ Democratic Party (HDP), in addition to those of the Islamic conservative Felicity Party (FP) and others.
“Turkish people succeeded to stop a one-man rule through the ballot box, despite all the pressure”, said CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu; “I don’t think there is any other example in modern political history.”
İmamoğlu was Kılıçdaroğlu’s choice, despite resistance from CHP’s old guard. With a smiling face and inclusive rhetoric, İmamoğlu was not a typical Turkish social democrat. Initially known as the mayor of the Beylikdüzü district of Istanbul, İmamoğlu is an observant Muslim besides being a staunch follower of Turkey’s founder Mustafa Kemal Atatürk and his basic principle of secularism. İmamoğlu’s win was also a message by Turkish voters that they want to return to Turkish secular-Muslim style, and leave the orthodox Islamic understanding under a heavy Arabic cultural domination that Erdoğan had been trying to impose. He also stood strong against unnerving agitations by Erdoğan and his ruling Justice and Development Party (AKP) especially over Kurdish politics; despite calls on him by Erdoğan and his candidate Binali Yıldırım to denounce the HDP, the third biggest party in the parliament as “terrorist”, İmamoğlu said he was ready to serve HDP voters in Istanbul as mayor, just as he was willing to serve voters of all other parties. And when Erdoğan, used the imprisoned leader of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) leader Abdullah Öcalan as leverage to dissuade from voting for İmamoğlu it backfired and helped to widen the gap between the two candidates to an impressive 9 per cent.
The election was over soon after the ballot boxes were closed;, even before the first results by the Supreme Election Board (YSK) were announced, an exhausted Yıldırım threw the towel and congratulated İmamoğlu publicly for his win. It took a few hours for Erdoğan to follow suit and acknowledge not only Yıldırım’s but his own defeat, since he threw himself out on the forefront of the elections, often reminding to the voters that this was not only a local election but a question of survival his domestic, foreign, and economic policies.
Besides the non-antagonizing sympathy created by İmamoğlu with its embracing slogan “Everything will be all right”, it was Erdoğan’s 17-year rule which got an “enough is enough” answer from the voters.
Erdoğan’s economic policies currently run by his son-in-law Berat Albayrak, who is the Finance and Treasury Minister, also played a major role in the defeat. The fact that a crushing majority of Turkish media is now owned by investors close to Erdoğan and behind the scenes orchestrated by Serhat Albayrak, brother of the Minister did not help Erdoğan to win.
Erdoğan’s defeat will have consequences on Turkey’s economic, domestic and foreign policies. It is likely for Erdoğan to launch a sweeping operation within his party against those he would hold responsible for his defeat. This could accelerate the groupings and cracks within the party where former President Abdullah Gül and former economy chief Ali Babacan be the pillars of. In the meantime, former prime minister and foreign minister Ahmet Davutoğlu is preparing to launch his own political initiative A cabinet reshuffle under the circumstances would only mean something if it was to remove Albayrak from his chair.
In foreign policy, the Istanbul defeat might weaken Erdoğan’s hand. Erdoğan’s counterparts, from the U.S. President Donald Trump to Russian President Vladimir Putin, from leaders of the European Union to Chinese leader Xi Jinping, will meet a new Erdoğan in the G20 Summit in Osaka, Japan on June 28-29; one who suffered a serious blow from his own people.
Erdoğan actually fell victim to his own, increasing arrogance and the Turkish people made it known in a democratic way on June 23 that they were fed up with that.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

President Erdoğan loses Istanbul as opposition candidate wins landslide victory

Ekrem İmamoğlu, the candidate for the opposition Republican People’s Party (CHP) in the re-run of Istanbul local elections won a landslide victory on June 23 over President Tayyip Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) candidate, former prime minister Binali Yildirim.

Yildirim accepted the defeat and congratulated İmamoğlu. The early results showed a difference about 800 thousand votes. The March 31 local election for Istanbul when İmamoğlu won with 13 thousand votes, was cancelled by the Supreme Election Board (YSK) upon Erdoğan ‘s persistent objections.

İmamoğlu said in his victory speech that Istanbul re-run elections was actually a win for Turkish democracy.

Details to follow.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan ve Bahçeli’nin seçim uğruna Öcalan açılımı ve Ankara perde arkası

Aklımızı tamamen yitirmemek için ve biraz da arşivlerimizdeki kayıtlarda yer alsın diye olan biteni başka türlü ifade etmekte yarar var.
1- Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, başında bulunduğu AK Parti İstanbul belediyesini kazansın diye, hapisteki yasadışı PKK lideri Abdullah Öcalan’a “terörün uzantısı” saydığı HDP’ye mektup yazdırtarak CHP adayı Ekrem İmamoğlu’na oy vermemelerini sağlamasını istemiştir. Aynı Erdoğan, Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG ile işbirliği yapan ABD’ye nispet için NATO hasmı Rusya ile silah alımı dâhil stratejik anlaşmalar yapmaktadır. Aynı Erdoğan, ülkenin cumhurbaşkanı olarak, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti lideri Meral Akşener’i sırf –Meclis’teki üçüncü büyük parti olan- HDP’yi terörist ilan etmedikleri için 31 Mart seçimi öncesi “terör destekçisi” ilan etmiş, HDP seçmenini de aynı suçlamaya maruz bırakmıştır.
2- Erdoğan’ın İstanbul seçimi için İmralı hapishanesindeki PKK liderini devreye alma ihtiyacının 31 Mart seçimi ardından aldığı raporlar sonucunda ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. AK Parti Genel Merkezindeki değerlendirmelerde, Türkiye’nin beş büyük şehrinin kaybının nedenleri arasında, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de etkisiyle seçim kampanyasının “Beka” üzerine kurulması sonucu Kürt oylarının ya sandığa gitmemesi ya da İmamoğlu’na kaymış olması yer almıştır.
3- Erdoğan yüzde 50 için Bahçeli’ye, Bahçeli de gayrı resmî koalisyon ortağı kalmak için Erdoğan’a muhtaç durumdadır. Seçimin yenilenmesi için Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üzerinde baskı kurulmaya başlanmasıyla birlikte, yani Nisan ortalarında, Kürt oylarını almayı hedefleyen yeni strateji Bahçeli’nin itirazı kırılarak kurulmaya başlamıştır. Yakın zamana dek “İmralı canisinin” idamı için Erdoğan’a meydanlarda urgan gösteren Bahçeli’nin 1999’da Bülent Ecevit (DSP) ve Mesut Yılmaz (ANAP) ile koalisyon ortağı kalıp koalisyondaki ağırlığını artırmak adına idam cezasının kaldırılmasını sağladığı unutulmamalıdır.
4- Nisan ortasının başka açılardan da önemi vardı. ABD ile S-400 krizi ve Suriye’de PKK’ya karşı güvenli bölge görüşmelerinde ağırlık askeri diplomasiye, bir anlamda Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a kaydı. ABD tarafındaki etkili isimlerden birisi de ABD Dışişlerinin Suriye temsilcisi, ama asker kökenli olan James Jeffrey idi. Akar’ın Nisan ortasında ABD yetkilileriyle yaptığı görüşmeyi, Erdoğan’ın hep yakın çevresinde, ama öne çıkmadan yer almış Mücahit Arslan’ın Vaşington temasları izledi. Bu temasların Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın tartışmalara neden olan Vaşington temasları ardından yapılması da önemliydi. Arslan’a Türkiye’ye dönüşünde Erdoğan’ın 23 Haziran İstanbul seçimi ekibinde önemli yer verildi.
5- Türkiye kamuoyunun YSK’nın AK Parti ve MHP itirazlarını değerlendirme toplantılarının neden bir türlü sonuçlanmadığını merak ettiği günlerde, Adalet ve İçişleri Bakanlıkları ile MİT Başkanlığının koordinasyonu içinde temas kurulan avukatları, Öcalan’la -8 yıl aradan sonra- 2 Mayıs’ta İmralı’da görüştürülmüşlerdir. Bu görüşme kamuoyuna, tam da YSK’nın İstanbul’da İmamoğlu’nun kazandığı seçimi iptal edip 23 Haziran’da tekrarına karar verdiği 6 Mayıs günü açıklanmıştır.
6- Bahçeli, CHP ve İYİ Parti muhalefetinin beklentilerinin aksine, görüşmeyi savunmuş, bunu Öcalan’ın savunma hakkı çerçevesinde gördüğünü söylemiştir. İlk günlerde Binali Yıldırım’a destek için karargâhını İstanbul’a taşıyacağını açıklayan Bahçeli, AK Parti’nin kampanyasını Kürt seçmenin oyları hedefine ayarlaması üzerine, ortada fazla görünmesinin Kürt seçmeni AK Parti’ye daha da yabancılaştıracağı saptamasıyla İstanbul’a, kendi deyimiyle “mitili atmaktan” vazgeçmiştir. O aşamada kamuoyu yoklamaları İYİ Parti destekli CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nu Binali Yıldırım’ın önünde göstermeye başlamıştır.
7- İkili strateji çerçevesinde bir yandan Öcalan’ın avukatları ile ilişki kurulurken, diğer yandan avukatların isteneni yapmaması ihtimaline karşı emniyet mekanizmaları kurulduğu anlaşılmaktadır. 20 Haziran’da, Öcalan ile görüştürüldüğünü ve avukatlarının açıklamakta geciktiği 18 Haziran tarihli HDP’yi İmamoğlu’na oy vermekten caydırma mektubunun içeriğini ifşa eden Tunceli Üniversitesinden Ali Kemal Özcan’ın HaberTürk’ten Nagehan Alçı ve T24’ten Candan Yıldız’a açıklamaları bu konuda ipuçları vermektedir.
8- Bu açıklamalara göre, oğlu Giran Özcan’ın HDP’nin Vaşington temsilcisi olduğunu söyleyen Özcan, kendisini “on gün kadar önce” Cumhurbaşkanı Erdoğan’la konuşturan kişinin Bülent Arınç olduğunu, görüşmede MİT Başkanı Hakan Fidan’ın da yer aldığını söylemiştir. “On gün kadar önce” hemen hemen ABD Savunma Bakan Vekilinin S-400 ve ekonomik yaptırımlar konusunda Savunma Bakanı Akar’a yazdığı 6 Haziran mektubun açıklandığı tarihlere denk gelmektedir. Bir süredir merkezden ayrı düşen Arınç, 27 Mayıs tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Beştepe’de oluşturulan Yüksek İstişare Kurulu üyeliğine getirilmiştir.
9- Öcalan’ın avukatları ve kendisiyle kurulan temasta ise 2008-2010 ve 2012-2015 yılları arasındaki diyalog sürecinde bulunmuş, çoğu emekliye ayrılmış ama bu konuda yeniden yardımları istenmiş devlet görevlileri olduğu anlaşılmaktadır. İlişkilerin halen görevde olmayan kişilerce kurulmasının, geçmişte Hakan Fidan, Emre Taner, Afet Güneş ve Muhammed Dervişoğlu gibi üst düzey istihbaratçıların karşılaştığı muhataplık sorunlarından kaçınmayı amaçladığı görülmektedir.
10- Bu arada Erdoğan, Binali Yıldırım’ın Diyarbakır’da “Kürdistan” ve “pekeke” demesini örtülü olarak eleştiren Bahçeli ile 13 Haziran’da Ankara’da bir görüşme yapmıştır. Bu görüşme Erdoğan’ın ABD ile S-400, Kıbrıs gerginliği ve Türk askerinin Irak’ta PKK’ya karşı sürdürdüğü “Pençe” harekâtının da gündeminde olduğu Bakanlar Kurulu toplantısının hemen öncesinde yapılmıştır. Hemen ardından, 15 Haziran’da, yani artık sosyolog Özcan’ın Öcalan ile görüştüğü günlerde, Bahçeli siyah Mercedes limuzinler ve Mehter Marşı eşliğinde İstanbul’a seyahat etmiştir. Ancak burada sadece MHP’ye yakın hemşeri dernekleri ve muhtarlarla görüşmüş, Kürt seçmeni ürkütmemek kaygısıyla ortalarda fazla görünmeden 16 Haziran’da Ankara’ya dönmüştür.
11- O akşam İsmail Küçükkaya’nın moderatörlüğünde yapılan açık oturumdan Erdoğan umutludur; Tacikistan dönüşünde uçakta davetlisi olan gazetecilere o yayından önemli sonuçlar beklediğini açıklamıştır. Ancak Binali Yıldırım’ın Ekrem İmamoğlu karşısındaki performansı Erdoğan’ı memnun etmemiştir; hemen ardından bir telefon görüşmesi yaptıkları haberleri çıkmıştır. Ertesi gün, 17 Haziran’daki Kadim Dostlar toplantısıyla ise Erdoğan, Yıldırım’ı yeniden geri plana almış, kendisi öne çıkarak İmamoğlu’nu şahsen hedef almaya, önünün Ordu Valisine hakaret iddiası üzerine alacağı mahkûmiyet kararıyla kesilebileceğinden söz etmeye başlamıştır. Bu konuşmayla Erdoğan İstanbul’u 25 yıl sonra muhalefete bırakmamak için ne gerekiyorsa onu yapmayı göze aldığını da göstermiştir.
12- 19 Haziran’da hükümet Öcalan’ın avukatlarından acil açıklama umarken, Bekir Ağırdır yönetiminde KONDA Ekrem İmamoğlu’nun farkı 8 puana dek açabileceği tahminini yayınlamıştır. HDP 2018 seçiminde İstanbul’da yüzde 12 küsur oy almıştır. AK Parti karargâhındaki düz mantık ise, HDP seçmeninin Öcalan’dan gelecek çağrıyla sandığa gitmeyeceği, dolayısıyla İmamoğlu’nun Yıldırım’dan az alacağı üzerine kurulmuştur.
13- Öcalan’ın avukatlarının HDP ile istişarede bulunmak gerekçesiyle hemen kamuoyuna duyurmadığı görüşme ve mektubun bir an önce açıklanmasının Erdoğan ve hükümet için acil ihtiyaç olduğu Erdoğan’ın o akşam canlı televizyon yayınında konuşacağı 20 Haziran günü ortaya çıkmıştır. Serhat Albayrak yönetimindeki Sabah Gazetesinin Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu, o günün sabahında “Avukatları görüşmüş. Acaba Öcalan da HDP gibi İmamoğlu mu diyor?” mealinde bir yazı yazmıştır. Ali Kemal Özcan da ifşaatını o gün öğleden sonra yapmıtır. Özcan, Alçı’ya açıkladığına göre, avukatlarının sekiz yıl görüştürülmediği Öcalan ile bir hafta içinde iki görüşme yapmış ve bu ülkede savaş istemeyen bir bildiriye imza attığı için üniversite öğretim üyeleri hapse atılırken, işlerinden atılırken, Özcan bu görüşmeleri inanılmaz bir kibir içinde, akademik çalışmalarına değer verilmesiyle açıklamıştır.
14- O akşam TV yayına çıkan Cumhurbaşkanı, İmralı cezaevindeki Öcalan ile Edirne cezaevindeki önceki HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş arasında “liderlik” çekişmesi bulunduğunu söylemiştir. Çekişmenin PKK liderliği mi, yoksa HDP liderliği için mi olduğu dahi uçağa davet sırası bekleyen gazeteciler tarafından sorulmamıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eleştirisi “Kürdistan siyaseti” yaparak “Türk seçimlerinde taraf tutmayın” diyen Öcalan’dan çok, “Türkiye siyaseti” yaparak adaylardan İmamoğlu’nu destekleyen Demirtaş’a yönelik olmuştur.
15- Öcalan’ın avukatları, 21 Haziran’da bir başka kişinin daha Öcalan ile görüştürüleceğinden habersiz olmalarını protesto etmişler, Öcalan’ın söylediklerinin sadece seçimi bağlamadığını, kararın HDP’ye ait olacağını söylemişlerdir. O arada Kandil’deki PKK şeflerinden Murat Karayılan ve Avrupa’daki PKK şeflerinden Remzi Kartal da “Karar HDP’nin” demiştir. HDP eş genel başkanları Pervin Buldan ve Sezai Temelli ise Öcalan’ın söylediklerine ilkesel olarak katıldıklarını, ama bunun seçimdeki tavırlarını değiştirmeyeceğini beyan etmişlerdir. Nitekim daha önce bu kadar öne çıkmayan HDP, mektup olayından sonra sosyal medyada İmamoğlu’na açık destek vermeye başlamıştır. HDP’nin tavrı “İmamoğlu’dan yana değil, Yıldırıma’a karşı” olmak, daha doğrusu “faşist” gibi ağır sıfatlarla itham ettikleri Erdoğan-Bahçeli ittifakına karşı olmak şeklinde özetlenebilir.
16- Bahçeli’nin mektup olayı üzerine beyanatı ise hem izleyenlerini, hem de onun ne diyeceğini bekleyen muhalifleri tam anlamıyla ters köşeye yatıran cinsten olmuştur. Bahçeli, Öcalan’ın mektubuna “HDP’nin istismarlarına karşı müdahale” tanımıyla adeta örtülü destek vermiştir. İstismar dediği HDP’nin Öcalan’ın talimatlarına uymayarak, bir Türkiye partisi olma yolunda Türk siyasetinin parçası gibi davranarak adaylardan birine yakın durmasıdır; bir anlamda Bahçeli, Demirtaş’a Öcalan’ın sözünü dinlemediği için kızmaktadır.
17- Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un bu gelişmelerden sonra mektup çevresinde medyada fırtına koparılmamasını isteyen bir açıklama yapması, aslında Erdoğan ve Bahçeli’nin Öcalan açılımının beklenen sonucu getireceğine dair ilk kuşku beyanı sayılabilir. İletişim Başkanı, daha bir gün önce medyada çok yazılması, konuşulması arzulanan bir konunun artık uzatılmamasını istemektedir adeta. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir konuşmasında “Kürt de olsa kardeşimdir” dediği video sosyal medyada yayılmaya başlamıştır. Gerçekten zor bir iletişim durumudur.
Bütün bu gelişmelerin ardından İmamoğlu yine de, yeniden kazanırsa, bu artık Erdoğan için saklanamaz, üstü örtülemez bir yenilgi sayılacaktır. Neticede cumhurbaşkanlığı, hükümet ve (MHP yardımıyla) Meclis kendi kontrolünde kalsa da Türkiye’nin beş büyük şehrinin yönetimi muhalefetin ellerinde olacaktır. Bunu engellemek için Belediye Meclis yetkilerinin, Vali yetkilerinin artırılması gibi önlemler, Erdoğan’ın 25 yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinden bu yana süreklilik arz eden siyasi yükselişinin artık durduğunu gösterecektir.
Bunun hem devlet yönetiminde, hem AK Parti yönetiminde sonuçları olacaktır. Bakanlar Kurulu değişikliği, sadece Berat Albayrak ismi dışında, ne iç ve dış siyasette, ne de ekonomi yönetiminde pek bir anlam ifade etmemektedir. Ancak parti yönetiminde ciddi ve hızlı değişiklikler beklenebilir, yenilgiden sorumlu tutulan isimler hızla tasfiye edilebilir. Gerçi İmamoğlu kaybetse de AK Parti içinde tasfiye rüzgârları kaçınılmaz görünüyor ama kazanması halinde bu daha çabuk ve şiddetli olabilir.
İmamoğlu’nun kazanması halinde, Öcalan da kaybedecektir; Öcalan’ın hem PKK, hem HDP üzerindeki etkisi hasar almış olacaktır. Bu durum Erdoğan’ın Öcalan’ı ileride başka operasyonlarda, hatta yeni bir diyalog sürecinde kullanması ihtimalini de zayıflatacaktır.
İmamoğlu kazansa da, kaybetse de CHP lideri Kılıçdaroğlu kaybetmemiş olacaktır; CHP’deki eski tüfeklere rağmen İmamoğlu’nu aday gösteren, tartışmalara rağmen Canan Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanı kalmasını onaylayan odur. İmamoğlu’nun kazanması halinde CHP’deki “küçük olsun benim olsun” diye özetlenebilecek mevzi koruma anlayışının gerileyeceği, yerlerini daha dinamik isimlere bırakmaları beklenebilir.
İmamoğlu kazanırsa, İYİ Parti lideri Akşener de kazanmış olacaktır. CHP ile seçim ittifakı İYİ Parti önünde bir merkez sağ partiye dönüşme kulvarını açtı. Akşener’in, bu kulvardan yürüme, kendi deyimiyle “şehirli, laik, muhafazakâr ve milliyetçi” formülünü güçlendirme imkânı artacaktır.
MHP’ye ne olacağı konusunda pek bir fikir ileri sürmek mümkün değil; Erdoğan’ın İstanbul seçimi uğruna Öcalan açılımına destek veren Bahçeli’ye itaat kültürünün, devlet kademelerinde yer tutmak adına devamı muhtemel görünüyor.
Ancak Erdoğan’ın bu tam saha baskı taktikleri sayesinde İmamoğlu kaybeder, Belediye Başkanlığı koltuğuna Yıldırım oturursa, Erdoğan bunu iç, dış ve ekonomi siyasetinin bir onay daha alması olarak yorumlayacak ve muhtemelen izlediği siyaseti daha da kesin çizgilerle sürdürecektir.
Seçime bir gün kala Türkiye siyasetini oradan oraya savuran, hepimizin beynini yakan, İstanbul’un siyasi ve ekonomik rantı uğruna ülkeye çok zaman, enerji ve para kaybettiren görünüm hemen hemen budur işte.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Only a day to go, Erdoğan sets aside his terrorism rhetoric in fear of losing the Istanbul re-run

Some may call it hypocrisy, but in Turkey, the politics game is played Machiavellian style: “the end justifies the means”.
In fear of losing the June 23 re-run of the Istanbul municipal elections, President Tayyip Erdoğan has let the imprisoned leader of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) Abdullah Öcalan call on the Kurdish- problem- focused Peoples’ Democratic Party (HDP) not to vote for the opposition candidate Ekrem İmamoğlu. This is because İmamoğlu is seen ahead in the polls.

President Erdoğan is likely to do whatever possible to stop the opposition block candidate Ekrem İmamoğlu, who is seen ahead of the government block candidate Binali Yıldırım for Istanbul re-run on June 23.


The story started to unfold when on the morning of June 20, the Ankara Bureau Chief Okan Müderrisoğlu of the pro-government Sabah newspaper asked whether the HDP tendency to support the Republican People’s Party (CHP) candidate İmamoğlu against Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) candidate Binali Yıldırım really matched with the policies of Öcalan. That was strange because mentioning the PKK leader, without adjectives such as “baby killer” or “terrorist in chief” was almost a taboo for the pro-government media. Erdoğan and his election partner Devlet Bahçeli of the Nationalist Movement Party (MHP) had based their March 31 election campaign on the concept of “survival”, implying the struggle against the PKK’s target of carving a Kurdistan out of Turkey. Erdoğan, Bahçeli and Yıldırım had accused İmamoğlu, the center-left CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu and the center-right Good Party (GP) leader Meral Akşener of supporting terrorism solely on the grounds that they did not label the HDP and its supporters as terrorists.
But that tactic did not work; March 31 election,s which was won by İmamoğlu with a margin of more than 13 thousand in a city of more than 10.5 million registered voters (with a turnout of 83.5 per cent), was cancelled by the Surpreme Election Board (YSK) after persistent objections and demands by Erdoğan and Bahçeli. That’s why the Istanbulites are going to cast their votes once again on June 23. Analyzing that the alliance with MHP had alienated Kurdish votes on March 31, Erdoğan revised his strategy for June 23. Instead of himself, he chose Yıldırım to be on the campaigns’ forefront, to remind his powerbase what they might lose, politically, socially and economically if Turkey’s biggest city, producing almost a third of the country’s wealth slips out of the AKP hands. Yıldırım went as far to visit the dominantly Kurdish populated Diyarbakır and pronounced the taboo word of “Kurdistan” in an attempt to influence Diyarbakır’s Kurdish population to tell their relatives in Istanbul to vote for him.


The turning point where the winds have changed

Actually, Erdoğan has started to set his new game up in April, right after the results of March 31. In the first days of May, Öcalan was granted access to his lawyers after eight years; this was made public on May 6 when the YSK ruled for the re-run of Istanbul election.
The irony is that one of the main reasons why Erdogan’s government is at odds with the U.S. is the American military collaboration with the PKK’s Syria wing in the fight against ISIS since 2014. Commenting on the S-400 rift, Erdoğan mentioned a number of times that the continuing American collaboration with Turkey’s arch enemy, the PKK, was one of the main reasons for the discords. It was actually the American intelligence CIA that helped the Turkish intelligence MIT in Ocalan’s arrest back in 1999.
As public opinion polls started to show that İmamoğlu ahead of Yıldırım with a widening gap, Erdoğan had a meeting with Bahçeli (who criticized Yıldırım because of his Diyarbakır speech) in Ankara on June 13. That was right before a cabinet meeting. On the agenda of that meeting were the rift with the U.S. over the purchase of Russian S-400 missiles and the tension in the eastern Mediterranean over the oil and gas exploration rights off of Cyprus coast, as well as the ongoing anti-PKK operation (“Operation Claw”) in Iraqi territories. The dynamics of the AKP-MHP election campaign started to change after that Erdoğan- Bahçeli meeting.
On June 15, Bahçeli travelled to Istanbul with a convoy of black Mercedes and Audi limousines and made it public via a video with Ottoman war music “Mehter” playing in the background. After meeting a number of right- wing opinion holders in Istanbul, he returned to Ankara the next day , without showcasing himself up much in Istanbul. This discreet attitude was, presumably adopted so as not to agitate Kurdish voters; an estimated 1.5 million people, some of whom are under the influence of the HDP and some others being linked to religious sects and tribal relations. On June 16, Yıldırım’s performance in a live TV debate with İmamoğlu did not make Erdoğan happy. They reportedly had a telephone conversation afterwards. And on June 17, Erdoğan pulled Yıldırım down from the showcase and put himself forward again as though he were the candidate against İmamoğlu. That was the move which turned the Istanbul municipality re-run into a general election. Knowing that his personal clout was more than his party’s, Erdoğan was in a way asking voters to keep his own power in place by voting for Yıldırım. On the same day, June 17, he said that theİmamoğlu’s rise could well be stopped by a court case against him over an insulting word he allegedly directed to a provincial governor. It was perceived as the first acknowledgement by Erdoğan that İmamoğlu might actually win and therefore had to be stopped by any means justifying the end.
On June 18, lawyers of Öcalan visited him again upon government permission; they were given a letter asking the HDP not to take sides between Yıldırım and İmamoğlu. Given the HDP stance against the Erdoğan-Bahçeli alliance, Öcalan’s demand for “impartiality” obviously meant a demand not to vote for İmamoğlu, appealing instead to the HDP voters to give indirect support to the Erdoğan-Bahçeli candidate Yıldırım. But that was only made public two days after on June 20 and not by the lawyers of Öcalan. Right after the Sabah writer’s query about Öcalan’s opinion against the HDP, a previously unknown professor of sociology from the Eastern town of Tunceli, namely Ali Kemal Özcan was quoted by the government-run Anadolu Agency as saying that he visited Öcalan as suggested by “state authorities” and acquired a copy of Öcalan’s letter to his lawyers which was later on protested by Öcalan’s lawyers as a breach of immunity.


Kurdish votes might play a decisive role

Erdoğan said on a TV program on the same night that there was a leadership fight within the PKK between Öcalan and HDP’s imprisoned former co-chairman Selahattin Demirtaş who openly gave his support for İmamoğlu by also sharing İmamoğlu’s popular slogan of “Everything will be all right”. Erdoğan was clearly against Demirtaş’s stance. Erdoğan also announced that Nechirvan Barzani the newly elected head of the Kurdistan Regional Government in Iraq will come to Turkey in his support.
An HDP statement said on June 21 that they agreed with Öcalan’s views in principle which they interpreted as not limited with the election but that they would not change their stance for the June 23 election. To almost everybody’s surprise, Bahçeli released a statement saying that Öcalan’s call on HDP was against HDP’s “abuse” of his political line –implying by unofficially backing the CHP-GP candidate İmamoğlu. It was incredible: Bahçeli, the MHP leader who has been asking Erdoğan for some time to bring back the death penalty to hang up the “Imralı monster”, Imralı being the island-prison where Öcalan is held, was defending Öcalan’s common sense against the HDP, the third party in the Turkish Parliament, having a larger group than his MHP.
It seems the Kurdish votes, whether they are from HDP grassroots or from AKP, are likely to play a decisive role in the June 23 elections.
If İmamoğlu wins as polls estimated until Erdoğan’s Öcalan move that will be a multi-layer defeat. A defeat first and foremost: for Erdoğan who turned a local election into an election of destiny for the country. If İmamoğlu wins, it can easily be said that Erdoğan’s steady rise in politics will come to a halt. Tremors should be expected within the party and Erdoğan, seeing himself as being immune to making mistakes of any kind is likely to punish all those he would hold responsible for the defeat, which could accelerate the cracks and groupings within the AKP. Secondly, there could be tremors in Bahçeli’s MHP as well when his supporters eventually start questioning the Öcalan statements. Thirdly, Öcalan’s influence on the PKK as well as the HDP could be seriously damaged whilst the credibility of Demirtaş could rise as a politician in parliamentary politics.
CHP might have tremors as well if İmamoğlu wins; the old school is likely to lose ground as Kılıçdaroğlu’s candidates will be running the municipalities of 5 largest cities of Turkey, representing three- fourths of the country’s economy.
The extent of what Erdoğan is capable of doing is still unknown, but it seems he can use all possible methods to stop İmamoğlu. But if he succeeds and gets Istanbul back, he is likely to consider it as an approval for his domestic, foreign and economic policies, and carry on the way he is now.