Zeynep Miraç

Gazeteci-Yazar miraczeynep@gmail.com

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Yazarlıkta 40. yılını kutlayan şair, “Murathan Mungan 2020 Model” ile başladığı yıla sığdırdığı projelerini YetkinReport için Zeynep Miraç’a anlattı.

Zeynep Miraç

Murathan Mungan çok çalışkan, çok üretken bir yazar. Külliyatı ortada. 2019’u yeni bir şiir kitabıyla, “Çağ Geçitleri” ile kapadıktan sonra yazarlıkta 40. yılını kutlayacağı 2020’ye bereketli bir başlangıç yaptı. “Murathan Mungan 2020 Model” albümü çıktı, “Bir Garip Orhan Veli” ve “Dumrul ile Azrail” oyunları yıllar sonra yeniden sahnede. Bir roman, bir deneme ve kendisinin “melez tür” olarak tarif ettiği bir kitap yolda… “Kan Kalesi” öyküsünden uyarlanacak bir oyun ise bahar aylarında provaya girecek.

Şehit haberleri, savaş, koronavirüs, tutuklamalar, adalet arayışları ile dolu bir gündemin ortasında başladı sohbetimiz. Geçmişin puslu gölgesi ve şimdinin koyu karanlığı içinde geleceğe dair bir pencere açmayı ancak Murathan Mungan başarabilirdi.

Hem ülke hem dünya koyu bir karanlığın içindeyken en sağlam sığınaklardan biri edebiyat. Ama aklımı şu soru meşgul ediyor: Yaşadığımız günün edebiyatta temsili yeterince güçlü mü?
Hayır. Ama bu sadece kişilerin yetersizliğiyle açıklanacak bir şey değil. Bugün dediğin şey, daha çok gazetelerin ve televizyonun konusu. Senin kalıcı bir yapıt üretebilmen için zamanın filtresine ihtiyacın var. Sonbaharda çıkarmayı düşündüğüm, “995 Kilometre” diye bir romanım var. 90’lı yıllarda Diyarbakır’da işlenen faili meçhul cinayetler üstünden gidiyor. Ben bu kitabı yazmaya 1993 yılında başladım, 1995’te bitirsem ne olurdu? Pişmemiş yemeği ocaktan indirmeye benzer bu. Sadece roman yazsaydım bu kadar uzamayabilirdi, bu da benim her tarakta bezim olmasıyla alakalı. Yine de iyi yapıtlar için gözetilmesi gereken bir demlenme zamanı var. Olaylara uzak açı kazanmak her zaman kolay olmuyor.

“Harita Metod Defteri”nde “Bazı olayları anlatmanın dilini bulmamıştım” diye bir cümleniz vardı. Bugünü anlatmanın dili nasıl bulunur?
Geçmiş yazarların bizden farkı, okurun birçok şeyi onlardan öğrenmesiydi. Şimdi yazdığın kitaptaki derinliği sağlaman için, haber konusu olabilecek olayların dışında çok katman kurman gerekiyor. Bir kuyumculuk bu. Öyle bir hız çağında yaşıyoruz ki, üzerinde çalıştığın metin, sen bitirene kadar eskiyebiliyor da… Ben “995 Kilometre”yi faili meçhul cinayeti işleyen katilin yanından anlatıyorum. Diyelim ki bu roman çıktı, İngilizceye çevrildi ve Anthony Hopkins okudu. Ona “Ah, bunu ben oynayacaktım” dedirtmek istiyorum. 90’ların Hopkins’i tabi! Sadece 90’ların Diyarbakır’ına dair bir belge değil, insanlığa, toplumun ivmesine dair bir metin olması önemli… İnsani olan üstüne çalışmazsan sanat yapıtı nefes almıyor. 70’li yıllarda yazılan kaç tane 12 Mart romanı sende yaşıyor bugün?

“Çanlar Kimin İçin Çalıyor”u yazan Hemingway ya da “Guernica”yı çizen Picasso’yu bu topraklardan ummak pek gerçekçi değil galiba.
Bu, iklimle alakalı bir durum. Mesela benim eski projelerimden biridir, Troçki’nin Büyükada günleri. Troçki’yi temel alan bir oyundur ve altı farklı karakterin gözünden anlatılır. Hiç Troçki’nin gözü yoktur sahnede. Oyuncu gibi hologram kullanmak istedim, çok pahalı dendi bana. Perdeyi, 1929 yılındaki İstanbul’da Boğaz’ın buz tutmuş haliyle, seyircinin üstüne buzlar yığarak açacaktım. “Onu biz başka türlü yaparız” dendiği anda benim tadım kaçıyor; çünkü eğer başka türlü yapılsaydı ben öyle yazardım. Bu kadar basit! Fransa’da yaşasam ve Troçki projemi orada bir tiyatroya götürseydim, “Biz holograma para ayıramayız, çok pahalı” demezlerdi. Burada engellerle başlıyorsun her işe. Bilge Karasu Fransızca yazıyor olsaydı bütün dünya biliyordu. Macide Tanır İngiltere’de doğsaydı Dame’di. Kıymetlerimiz var. Türkiye’nin şartları içerisinde kavrulmuş yetenekler var. Şu anda ben sadece yazdıklarıyla geçinebilen birkaç yazardan biriyim. Benden önceki kuşağın yazarları, başka işler yapmak zorunda kalmasalardı, kitaplarına gereken emeği ve zamanı ayırabilecek durumları olsaydı, çok daha iyi işler çıkacaktı. İklim, ülke… Belirleyen çok. Bir yandan kaç yazarını hapishanede ağırlamış bir gelenekten geliyoruz. Neredeyse içeri düşmeden yazar olamıyordun bu memlekette.

O “başka türlü de yaparız”lara razı gelmemek başlı başına bir mesai olsa gerek…
Çok yıl önce, ilk oyunum “Mahmud ile Yezida” ödül aldığında bir tiyatro hemen sahnelemek istedi. “Dokuz kişiyi üç kişi yapalım, altı kadını da ikiye indirelim” gibi tekliflerle geldiler. “O zaman sizin okurken çok sevdiğiniz metinden geriye pek bir şey kalmıyor” demiştim. Bunu dediğimde 24 yaşındaydım. Erken uyanmak, rüzgâra kapılmamak çok önemli. Eğer ticari işler yapmak, piyasa adamı olmak istiyorsanız taviz sizin anahtarlarınızdan biridir. Ama has sanatçının sonudur. Yazar ömrüne inanıyorsanız, gündemin dayattıkları karşısında savunma kaleleriniz ve inatlarınız olmalı. İnat olmadan kendini koruyamazsın, hele senden başka kimsenin seni korumadığı bir ülkede.

Murathan Mungan seneye bir albümle başladı.

‘Türkiye’nin resmi dini ikiyüzlülüktür’

Geçen hafta gelen şehit haberlerinin ardından birçok kültür sanat etkinliği iptal edildi. Ama futbol maçları oynandı. Kültür sanat dünyasından pek çok isim de itiraz etti bu duruma. Siz ne düşünüyorsunuz?
Benim İzmir’deki imza günüm de iptal edildi. İmza gününün eğlencesinden ne olacak? Otele gelip televizyona baktım, bütün diziler oynuyordu. Biliyorsun, meşhur bir sözüm var: “Türkiye’de her şey olabilirsiniz ama rezil olmazsınız”. Başka bir cümlemin de bir o kadar yaygınlık kazanmasını isterdim: “Türkiye’nin resmi dini ikiyüzlülüktür”. Yüzde 99’u Müslüman mı bilmem ama, yüzde 99’u ikiyüzlü.

Özellikle denemelerinizi okurken düşünüyorum. Bu kadar derinden farkındalık, böyle bir ülkede insanı besbeter kahretmiyor mu?
Kahretmenin bir faydası yok. Yoksa kendinden vazgeçersin. Gözün görüyor, kulağın duyuyor, aklın çalışıyorsa ve vicdanın varsa zaten mutsuz yaşıyorsun. Ama bu mutsuzluğu kendini gerçekleştirmekte bir engel haline getirmemek gerekir. Benim ölçüm “rağmen”. Rağmen yaşamak.

Sizi en çok ne korkutur?
İnsan. Yok uzaydan gelenler, yok canavarlar, zehirli bitkiler… Hayır, ben insandan korkarım.

Kendinize dair en çok neden korkarsınız?
Çok fena bir korkum var ama dillendirmek istemem. Sanki söylersem başıma gelir diye korkarım. Belki soruna başka bir yerden cevap olacak ama şunu söyleyeyim. Hayatımı zorlaştıran her şey sanatıma çok yaradı. Görmek, fark etmek, hissetmek hayatı zorlaştırıyor ama yaptığım işe çok yarıyor. Güçlü bir hafızam vardır. Güçlü bir hafıza, çoğu zaman güçlü bir mutsuzluk demek. Hayat sana bir süre sonra retlerine ve kabullerine daha sakin bakmanı da getiriyor. Hangi meslekten olursa olsun, herkesin hayat düsturları olmalı. İşim gereği ortada olduğum için hayat düsturlarıma daha sağlam sahip çıkmam gerekli. Türkiye’de zemin çok kaygan. Hangi hendeğe düşeceğin, hangi siperde vurulacağın belli değil. Onun için de dünya görüşünün, temel değerlerinin sağlam, ahlakının güçlü olması lazım.

‘Neler okuduk, neler yazdık, nelere inandık ve nereye geldik? Çok güceniğim.’

Zaten “Çağ Geçitleri” kitabınıza bir “Sitem”le başlıyorsunuz:
“Aklımın gücendiği çağ
Ben sana böyle mi geldim?”

Çünkü güceniğim. Herkes öyle. Gücendik. Neler okuduk, neler yazdık, nelere inandık ve nereye geldik? Çok güceniğim. Bir geçitten geçiyoruz ama bu geçidin sonunu görebilecek miyiz? Eskiden toplumsal tahayyüllerimiz vardı. Türkiye’de şu andaki mutsuzluğun temel nedenlerinden biri bu tahayyülleri yitirmek. Türkiye’nin sosyolojik kumaşı üzerine yeterince düşünülmediği kanısındayım. İnsanlar ideolojik ya da inanç perdeleriyle bakıyorlar ülkeye. Hakikatle kurdukları ilişki o prizmada çarpıtılıyor. Perdesiz gözlere ihtiyacımız var. Hayat sana bir sürü şey söylüyor, ama sen kulaklarını tıkıyorsan sadece hayat konuşuyor.

Bu gücenikliğe rağmen sormadan edemiyorum: Umutlu musunuz?
Ben yıllar önce umudu ve umutsuzluğu kapının önüne koydum. İnsanın umutlu ve umutsuz olduğu anlar vardır, tıpkı mutlu ve mutsuz olduğu anlar gibi. Ne yapıyorsan bunlara rağmen yapacaksın. Şu anda çok karanlık bir tüneldeyiz ve bu tünelden çıkmaktan daha büyük bir umut düşünemiyorum. Bu tünelin sonuna kadar yürüyeceğiz. Bu böyle gitmez. Eşyanın tabiatı gereği gitmez.

‘Bir yazar için yazmayı sürdürmekten büyük umut var mı?’

Günün karanlığında neye sığınıyorsunuz?
İşime. Bu benim varoluşumla da alakalı. Ben sanata sığındım, sanatta var oldum. Başka bir şey yapamam. Dönüp birçok yazarın yaşam öyküsünü okurum. Bana en büyük merhem o yaşam öyküleridir. Benzer sancılar çekmişsindir, benzer dersler almışsındır; birdenbire bir akrabamla karşılaşmış gibi hissederim. Bir yazar için yazmayı sürdürmekten büyük umut var mı? Asıl direnmek bu. Senden alamayacakları bir şeyi daha iyi yapmak. Daha iyi metin yazmak.

En sıkıntılı zamanlarda orada birilerinin hâlâ var olduğunu, iyi işler yaptığını bilmek sende asla teslim olmayacağın duygusunu kuvvetlendiriyor. Askeri terimlerle konuşmayı sevmiyorum ama, kalelerimizi korumamız gerek. Bu kumaştan benim istemediğim bir şey yapamazsın. Çok gençken, tokatlarla alkışları, ödüllerle dışlanmaları aynı anda yaşadım. O zaman çok mutsuz olmuştum ama bu bana müthiş bir direnç kazandırdı. Birçok sanatçı gibi ben de aferin budalasıyımdır, bunu inkar etmiyorum. Ama aferine hiçbir zaman yenilmemeyi öğreneceksin. Alkışlar kimden geliyora bakacaksın. Hangi düzeyde eleştiriliyorsun ve hangi söylemlerle yargılanıyorsuna bakacaksın. Güzel bir iş yaptığımda derim ki, “Murathan aferin. Ama hangi ülkede yaşadığın unutma. Bekleme, umma. Gelirse öp başına koy”. Mesela “Çağ Geçitleri”nin bu kadar benimsenmesini beklemiyordum. Al sana bir umut kapısı daha.

Mungan’ın ‘Dumrul ile Azrail’ oyunu yeniden sahneleniyor.

‘Yalnızca yazdıklarıma değil, hayata karşı da şefkatliyim”

“Bir Garip Orhan Veli” sahnede, “Dumrul ile Azrail” Mart ayında başlayacak. İlkinin yazılış tarihi 1981, diğerinin ilk sahnelenişi 2000 ama yazılışı daha eski. Gençken yazdıklarınıza karşı müşfik misiniz?
Bütün yazdıklarıma karşı müşfikim. Maceramın bir parçası, bir yol işareti olmaları nedeniyle müşfikim. Yazdıklarımı yargılama hakkını kendimde görmüyorum. Hayatı sabit bir şey zannedenler, kitapların yeri de sabit zannediyorlar. Biz DTCF Tiyatro Bölümü’nde okurken Aiskhylos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus”u ve benzeri metinler, “üç birlik kuralı” öncesinin bir tür zaaflı metinleri olarak okutulurdu bize. Sonra, kadrinin kıymetinin yeterince bilinmediğini düşündüğüm ama yazdığım en iyi işlerden biri olduğuna inandığım “Kağıt Taş Kumaş”ı yazarken dönüp tekrar Prometheus’u okuduğumda ne kadar taze olduğunu gördüm. O dönemin dramatik anlayışının üstünü örttüğü oyun aslında ne kadar modern! Yazar, yazdıklarının ömrünü hesap ederek devam edemez, yazılan yazılmıştır. Yalnızca yazdıklarıma değil, hayata karşı da şefkatliyim. Ama şefkat, senin eleştirel gözünü engelleyen bir perde olmamalı. Şefkati eleştirel akılla dengelemezsen, salya sümük bir korumacılığa dönüşebilir.

“Dumrul ile Azrail”, aynı adlı öykünüzden uyarlama. Nasıl teslim oluyorsunuz?
Daha önce birlikte çalıştığım bir ekip zaten. Metin olduğu gibi oynanıyor neredeyse. Sadece ufak kısaltmalar var. Karakter ya da cümle eklenmesine zaten izin vermem. Tek endişe bu değil. Yıllar önce, “Son Istanbul” kitabımdaki Dört Kişilik Bahçe öyküsü, Ersin Umulu rejisiyle Şehir Tiyatroları’nda sahnelendiğinde kaygıyla gittim oyuna. Bazı cümlelerin seslendirildiğinde kitabi olma tehlikesi vardı. Oyun başladıktan sonra -özellikle Fatma Aliye’yi canlandıran Sevil Akı- o kadar güzel tonladı, cümleleri o kadar güzel ütüledi ki, hâlâ hayırla yad ederim. Aynı şey şiir için de geçerli. Ben yanımda şiirlerimin okunmasına tahammül edemem. Hiç dinlemem. Kendim de okumam. Bir tek rahmetli Cüneyt Türel’in ağzının içine bakardım, çok güzel şiir okurdu. Kitaplarımın sesli kitap olmasına da izin vermiyorum, öykülerimin film olmasına da izin vermiyorum, şiirlerimin bestelenmesine de izin vermiyorum. Her yazı disiplinin kendi doğruları konusunda bir fikrim, eğitimim var. Ne şiirdir, ne öyküdür, ne romandır… Ben bunları karıştırmıyorum. Karıştırdığımda da bilinçli olarak melez bir tür yaratıyorum. Ki Mayıs’ta çıkacak kitabım “Hamamname” tamamen böyle bir kitap…

Nasıl tarif edersiniz kitaptaki melezliği?
Osmanlı risale geleneğiyle postmodern roman arasında Türkiye’ye özgü melez bir tür de diyebilirim, dediğim anda pişman da olabilirim. Kendimi özgür bıraktıktan sonra yolunu bulan bir metin oldu. Şiir tekniği, dili var ama öykü; roman ama aynı zamanda ansiklopedisi maddesi gibi düz dilli bölümleri de var. Bir su cini, topraktan çıkıp bir kurnadan akıyor, geziyor, bize gezdiği zamanları anlatıyor. Bu kadar rahat sörf yapabilmek için yılların deneyimine ve birikimine ihtiyacın var. “İçimden geldi yazdım” değil bu. “Ben onu öyle düşündüm” hiç değil. İçinden geleni bilincin eleğinden geçireceksin.

Yazar, yazdıklarının ömrünü hesap edemez dediniz. Ama yazmanın temelinde “kalmak” yok mu?
Ben kalsın isterim elbette. Ama kalıp kalmayacağı kararını ben veremem. Bu konuda sahte tevazua gerek yok. “Şairin Romanı”nı yazmışım, “Metal”i yazmışım, “Geyikler Lanetler”i yazmışım. Bunların 30-40 yıl sonra da okunacağını bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Ama bunun için kitap yazılmaz. Sen kendi zamanını anlamlandırırsın. Gerisini gelecek halleder. Bizde ve dünyada bazı yazarların kıymeti, kendi zamanında değil de daha sonra bilinmiştir. Kimileri için boş bir umuttur bu. Kimileriyse bazı şeyleri erken yazar. Zamana teslim eder. Ya da sadece gündemi kovalayanlar vardır. Bence yazmanın temel nedeni yazarın olmazsa olmazlarıdır, temel meseleleridir. Onu masaya çöktüren şey, sancıdır. Tereddütleridir. Ben, ruhumun tedirginliğini yatıştırmak için yazıyorum.

‘Ben piyes yazmıyorum, piyes çağı kapandı’

Külliyatınıza bakınca ne kadar verimli bir yazar olduğunuz hemen görülüyor. Ama diğer türlere kıyasla en az verimli olduğunuz alan tiyatro yazarlığı. Bir nedeni var mı?
Çekmecemi bir karıştırsanız on oyun görürsünüz; bunların bir kısmında bazı sahneler yazılmış bekler, bazısının henüz kesinleşmeyen yanları vardır. 80’lerde başladığım metinler duruyor. Metinler, karakterler, sahneler benimle beraber yaşıyor. Uzun zamana yayıyorum işleri. Yetinmiyorum, “Buna bir şey daha lazım” diyorum. O eksiği zamanın bana söylemesini bekliyorum. Şu da bir gerçek ki, Türkiye’de daha zengin bir tiyatro yaşamı olsaydı ben daha çok oyun yazardım. Sınırlanmadan yazmayı ve maliyetli prodüksiyonları seviyorum. Ben piyes yazmıyorum, piyes çağı kapandı. Bu bir tek tiyatroda olur dediğim metinler yazmak peşindeyim. Bir tek tiyatroda yapılabilenin grameriyle ilgiliyim. Konu ya da karakter aramıyorum, bir tek tiyatroda olacak o temel şeyi arıyorum. Tek ölçüm bu.

“Türkiye’de daha zengin bir tiyatro yaşamı olsaydı” dediniz. Şu sıralar tiyatroda yeniden altın çağdan söz ediliyor. Bu sizi heyecanlandırıyor mu?
Seyrettiğim, merak ettiğim oyunlar var. Sinemada da iki kişiyle, tek mekânda çekilen çok güzel filmler görürüz ama bunlar istisnadır. Sinemanın da tiyatronun da doğasında yatırım gücü vardır. Genç arkadaşların çabalarını kıymetli buluyorum. Ben de 50 kişilik küçük salonda oynanacak bir oyun yazabilirim. Ama o oyun, sana dayatılan şartların değil de senin isteğin sonucunda ortaya çıkmalı.

1981 yılında başladığım bir oyun vardı, Yıldız Kenter oynayacaktı. Ahmed Arif’in bir dizesini oyun adı yapmıştım: “Anadolu’yum ben”. Çalışmalara başladım, sonra olmadı. Ben bıraktıktan sonra Güngör Dilmen “Ben Anadolu” diye yaptı. O çalışma sırasında üzerinde çok durduğum karakterlerden biri Hitit kraliçesi Puduhepa’ydı, onu bitirmek istiyorum. Arkeolojiye çok meraklıyım, en büyük hobilerimden biri. Günümüzden kaçmanın da ilacı oluyor bana. Her sabah kalktığında tabletlere rüyalarını yazdırırmış Puduhepa. Sahnede tabletlere çivi yazanları müzik gibi kullanıyorum. Rüyalarında sürekli kendini erkek olarak görüyormuş. Ve Puduhepa zamanında anaerkil yönetim ilk defa bir kadın eliyle ataerkil yönetime çevriliyor. Bunlar çok çağdaş temalar. Günün tiyatrosunda neler olup bittiğinden ziyade, kendi malzemenin seni kışkırtması lazım.

Bilge Karasu’nun tamamlanmamış metinlerle dolu çantasını Füsun Akatlı’ya teslim ettiğini hatırlıyorum. Sizin de böyle bir yeddi emininiz var mı?
95-96 yıl yaşamayı planlıyorum. Önümde uzun bir liste var, onlar ölmeden gitmeyeceğim! (Gülüyor) Hayatın en önemli özelliği, planlanamazlığı. Daha gençken, yazacaklarım, kafamdaki bütün fikirler bitecek, sonra sakinleşeceğim zannediyordum. Hayat öyle değil. Kafam prodüksiyon şirketi gibi çalışıyor. Bir Istanbul romanı var; yıllar önce çatısını çattım, karakterlerini oluşturdum, iki bölümünü yazdım. Benim için bir tür ikinci “Şair Romanı” olacak iştir. O bitmeden gitmek istemem. Yıllar senden birçok şeyi alıyor, doğru. Ama benim heyecanım yerinde duruyor. Yazmanın, öğrenmenin, okumanın heyecanı… Öğrencilik ruh halini korudum. Türkiye gibi heves kıran bir ülkede bugüne kadar kırılıp dağılmadıysam, daha da bir şey olmaz bana. Bir iki tur daha atarım gibime geliyor.