Ferhat Boratav

Gazeteci, 65+ Yaşlı Hakları Derneği Başkan Yardımcısı

Birinci Balkan Harbi sırasında Trakya’da başlayan kolera salgını hem Bulgar hem de Türk askerleri arasında hızla yayılmıştı.

Korona salgınına karşı Türkiye’nin kurduğu baraj, iki yerde ciddi şekilde çatladı.

Diyanet İşleri Başkanlığı 13 Mart günü, Cuma namazının camilerde kılınmasını engellemeye bir türlü yanaşmadı. Başkan, mimbere çıkıp, karşısındaki kalabalığa baka baka “kalabalıklardan uzak durun” dedi.

Umreye gidenlerin durumu yönetilemedi. Suudi Arabistan’ın alarm vermesine, hatta Kabe’yi ziyarete kapatmasına rağmen, umreciler 20–25 günlük programlarını bozmadı. Diyanet İşleri, kimseyi uyarmaya gerek görmedi. Umreden dönenler, başta yakınları, ve özellikle Ak Partili yerel yöneticiler tarafından ziyaret edildi.

Aslında olan, geleneksel dini ritüellere müdahale etmeye kimsenin cesaret edememesiydi. Umreden dönenlerin ancak son kafileleri karantinaya alındı, Diyanet İşleri, saatlerin önemli olduğu salgınla savaşta ancak 16 Mart’ta, “cami ve mescitlerde cemaatle namaz kılmaya ara verilsin” diyebildi.

Oysa, 107 yıl önce, bir Şeyhülislam, “ehem ile mühim” arasında tercihin nasıl yapılır, örneğini vermişti bile.

Yıl 1912. Balkan Savaşı. Bulgar ordusu Çatalca’da. Hadımköy’de Türk ordusunda kolera salgını başlar. Yüzlerce hasta asker İstanbul’a gönderilir. Hasta askerlerin büyük kısmı bakımsız bir şekilde sokaklarda, bostanlarda kalır.

İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı), zamanın ünlü hekimi Cemil (Topuzlu) Paşa’dır. Cemil Paşa, dönemin tıp bilgisine sahip, ve durumun ciddiyetinin farkında bir hekimdir. Durumu hatıratında şöyle anlatır:
“ …şehrimizde daimi surette 40–50 bin hasta ve bakımsız muhacirin bulunmasının önü alınmıyordu!.. Başımıza gelen bu dert kafi değilmiş gibi, Çatalca tarafından yaralılar da gönderilmeğe başlandı.. yaralılar açıkta ve bakımsız bir halde kaldılar. Onları tedavi ve hastanelere yerleştirmek vazifesini bana, yani şehre verdiler.”

Koleranın şehre hızla yayılacağından korkar, askerleri karantinaya alacak yer arar. Aklına camiler gelir, hükümetten izin ister. Ancak zamanın Vakıflar bakanı Ziya paşa “olmaz efendim meâbid-i İslamiye (İslam mabetleri)’nin telvis edilmesi (kirletilmesi) doğru bir hareket değildir. Ben buna katiyen cevaz vermeyeceğim gibi müsamaha da edemem” der.

Cemil Paşa yılmaz, Sadrazam Kamil Paşa’ya başvurur. Sadrazam, Paşa’ya, “Gel, Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu)’na anlat” der. Cemil Paşa, talebini bir de bakanlara anlatır, ama Ziya Paşa, yine karşı çıkar.

İşte bu aşamada, hükümet üyesi (ve aynı zamanda, Cemil Paşa’nın kayınpederi) Şeyhülislam Cemalettin Efendi devreye girer.

Cemil Paşa, hatıratında, Şeyhülislam’ın sözlerini şöyle aktarıyor:
“Şehremanetinin verdiği şu gayet acıklı izahat üzerine, ben Şeyhülislam olmak sıfatıyla, değil bir tanesinin, hatta hepsinin boşaltılarak koleralı hastalara ve muhacirlere tahsis edilmesine taraftar olduğumu söyleyeceğim. Hatta bu hususta arzu ettiğiniz takdirde fetva dahi veririm. Acil ve mübrem (kaçınılmaz) zamanlarda hasta ve muhacir koymak şer-i şerife mugayir değildir. Zira meabid-i İslamiye birer Beytullah’tır. Bu itibariyle Evkaf nazırı Ziya Paşa hazretlerini düşüncelerini muvafık bulmuyorum.”

Cemil (Topuzlu) Paşa Osmanlı’da modern cerrahinin kurucusu. Fransa’da eğitim görmüş, dönemin ünü cerrahlarıyla çalışmış, ve İstanbul’a dönüp, 1903’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi kurmuştu.
Cemalettin Efendi, gelenekten farklı olarak bürokrasiden gelip, kadılık, kazaskerlik makamlarından geçerek yükseldi, II.Abdülhamid’in güvenini kazandı; 1891 ve 1912’de iki dönem Şeyhülislam görevine getirildi. İttihatçılarla anlaşamayarak devlet görevlerinden çekildi.

Şeyhülislam’ın bu çıkışı üzerine, Cemil Paşa’nın talebi kabul edildi. İstanbul’un belli başlı büyük camileri ibadete kapatıldı, Şehremaneti’ne tahsis edildi.
Cemil Paşa birkaç saat içinde Ayasofya, Sultan Ahmet ve Şehzadebaşı camilerini boşalttı.

Ayasofya’ya 3600, Sultan Ahmet’e 1200, Nuruosmaniye’ye 450, Mahmutpaşa Camisi’ne 1250 olmak üzere, camilere kolera hastası askerler yerleştirilirdi. Aralık 1912 sonlarında hastalığın önü alınarak salgın kısa zamanda söndürüldü.

Başlarken “ehem” ile “mühim” arasında tercih yapmak demiştik.

Bu konudaki hükmü, 19. yüzyılda Osmanlı siyasi aklını yansıtan Mecelle vermiştir zaten: “Ehem mühimme, elzem lazıma müreccahtır.” Yani “önemli” olana göre “en önemli”, “gerekli” olana göre “en gerekli” tercih edilir.
Siyasette akıl her devre lazım.

Not:
Bu yazı için Hatice Kara’nın “Cemil [Topuzlu] Paşa’nın Belediye Başkanlıkları ve İstanbul’daki İmar Faaliyetleri” başlıklı Yüksek Lisans tezinden ve Cemil Paşa’nın torunu, Prof. Dr. Cemalettin Topuzlu’nun aile tarihi için kurduğu web sitesinden yararlandım. Teşekkür ederim.