Avatar

Gazeteci-Yazar

Atatürk Bulvarı, Kızılay. Ankara sokağa çıkılmaması çağrılarına nispeten daha çok uyulan büyük şehirlerden. (Foto: Nisan Yetkin)

Almanya Sağlık Bakanlığı 17 Nisan’da koronavirüsün yayılmasını kontrol altına aldıklarını açıkladı. Ancak durum hâlâ kırılgan. Şansöyle Angela Merkel, önlemlerde en küçük bir açığın durumun yeniden kontrol dışına çıkmasına yol açabileceğini halkıyla paylaştı.
Türkiye’de de benzeri açıklamalar var. Örneğin aynı gün Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Levent Yamanel, “Tedbirler konusunda herhangi bir gevşeme olmazsa biz bunu Mayıs sonu, Haziran başı gibi bitiririz dedi ve sürdürdü: “Ama bunları yapamazsak, gevşersek, tedbirler halkımız tarafından daha az benimsenirse bu sefer süreçler uzayacaktır”.
Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman ile konuştum. Adıyaman da önlemlerde bir gevşeme olmaz ise Türkiye’deki salgının Mayıs ayında zirve noktasına ulaşıp inişe geçmeye başlayacağını tahmin ediyor. Tahmin demesinin nedenini ise Sağlık Bakanlığının verileri hekimlerle şeffaflık içinde paylaşmamasına bağlıyor. (Bu arada TTB, Meclis’in sağlık çalışanlarına karşı şiddete yönelik cezaların artırılması yasasını sonunda 15 Nisan’da kabul etmesini, 2007’den bu yana sürdürdüğü mücadelenin sonuç vermesi olarak görüyor; birkaç itiraza rağmen. Bu yasanın çıkmasının başta hekimler, sağlık emekçilerine moral verdiği görülüyor.)
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 17 Nisan itibarıyla koronavirüs nedeniyle ölümlerin 1796’yı bulduğunu açıkladı; o da “test pozitif” çıkanlar, test yapılmadan tedaviye alınanların, ya da vefat edenlerin sayısı açıklanmıyor. Önlemlerde “gevşeme” olmamasının birinci anlamı, dışarıya çıkışların en aza indirilebilmesi, çıkmak zorunda olanların olabildiğince sosyal mesafeyi koruyup maske takmaları ve el yüz temizliği. Örneğin çarşı pazarın gereğinden erken açılması riski artırabilir. Peki hükümet neden sokağa çıkma yasağını neden kısa sürelerle, örneğin hafta sonlarında uyguluyor da, bir uzun yasak uygulayıp, salgın süresini kısaltmıyor?

Sokağa çıkma tartışması

Birkaç yanıtı var. Bir yanıtı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Sözcüsü İbrahim Kalın NTV canlı yayınında verdi: AK Parti hükümeti genele yayılmış bir sokağa çıkma yasağının ekonomik maliyetinden endişe ediyor. Öte yandan iktisatçı Prof. Dr. Selva Demiralp, 70 bin hasta sınırı aşıldıktan sonra tam karantina uygulamasındaki gecikmenin can kaybı bir yana, ekonomik kayıpları da artıracağı uyarısında bulunuyor. Aslında ekonominin kepenk kapatmasını kimse istemiyor ki. Sendika konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK ortak açıklamalarında halkın hayatını sürdürebilmesi ve ekonominin çökmemesi için gerekli sektörlerin açık tutulmasını istiyorlar. Çünkü salgın atlatıldığında kimse işsiz kalmak istemiyor. Yani ekonominin iyiliğini de, halkın canını da düşünen yalnızca başı göklerde Cumhurbaşkanlığı makamı değil; hepimiz aynı gemideyiz, hepimiz düşünüyoruz, bu unutulmamalı.
Bir başka yanıt, “sürü bağışıklığı” denen kavram. Bunu Bilim Kurulu üyelerinden Prof. Dr. Alpay Azak dile getirebildi sadece. Mantığı şu: bu virüsün nüfusun yüzde 80’ine bulaşabileceği, ancak bulaşanların yüzde 80’inin çok hafif geçireceği ya da hiç hissetmeyeceği biliniyor. Bu da o toplumda virüse karşı bağışıklık oluşacağı anlamına geliyor. Ancak bu kavramı öne sürerek başta hiç önlem almayan İngiltere, Başbakan Boris Johnson’u da yoğun bakıma sürükleyen öyle kötü bir örnek oldu ki, kimsede bunu açıkça söyleyecek cesaret yok. Sağlık Bakanı Koca’ya Dünya Sağlık Örgütünün Türkiye’yi İngiltere’yle birlikte tehlike sınırında görmesi sorulduğunda “İyi gidiyoruz” dışında bir şey duymak mümkün olmuyor.
Halk sağlığı uzmanı Dr. Nuriye Ortaylı, “aralıklı sokağa çıkma yasağı” uygulamasının “Türkiye’ye has” bir uygulama olduğuna dikkat çekerek, olumlu sonuç verip vermeyeceğinin gözlenmesi gerektiğini söylüyor; bu hafta sonu uygulanacak ikinci hafta sonu yasağı sonrasında ölçümler yapılacak. Bunun teknik hazırlıklarının Sağlık Bakanlığıyla Ulaştırma Bakanlığı iş birliğiyle yapılmakta olduğu bilgisi var.

Aralıklı uygulama sonuç verecek mi?

Üzerine ittifak olan bir konu, Covid-19 salgınının Türkiye’de henüz tırmanış aşamasında olduğu. Dolayısıyla özellikle de şu aşamada önlemlerde bir “gevşemenin” kontrol dışı gelişmelere yol açma ihtimali yüksek.
Oysa önümüzdeki hafta 23 Nisan var. İstiklal savaşını Mustafa Kemal Atatürk başkanlığında yürüten Türkiye Büyük Millet Meclisinin 100’üncü kuruluş yıldönümü. Hastalık nedeniyle evlerimizde kutlayacağız. Ertesi gün Ramazan başlıyor. İnsanların kaynaşmasının önüne nasıl geçilecek? Suudi Arabistan, İran teravih namazları dahil pek çok dini etkinliği iptal etti. Öte yandan sokağa çıkma yasakları tatil günlerinde insanların baharın da etkisiyle dışarı çıkmasını da önleyebilir görüşü var.
Diğer yandan doktor arkadaşlarımla, kaynaklarımla konuştuğumda gerçekten de hastalığın geriletilmesi konusunda mesafe alındığını anlayabiliyorum. Doktorların, dünyadaki uygulamadan farklı olarak ilaç tedavisine erken başlamaktan sonuç almaktan memnun olduğunu da görebiliyorum.
Ancak salgının henüz tepe noktasına ulaşmamış olması nedeniyle hastalığın geriletilmekte olduğu yönünde erken yapılan açıklamalar, halkta zaten hazır olan rehavet duygusunu artırabilir, temassızlık önlemleri daha da kontrol dışına çıkabilir.
Bütün bunlar dönüp dolaşıp Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti hükümetinin önlemlerin gevşetilmemesi konusunu telkin yoluyla değil, mecburiyet yoluyla sağlayıcı siyasi ve idari kararları almasına bağlanıyor.
Ve bunları halka iyisiyle, kötüsüyle anlatacak şeffaflık anlayışına. Ne “Siz anlamazsınız, bunlar devlet işleri” bakışıyla iyi bir yere varmak mümkün, ne örneğin belediyelere yapıldığı gibi “Siz karışmayın, yardımı sizden bilmesinler” anlayışıyla. Hepimiz aynı gemideyiz, evet, bunu da öncelikle baştakiler anlamalı.