Avatar

Gazeteci-Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan koronavirüs salgının yavaşlatılması için ne önlem gerekiyorsa almak için toplumun bütün kesimlerine kulak vermeli. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Madem artık Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemindeyiz, madem artık Cumhurbaşkanlığı tek yetkili ve dolayısıyla tek sorumlu makam, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, özellikle de şu zor günlerde ülkenin her köşesinden, toplumun her kesiminden gelen seslere kulak vermek zorunda. Artık çok geç olmadan…
Hangi seslere mi?
Hoşuna gitmese de ülkenin, halkın, hepimizin iyiliği için konuşan seslere. Belki Tarabya’da, ya da Beştepe’de bir danışmanlar kozası içinde, tecrit koruması altında yaşarken kendisine duyurulmayan seslere de kulak vermeli.
Türk Tabipler Birliğine (TTB) örneğin… Koronavirüs salgının en ön saflarında canlarını tehlikeye atarak duran sağlık çalışanlarının örgütüne. Kriz toplantısına her türlü sermaye grubu çağırılırken, tabipler çağırılmıyor. Ama Sağlık Bakanlığının da Bilim Kurulunun da onların önerilerini sorduğunu, kulak verdiğini bilsin. TTB Başkanı Sinan Adıyaman’ın, Bilim Kurulu üyelerinin ne gibi kişisel çıkarı olabilir özgürlüklerinden vazgeçmeyi önerirken?
“Kriz boyunca işten çıkarma yasağı getirin, destekleyelim” diyerek iktidara yıkabileceği karara ortak olmaya talip CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’dan TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski’ye kadar toplumun değişik kesimlerinin özgürlüklerinin askıya alınmasına peşinen razı olmasında ne art niyet olabilir can pazarından başka? Erdoğan, kendisini 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece, seçim yenilgisini sineye çekmişken kararından vazgeçirip 23 Haziran’da daha ağır bir yenilgiye sürükleyen inşaat-ticaret lobisinin bugün de bir başka yanlışa sürüklediğinin farkında değil mi? O zaman kaybedilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı olmuştu; bugün daha fazla insan hayatı kaybedilebilir bu ısrar nedeniyle. Vebali büyük olur.
Çünkü Türkiye’de salgının yayılma hızının, dünyada en kötü örnek sayılan İtalya’daki yayılma hızını dahi geçtiği haberleri var. İtalyan hükümetinin uyarıları ciddiye almayarak ticareti tercih edip, 2020 Çin-İtalyan Turizm yılı etkinliklerini ve Milano Moda Fuarını iptal etmeme kararı sonucu, düne kadar dünyadaki 30 bin COVID-19 kaynaklı ölümün üçte biri, 10 binden fazlası İtalya’daydı.
Bu ısrar, özellikle İstanbul’da ve halkın büyük bir aymazlıkla dışarılarda yaşamaya devam ettiği İzmir’de, bir ölçüde Adana’da felaketlere neden olabilir.

İşe gitmek zorunda olan nasıl evde kalacak?

Tıpçıların “Evde kal” tavsiyesine hepimiz katılıyoruz; Cumhurbaşkanı da söylüyor. Ama “Evde kal” demekle kalınmıyor ki… Bir TIR şoförü, Malik Yılmaz, sosyal medyada “Ben işçiyim. Çalışmazsam ekmek yok. Önce bana bir tedbir al, ben de evde kalayım. Beni virüs değil bu düzenin öldürecek” dediği için gözaltına alındı. Ama milyonlarca kişinin hislerini temsil ediyordu, serbest bırakılınca “Söylediklerimin arkasındayım, ezilenlerin sesiyim” demiş.
Türk-İş Başkanı Ergün Atalay, Cumhurbaşkanına kriz boyunca işçi, işveren ve devlet arasında külfet paylaşımını öngören bir plan sundu. Ne oldu o plan? Hâlâ bilmiyoruz ama Cumhurbaşkanın “işten çıkarmak yok” dedikten sonra TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na bakıp “Anlaşıyoruz, değil mi?” dediğini biliyoruz. İyi Parti lideri Meral Akşener İşsizlik Fonunda birikmiş olması gereken 139 milyar Liranın, Merkez Bankası İhtiyat Akçesi birikimlerinin ne olduğunu sordu geçenlerde.
Herkes İngilizcesiyle “Home Office” deyince kulağa hoş geldiği sanılan evden çalışma imkânına sahip değil ki… Maden işçisi, belediye temizlik işçisi, fırın işçisi, haber kovalayan muhabir de mi evden çalışacak?
CHP Sözcüsü Faik Öztrak, geçenlerde ABD gibi sosyal devlet anlayışından uzak bir ülkede bile bütün vatandaşlara kriz boyunca her ay açıktan para veriliyor olmasına karşın, Türkiye’de bir defalığına aile başına 1100 lira düşecek şekilde komik bir ücret vaat edildiğine dikkat çekti.
İktisatçı Mahfi Eğilmez, 29 Mart’ta sosyal medya üzerinden “Hükümete açık mektup” yazdı ve salgın nedeniyle çalışamaz duruma gelenlere maddi ve manevi destek talep etti; üstelik şimdiye dek hep karşı durmuş olduğu, “gerekirse para basın” diyerek. Bu para basma konusu, malum, ilk olarak 18 Mart önlemleri üzerine yazan Koç Üniversitesinden Selva Demiralp tarafından YetkinReport’ta gündeme getirilmişti. Hükümetin, hastalığın yayılmasını yavaşlatmak için sağlık malzemesi, gıda, temizlik malzemesi, enerji üretimi ve zorunlu belediye hizmetleri dışında sektörlerin -çalışanların hakları korunarak- tatil etmesi gerektiği açık.

Ev içi şiddet vakalarında tehlikeli artış

Evde kalmanın getirdiği bir başka ciddi sorun da ev içi şiddetin artması. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) Başkanı Canan Güllü, evde şiddete uğrayan kadının “fail erkekle birlikteyken” yetkililerden nasıl yardım isteyeceğini soruyor. Şiddete uğrayan kadınların durumunun polis tarafından salgın hastalık nedeniyle hafife alınmamasını istiyor. Şiddete uğrayan kadınlara da pandemi hastanelerinde özel bölüm ayrılmasından, İçişleri Bakanlığının KADES sisteminin, Alo 183 ev içi şiddet hattının etkin çalıştırılmasına dek talepleri var.
Çünkü daha önce mahkemeler aracılığıyla medyaya yansıyan, toplumun dikkatini çeken bu tür zorbalıklar, şimdi yen içinde kalıyor, çoğu zaman duyulmuyor bile; kadın derneklerinin endişesi bu.
Güllü’nün bir önerisi daha var. O da 65 yaş üstü yurttaşların ihtiyaçlarının karşılanmasında, zaten işi başından aşkın olan kolluk kuvvetlerinin değil, Diyanete bağlı imamların görevlendirilmesi. Derse girmiyor diye sözleşmeli öğretmene para ödemeyen devletimiz, şu sıra namaz kıldırmadığı halde maaş ödenen imamlardan böylece yararlanamaz mı? Ne de olsa onlar da maaşları vergilerimizden ödenen devlet memurları değil mi?
Gelmiş geçmiş en saltanat düşkünü ve partizan Diyanet İşleri Başkanı olarak anılması muhtemel Ali Erbaş, kendi koyduğu Cuma cemaati kuralını, VIP camide kendisi bozana kadar insan hayatını ilgilendiren bu öneriyi dikkate alamaz mı?

Cezaevlerinde ayrı bir risk büyüyor

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı, ceza ve tutukevlerinin zaten kapasitesinin üzerinde doluluğuna dikkat çekerek, cezaevlerinde koronavirüs vakalarının görülmeye başladığını ve derhal önlem alınmasını, cinsel saldırı, uyuşturucu kaçakçılığı türü suçlar dışındakilerin, özellikle siyasi nitelikli suçluların tahliye edilmesini istiyor.
Keza Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michel Bachalet de bütün hükümetlere yaptığı çağrıda, siyasi mahkumlardan başlayarak cezaevi tahliyelerinin başlamasını istedi.
Ama Türkiye’de kağıt üzerinde siyasi mahkum yok; hepsi terörist sayılıyor. Osman Kavala da terörist sayılıyor, Selahattin Demirtaş da, gazeteciler Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu da. Ama kadın ve çocuk katilleri, uyuşturucu kaçakçıları, tecavüzcüler ve mafya tetikçileri, “kader kurbanı” sayılıyor, siyasilerin en vicdan yoksunları tarafından.
Ülke dünya çapında bir sağlık felaketinin eşiğindeyken, birilerinin derdi hâlâ bazı isimleri dışarı çıkartabilmek. Benim tahminim TBMM Başkanı Mustafa Şentop buna göz yummak istemez ama etkisi yeter mi? O ayrı konu. Göreceğiz Meclis’teki oylamada kimlerin halkın çıkarları, kimlerin kendi dar hesapları için el kaldıracağını. Tabii o zamana dek virüs cezaevlerini sarmaz ise.

Berber E’nin onuru ve otoyol haraçları

Erdoğan hepsi kendi vatandaşı olan işçilerin, emekçilerin, şiddet gören kadınların, yaşlıların haklarının dile getirenlerin seslerine de en azından ticaret erbabı kadar kulak verebilir. Ticaret erbabı derken küçük işletmeleri kast etmiyorum.
Lokanta, kahvehane, berber gibi işyerlerinin kapanması işsizler ordusuna gizli işsizlerini artırdı.
Adını, soyadını vermeyeceğim, ona “E” diyelim. Mesaj attı hepimize kapanıyoruz diye. Oysa dükkân kirasından kredi borcuna, yanında çalışan birkaç elemana dek ödemeleri var. Müşterileri olarak biliyoruz. Telefon ettim, “Bak arkadaş” dedim, “Nasıl televizyon servisine, gazete bayiine abone olup önceden ödeme yapıyoruz, sana da abone olalım, sonra, işler sağ salim yoluna girince olacağımız tıraşların ücretini şimdiden verelim.” “E” telefonda duygulandı, “Çok teşekkür ederim Murat Abi” dedi, “Ama kabul edemem.” Oysa edebilir, ısrara devam edeceğim.
Tabii ki en zor durumdayken dahi onurundan geri adım atmayan sevgili berberimiz “E” ile, geçmeyeceğimiz köprülerin kullanmayacağımız otoyolların, havalimanlarının parasını, üstelik büyük bir aymazlıkla dolar üzerinden imzalanmış sözleşmelerle Hazine ve Maliye bakanlığından talep etmeye devam edenleri bir tutmuyorum. Onlar seslerini gayet iyi duyuruyorlar Cumhurbaşkanına.
Ama Cumhurbaşkanının sadece onların değil, toplumun her köşesinden can havliyle yükselen seslere de kulak vermesi gerekiyor. TÜSİAD’a da Türk-İş’e de, Kemal Kılıçdaroğlu’na da Mahfi Eğilmez’e de, Kadın Dernekleri Federasyonuna da İnsan Hakları Vakfına da. Bu memleket hepimizin, hepimiz bir can taşıyoruz, tek yetkili ve dolayısıyla tek sorumlu da Cumhurbaşkanı Erdoğan çünkü. Kaybedecek zaman kalmadı.