Avatar

Gazeteci-Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını çocuklarla içiçe kutladı, devamında saat 21.00’de İstiklal Marşı okundu. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı 23 Nisan akşamı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için çocuklarla kamera karşısına geçip İstiklal Marşını birlikte okumasında değil hata. O saatte zaten 23 Nisan’a önem veren milyonlar ayaktaydı, pencerelerde balkonlarda İstiklal Marşı söylüyordu bayraklarıyla.
Hata, video aracılığıyla yapılan kabine toplantılarında dahi bakanları, halka açık bir şekilde 2 metre sosyal mesafe kuralına uymadığı için azarlayan Cumhurbaşkanının, maskesiz ve eldivensiz şekilde çocuklarla yan yana bulunması, onları sevip okşamasındaydı. Cumhurbaşkanının çocuklara gösterdiği sevgi ve şefkatte, ya da onlarla Bayram kutlamasında değil hata, ama temas ve sosyal mesafenin çok önem taşıdığını, mutlak uyulması gerektiğini söylerken kendisinin bu kuralı ihlal etmesinde. Hem de o çocukların her birinin bir başka evden geldiği ve oraya döneceği gerçeği varken. Bir yandan TBMM kalabalık olur, sosyal mesafe kuralına uyulmaz diye Ankara’da Meclisin 23 Nisan Özel Oturumuna katılmayacaksınız, diğer yandan çocuklarla sosyal mesafe kuralını ihlal etme örneğini oluşturacaksınız ülkenin Cumhurbaşkanı olarak. Hem de sosyal temas ve mesafeyi olması gerektiğince uygulamak için dört günlük sokağa çıkma uygulamanın başlamasına saatler kala. Bence olmadı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın da dikkatini çekmiştir elbette bu durum. Gerçi kendisi de gün aşırı gazetecilerle aynı odada bir araya gelip aynı havayı soluyor ama umuyorum kendisi ve ekibi için de, muhabir arkadaşlar için de gerekli koruyucu önlemler alınıyordur.

Güven vermek aslında zor değil

Bu kriz sürecinde nispeten güven veren bir algı oluşturdu Sağlık Bakanı Koca ve oluşturduğu Bilim Kurulu kamuoyunda. Bakanın verdiği bilgilerin tartışıldığı oldu, hâlâ da oluyor. Türk Tabipler Birliği Başkanı Sinan Adıyaman, Bakanlığı yeterince şeffaf davranmamakla, bazı bilgileri koronavirüs Covid-19 salgınıyla en ön safta mücadele eden hekimlerle paylaşmamakla eleştirdi örneğin, eleştiriyor da. Ancak sanırım Sağlık Bakanının farkı, son zamanlarda özellikle iktidardaki siyasetçi ve bürokratlarda yaygınlaşan tepeden bakan, soranı pişman etmeye çalışan tavrın tersine, sabır ve nezaketle sorulara yanıt vermesi, eleştirilere tahammüllü olması. Belki de bu nedenle Fahrettin Koca’nın açıklamalarına duyulan güven yüzde 75 çıkarken, “hükümet açıklamalarına” güven ki bunu Erdoğan’ın açıklamaları olarak yorumlayabiliriz, yüzde 47 çıkmış bir kamuoyu yoklamasında. TTB ise yüzde 42, üst sıralarda sayılır, arada bir tek “Bilim insanlarının bireysel açıklaması” var yüzde 44 ile, onu da Bilim Kurulu üyeleri diye okumak mümkün.
Bu durumda AK Parti içindeki bazı çevrelerin baskısına rağmen Bakan Koca’nın Bilim Kurulu üyelerinin, kimi zaman eleştirel beyanlarına yasak getirmemesi, sağlık çalışanlarına şiddet uygulayanlara yönelik cezaların artırılması için çaba göstermesi, aşı karşıtlığına tavır alması da bu nisbî güvenin oluşmasına katkıda bulundu. Bu yaklaşımı da karşılıksız kalmıyor; TTB Başkanı Adıyaman da sağlık çalışanlarının moralini yükseltmeye, salgını el birliğiyle alt etmeye çağıran video mesajı yayınlıyor.
Bakan son iki basın toplantısında Türkiye’de uygulanan farklı tedavi yöntemine dair bilgi verdi; Türkiye’deki tedavinin farkının, belirtiler görüldüğünde ilaç tedavisine başlanmasında olduğunu böylece öğrendik. Bakan, böyle giderse, hastalığın yayılması devam ediyor olsa da ölümlerin sayısının düşeceğini söylüyor. Daha önce Türkiye’yi İngiltere ve Rusya ile birlikte riski en hızlı artan ülkeler arasında sayan Dünya Sağlık Örgütü’nün son açıklamasında Türkiye’deki seyri “temkinli iyimserlik” içinde izlediğini açıklaması bu açıklamaların dışarıda da yankı bulduğunu gösteriyor. Bu açıklamalar belki daha önce yapılsa, baştan itibaren daha şeffaf yönetim olsa bu belirsizlik ve şayiaların da önüne geçilir, defin oranlarıyla korona ölümlerini saptamaya çalışma gibi bilim dışı eleştirilerden medet umulmazdı.

Hekimlerimize güvenmek

Sanırım bu salgın krizini umarım ki en az hasarla atlattığımızda geriye kalan en önemli kazanımlardan birisi de bilime ve sağlık çalışanlarının işlevine verilen önemin artması olacaktır. Yıllarca sağlık çalışanlarına şiddete verilen cezaların artırılmasına yanaşmayan AK Parti’nin bu vesileyle (CHP’nin hemen hemen aynı olan TTB kaynaklı önergesini MHP ile birlikte reddettikten sonra) kabul etmesi dahi bunun bir göstergesi. Keza, solununum cihazı ve daha önce yerli üretimi yapılmayan tıbbi malzeme üretimi için genç bilim insanları ve mühendislerin kollarını sıvayıp kısa sürede mesafe almaları da bunu gösteriyor.
Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren geçerli olan sosyal devlet anlayışının etkisiyle yeterli bir sağlık altyapısının yerleşmiş olduğunu görmek bakımından koronavirüs krizi bir sınav oldu. Daha iyi örnekler de bulunabilir elbette ancak dünyanın daha zengin çoğu ülkesinin kaldığı bu sınavın şimdilik başarıyla verildiğini söylememiz gerekir. Bunda en büyük pay doktorundan hemşiresine, temizlik görevlisinden ambulans şoförüne dek sağlık çalışanlarının oldu.
Şimdi artık pek itibar edilmiyor ancak önceki yıllarda “en güvendiğiniz kurum” anketleri önemsenirdi. Hep Türk Silahlı Kuvvetleri ilk sırada çıkardı. Nasıl sorulduğu kadar, nasıl yanıtlandığı da önemlidir. Sorulanlar arasında ben de olurdum. Geçmiş gün, artık açıklamakta sakınca görmüyorum. Ben bu anketlerdeki en güvendiğiniz kurum sorusuna yıllarca hep aynı yanıtı vermişimdir: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi. Diğer tıp fakültelerimiz alınmasın, oraya ayağımızın alışmasından da olabilir ama güven böyle bir şeydir.
Hekimlerimize güvenelim, dediklerine uyalım. Sosyal mesafe ve temas diyorlarsa, bir bildikleri vardır. Bundan hiçbirimiz muaf değiliz, Cumhurbaşkanı da.