Cenk Okan Özpay

Cenk Okan Özpay, yazılım mühendisliği ve veri analitiği üzerinde çalışmaktadır.

Medeniyetin çevreye baskısı

Bir önceki yazımın devamı olarak çevre üzerinde duracağım.

Eylül 2018’de Moskova’daki MIRBIS üniversitesinde katıldığım endüstri 4.0 çalıştayına katılmıştım. 1 hafta boyunca çeşitli konularda üniversitedeki doçent ve profesörlerden eğitim aldık, konuşmalar dinledik. Bir konu çevre sorunları ve devletlerin, daha doğrusu hükümetlerin bu soruna etkisi üzerineydi. Genel olarak hükümetlerin finansal ve sanayi çevrelerine bağımlı olduğu için çevreye çok korumacı davranamadıkları, bunun da çevre kirliliği ve insana etkisi üzerine hemfikir olduk. 

Çevre konusunda yetersizliğimiz

Bu çalıştayda yaptığım konuşmanın ana hatlarını özetleyeyim.

  • Çevre en önemli en önde ele alınması gereken konumuz ama dünyamız çevre sorunlarına yeterli hassasiyeti göstermiyor, gösteremez.
  • Hükümetler sanayi kuruluşlarına bağlı, hükümetler bir şey yapamaz. 
  • Şirketler mevcut kapitalist düzende sürekli büyüme ve kar etme üzerine kurulmuş. 
  • Beyaz-mavi-yaka yaşamak ve daha iyi hayat koşulları için şirketlere bağımlı. 
  • Ancak yine de çevre üzerine reformu durumdan en çok etkilenen insanlar tarafından başlatacak. 

Doğa artık bu kadar çok insanı, onlardan kaynaklanan bu kadar çok kirlenmeyi kaldıramıyor.

TV’de izlediğimiz belgesellerin ortak konusu

Doğada önemli bir denge var. 

  • Eğer bir tür doğada çok fazla çoğalmışsa, o türün bulunduğu bölgede kıtlık ortaya çıkıyor. Nüfus su, yemek veya temizlik gibi kaynaklar üzerinde baskı kurmaya başlayınca kıtlık çoğalıyor. Nüfus dengeleniyor.
  • Nüfus aşırı çoğalırsa hastalıklar ortaya çıkmaya başlıyor. 
  • Nüfus aşırı çoğalırsa, diğer bir tür bu türün alanını baskılamaya başlıyor. Diğer türün istilası (savaşlar) ile nüfusu dengelenir. 

Tüketim

Aşağıdaki grafiği beraber inceleyelim.

1800-2050 arasındaki dünyanın nüfus artışı.
Grafik: Researchgate.net, Björn L.D.M. Brücher

Son 50 senede aşırı çoğaldık. Çoğalmakla da kalmadık daha da fazla tüketmeye başladık. Elimizdekini tüketime yatırdık. Yetmedi borçlandık, borçla aldığımız varlıkları, daha fazla tüketime yatırdık.

Bizim gibi ülkeler buna 2 yönlü katkıda bulundu. Elde olmayanla borçlanıyoruz, borçlandıkça daha lüks tüketime yöneliyoruz. Lükse yöneldikçe başkasındaki lüks tüketimi görüyoruz. Daha fazla tüketime sebep oluyoruz. New York ve Londra’daki bankerler sayemizde aldığımız borç üzerinden daha fazla para kazanıyor. 

Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkeler, bu talebi karşılamak için kaynaklarını sonuna kadar kullanmaya başladılar ve çevre kirliliği de bunun yanında geldi. Örnek olarak aşağıdaki haritayı ele alalım.

Çinde Covid-19 sonrası azalan NO2 kaynaklı hava kirliliği
Çinde Covid-19 sonrası azalan NO2 kaynaklı hava kirliliği (Kaynak:NASA)

NASA’dan alıntı olan bu fotoğrafta, Çin’in salgın öncesi ve salgın sırasında bütün üretimi durmuş halindeki hava kirliliğini gösteriyor. Kırmızı ve sarı bölgeler Azot Dioksit (NO2) ile zehirlenmiş bölgeler. Benzer bir durum Türkiye için de söz konusu. 

Bize bu fotoğraf ne anlatıyor? O çok sevdiğimiz spor ayakkabı veya cep telefonu üretiminin aksadığını ve gelecek aylarda tedariğinde sorun yaşanacağını gösteriyor. Eğer böyle gördüyseniz sorun zaten burada. Bizim yarattığımız tüketim baskısının ortadaki sarı ve kırmızı zehir bölgelerinin oluşması anlamına geliyor. Geçen sene solunum hastalıklarından bu bölgelerde direk etkili olarak yılda 75.000 (yetmişbeşbin) üzerinde insan ölmüş, korona Covid-19 virüsün Çin’de yol açtığı 3.339 ölümden çok fazla.

Hastalık denklemin neresinde?

Hastalık bir teoriye göre, Wuhan’daki deniz ürünleri pazarından yayıldı. Hayvan pazarından yemeği hazırlayan aşçılara geçti, aç bir kurt gibi bulduğu bütün avlara yani biz insanlara saldırdı. Son günlerde birinci hastanın hayvan pazarıyla ilişkisi olmadığı savunuluyor. Kafalar biraz karışık. 

Salgın filmini izlediniz mi? Salgın, 2011 yapımı yönetmen Steven Soderbergh filmi, İngilizce ismi ile Contagion. İzlemediyseniz mutlaka izleyin, size bir sahnesini film hakkında detay vermeden paylaşayım.

Çin sürekli geliştiği için dozerler kırsal alana giriyor. Dozerin altında paramparça olan bir ağaçta yaşayan bir virüslü yarasayı korkutuyor. O yarasayı virüsü öldürmüyor çünkü kendisi doğal bağışıklıklı. Ama ağzında bir yemek parçası ile binlerce domuzun beslendiği bir çiftliğe gidiyor. Ağzındaki yemeği düşürüyor, onu bir domuz yiyiyor. O domuzu ertesi gün bir aşçı alıyor, onu hazırladıktan sonra elini yıkamayarak bir başkasına dokunuyor. …ve pandemi başlıyor.

Nasıl, tanıdık mı?

Sorumluluk

Bu pandemiyi yani salgını hep beraber yarattık. Çok çoğaldık, çok tükettik, doğayı çok kirlettik yani yaraladık. Yeni yerleşim yerleri, yeni fabrikalar, yeni madenler açmak için doğanın kalbine kadar girdik, vahşi yaşamı rahatsız ettik.

Bu salgında hepimizin sorumluluğu var. Alınan her yeni arabanın, giyilen her yeni kıyafetin, yeni alınan her evin, o yeni evin her fazladan metre karesinin, iki senede bir değiştirilen her cep telefonunun, bedenimize aldığımız her fazladan kilonun bu salgında payı var.

Ne dersiniz artık biraz üretmeye ve tüketmemeyi öğrenmeye başlamamızın zamanı gelmedi mi?

Bir sonraki bölümde nüfusun dünya üzerinde baskısını anlatacağım.