Avatar

Gazeteci-Yazar

“Sosyal medyada herkes konuşuyor” etkili bir cümle. Yalnızca magazin meraklıları ve habercileri değil, siyaset ve ekonomi çevrelerini de mıknatıs gibi çekiyor bu cümle.
Cümleyi en son iki gün önce duydum. “140 Journos” platformu tarafından hazırlanan Ali Babacan videosunun YouTube’da 1 milyon 600 bin kez izlediğini söyleyen bir arkadaşımdan. Arkadaşım, yasaklı olduğu dönemde Recep Tayyip Erdoğan’ın “Şiir okuyan adam” kasetlerinin el altından nasıl peynir ekmek gibi satılmış olduğunu da hatırlattı. Bu yazıya başlarken bir daha baktım, yüz bin izleyici daha gelmişti. Siyasilerin videolarına şöyle bir baktım. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın koronavirüs bağış kampanyasına 7 maaş bağışlama konuşması 80 bin izlenmiş ama örneğin Erdoğan’ın “Aşkın adı” isimli propaganda videosu 6,6 milyon izleyici toplamış. İstanbul Büyükşehir belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun seçim süresince yaptığı bir TV programının videosunu 2,8 milyon izleyiciye ulaştığını gördüm. Bunlar önemli rakamlar.
Ama aynı sayfalarda, örneğin “Türk askeri yemeklerini denedim” diye bir videonun 4,9 milyon izlendiği görünüyordu. “Meltem’in göğüs dekoltesi” videosu 3,6 milyon, “Meltem’in düğün kıyafeti” videosu ise 4,6 milyon izleyici toplamış. Kebapçı Nusret’in “Şöhret benim kumaşımda var videosu” 5 milyon kişi tarafından izlenmiş. Rap şarkıcısı Ben Fero’nun, Demet Akalın’ın da göründüğü “Demet Akalın” şarkısının videosu ise, sıkı durun 210 milyon izlenmiş görünüyor. 83 milyonluk ülkede bu rakamlar nasıl çıkıyor, o da ayrı konu.
Öte yandan şu var: birkaç sene öncesine dek platformlarda siyasetin “s”sini görmek zordu. Neredeyse tamamen pop müzik-magazin-futbol üçgeninde izleyeni olan bu platformlarda siyasetçi videolarının, özellikle muhalif siyasilerin milyonlarca kişi tarafından izlenmesi küçümsenecek bir konu değildir.

Sosyal medyada kendimizi mi duyuyoruz?

Bir ölçüde evet, kendimizi ve kendimiz gibileri duyuyoruz. Bir de bu “trol” işi yaygınlaştığından bu yana, bizi en sevmeyenleri; çünkü onlar da kendilerini bizlere musallat olarak duyuruyorlar. Ama sosyal medya ne sandığınız kadar “herkes”, ne de sandığınız kadar “kitle iletişimi” sınıfına giriyor. Çünkü takip ettiklerinizi ve sizi takip edenleri görüyorsunuz büyük oranda.
Önce sandığınız kadar “herkes olmadığına” bir örnek. MetroPoll araştırma şirketi Nisan 2020 Türkiye’nin Nabzı araştırmasını yayınlamadan önce bir deneme yaptı. 48 bin 500 takipçisine, koronavirüs Covid-19 salgını sırasında “on-line” yani internet üzerinden alışveriş yapıp yapmadığını sordu. Gelen cevap, yüzde 73’ün internet üzerinden düzenli alışveriş yaptığı. Aynı soruyu bir de her ay Türkiye araştırmasını yaptığı kitleye sordu. Yanıtlar, internet üzerinden düzenli alışveriş yapanların oranını yüzde 30 gösteriyordu. Hangisi doğru diyerek TEPAV’ın banka ve kredi kartları kullanımı üzerinden yaptığı çalışmaya başvurduğunuzda da Covid-19’da yüzde 20 olan bu oranın, yüzde 32’ye çıkmış olduğunu görüyorsunuz. MetroPoll ve TEPAV sonuçları birbirini tutuyor. Twitter testinde doğru yanıt çıkmaması, Twitter’dan değil, Twitter kullanıcı profilinden, hatta genel olarak internet kullanıcı profilinden kaynaklanıyor.

Kayıtlara göre Türkiye’de 11,8 milyon Twitter hesabı var. Ama Erdoğan’ın 16, Cem Yılmaz’ın 14,6 milyon takipçisi görünüyor.


Türkiye’de 11 milyon 800 bin Twitter hesabı var. Buna aynı kişi, ya da kuruluş tarafından açılmış birden fazla hesap ve trolleme amacıyla açılmış sahte hesaplar dahil. Aynı şekilde 37 milyon Facebook ve 38 milyon Instagram hesabı var.

“Rakamlar yalan söylüyorsa”

Ara başlıktaki cümle Nazım Hikmetin bir şiirinden. Rakamlara bakarken aklıma geldi birden. Türkiye’de mükerreri, sahtesi ve gerçeğiyle 11,8 milyon Twitter kullanıcısı görülüyorken, oyuncu Cem Yılmaz’ın nasıl 14,6 milyon Twitter takipçisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nasıl 16 milyon takipçisi olduğunu ben açıklayamıyorum. Yalan demiyorum ama doğru da görünmüyor; hani “bir şey olmadı ama bir şeyler oldu” gibi bir durum.
Gelelim başka acı gerçeklere. İstanbul İstatistik Ofisinin Mayıs 2020’de yayınladığı “İstanbul Kent Yoksulluğu Araştırması” bize sadece gelir dağılımı eşitsizliğini değil bir başka gerçeği de gösteriyor.

Hayaller başka, gerçekler başka. İstanbul’da hanelerin yarısında değil sosyal medya, internet erişimi bulunmuyor.

Orta çaplı bir ülke büyüklüğünde, 19 milyona yakın nüfuslu İstanbul ahalisinin yarısının hayatında internet hiç yok. Yok. Yüzde 49,3 oran. Sosyal medyadan söz etmiyorum, internet yok. İnternete erişimi olanların ne kadarının interneti oyun, kumar, porno sitelerine girmek için kullandığına, ne kadarının sadece dizi izlediğine ve ne kadarının haber, bilgi edinmek için kullandığına hiç girmiyorum. Bu bilgiyi edindiğimde de aklıma Süleyman Demirel’in o müthiş İstanbul tanımlaması geldi: “Danimarka ile Bangladeş bir arada.”
İstanbul küçük bir Türkiye’dir, inanırım. İstanbul nüfusunun yarısının bırakın sosyal medyayı, internet erişiminin bulunmadığı bir Türkiye’de haberciliğin de, siyasetin de sadece sosyal medya kullanımına dayanarak yapılmayacağı ve “herkes konuşuyor” sözüne fazla kapılmamak gerektiği açık.