Avatar

Gazeteci-Yazar

Meclis gündemine 2 Haziran’dan itibaren Cumhurbaşkanlığı tarafından gönderilecek yasa teklifleri ekonominin toparlanması, siyasetin demokratikleşmesi mi amacını mı, yoksa AK Parti-MHP ittifakı iktidarının pekiştirilmesi amacını mı taşıyacak?


Korona Covid-19 virüsü salgını nedeniyle iki aydan fazladır uygulanan kısıtlamaların büyük kısmı 1 Haziran itibarıyla kaldırıldı. TBMM de iki aya yakın aradan sonra 2 Haziran’da yeniden açılıyor. Muhtemelen Temmuz sonuna kadar, yani iki ay kadar bir süre de açık kalacak Meclis. Ortada temel bir soru var. Bu süre içinde Meclis’e Cumhurbaşkanlığı tarafından gönderilecek yasa teklifleri ekonominin toparlanması ve siyasetin demokratikleşmesi amaçlı mı olacak, yoksa AK Parti-MHP ittifakının iktidarını pekiştirilmesi amaçlı mı?
Meclis’in ara verdiği iki ay boyunca, ağırlıkla iktidar yanlısı medya tarafından verilen haberlerle toplum önümüzdeki iki ay boyunca nelerle karşılaşacağına siyasi psikoloji olarak hazırlandı. Dolayısıyla örneğin Cumhurbaşkanlığının Baroların seçim usullerine müdahale edilmesi yasa teklifini Meclis’e ilk sırada göndermesine geniş toplum kesimleri pek şaşırmayacak. O sırada zaten Covid-19 sırasında işsizler ordusuna katılan iş aramakla, küçük işletmeler batmaktan kurtulmakla, büyükler ise hükümetin öncelikle kendilerini kurtaracağı tahminiyle arayı iyi tutmakla uğraşacak. Bu ortamda örneğin İş Bankası’ndaki CHP hisselerine el konulması -Anayasa Mahkemesinden dönme ihtimaline rağmen- Meclis’e getirilirse karşı çıkacak bir avuç insan olacak. Siyasi partiler yasasından seçim yasasına dek, neredeyse sadece AK Parti ve fiili koalisyon ortağı MHP arasında yürüyen bir tartışma söz konusu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli, kendilerinden önce başka liderlerin de denediği deneyecek gibi: seçim kurallarını değiştirerek seçim kazanmanın iktidarlarını sürekli kılacağına inanıyorlar.
İşte bu ortamda demokrasinin yanında özgürlükleri de etkileyecek yeni bir senaryo konuşulmaya başlandı Ankara’da.

Şimdi de olağanüstü hâl senaryosu

Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’e konuşan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bu senaryoyu açıkça dile getiren ilk siyasetçi oldu. Hükümetin “CHP’lileri sokağa dökme planları” yaptığını öne süren Kılıçdaroğlu, şöyle konuşmuş: “Baskıcı bir yönetim anlayışıyla herkesi susturmanın arayışı içindeler. Bu arayışı gerekçelendirmek için de ‘CHP sokağa çıktı, anarşiden, terörden yana’ söylemlerine yöneldiler. Böylece, daha baskıcı yönetimle önce olağanüstü hâl (OHAL) ilan edip sonra da kimsenin itiraz edemeyeceği bir yönetim arzuları var. Biz, bu oyunlara gelmeyeceğiz.”
Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri Meclis açılışından bir gün önce söylemesi, zamanlaması bakımından önem taşıyor. Bu sözler son dönemde kuliste yankı bulan “AK Parti oy kaybediyor, Erdoğan seçime gitmez” türü iddiaları da akla getiriyor, Kılıçdaroğlu o yönde bir imada bulunmasa da.
Öte yandan bu sözler Erdoğan hükümetine olduğu kadar CHP’lilere de yönelik. Covid-19 nedeniyle CHP kurultayı da ertelenmişti. Ağustos’ta tahmin edilse de henüz tam tarih saptanmayan Kurultay öncesinde CHP’de herkes kendisini gösterme derdinde. Kılıçdaroğlu, “Hükümet öküz altında buzağı ararken eline malzeme vermeyin” demek de istiyor. Kılıçdaroğlu’nun bu uyarıyı ağırlıkla CHP tabanının okuduğu Sözcü’de yapması da anlamlı.
Tabii Kılıçdaroğlu’nun da daha önce hükümetin HDP tuzağına düşüp milletvekili dokunulmazlıklarını kaldırma oyu verdiğindeki türden hatalardan sakınması lazım.
Kılıçdaroğlu’nun bu dönem bir yandan muhalefet yapıp, bir yandan İYİ Parti lideri Meral Akşener ile ortaklığını sürdürüp, diğer yandan CHP kitlesini hükümetin eline özgürlükleri ve demokrasiyi daha da kısıtlayıcı malzeme vermemeye çalışması gerçekten kolay iş değil.

Erdoğan’ın işi hiç kolay değil

Ekonomi en ağır sorun. Henüz Covid etki etmeye başlamadığı yılın ilk çeyreğinde (yüzde 6 beklenirken) yüzde 4,5 gelen büyümeyle övünmenin yatırımcıları da üretimcileri de inandıramadığı ortada. İşsizliğin gerçek boyutları, işyerleri açılmaya başladıkça ortaya çıkacak. İnşaat, turizm ve ulaştırma başta olmak üzere hizmetler sektöründe ciddi istihdam daralması yaşanacağı endişesi var. Şu ana dek Meclis gündemine İş Bankası’ndaki CHP hisselerine el konacağı dışında ekonomiyle ilgili bir düzenleme önerisi geleceğine dair işaret yok. Sadece daha çok borçlandırma anlamına gelen kredi paketleri var.
Ekonomideki sorunu dış politikaya bağlayan birkaç konu bulunuyor. Bunların başında S-400 geliyor. Erdoğan, Covid salgını nedeniyle Rus füzelerinin “aktive edilmesinin”, yani Türk Silahlı Kuvvetleri sistemine dâhil edilmesini ertelemişti. Oysa ABD Başkanı Donald Trump Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan S-400’ün hiç kullanılmayacağına dair taahhüt bekliyor, aksi takdirde ekonomik yaptırımlara işaret ediyor. Bir açıdan Türkiye’nin egemenlik haklarına müdahale anlamını taşıyan bu yaklaşım, diğer yandan özellikle Avrupa Birliği’nden umulan yatırımları engelleyebilir. Irk ayrımı ve polis şiddetinin alevlendiği ABD’de, seçim kampanyasına başlayan Trump’ın bu konuda Erdoğan’a destek olmak için karşılığında neleri isteyeceği henüz muamma. Öte yandan, izlenen Suriye siyasetinin de etkisiyle ABD’den sonra Rusya da fiilen güney komşumuz oldu. Medyada Nusaybin sınırında Rus bayraklı zırhlıların fotoğrafları yayınlanıyor. Libya’da denge Türkiye’nin müdahalesi sayesinde kırılmış olsa da durum hâlâ kritik.
Oysa Brexit ardından Covid sarsıntısı geçiren AB ile yeni bir ilişki zemini aramanın tam sırası. Öte yandan Türkiye’de bunu istemeyen belli çevrelerin olduğu son zamanlarda artan kışkırtma eylemlerinden belli. Türkiye’nin ekonomisi için de gerekli olan AB ile yakınlaşma için demokratik haklarını kısması değil, genişletmesi gerekiyor.

AK Parti içi de rahat değil

Kılıçdaroğlu’nun (yukarıda saydığımız gibi) üçlü dengeyi bozmadan yürümesi gerekiyorsa, Erdoğan’ın da ekonomi ve dış politikada iç içe geçmiş sorunları, ortağı MHP’yi fazla kızdırmadan idare etmeyi ve yaklaşan AK Parti genel kurulu öncesi parti içi ve parti-kabine-cumhurbaşkanlığı dengesini bir arada yürütmesi gerekiyor. Meclis açılışıyla birkaç yasayı hızla değiştirip genel kurula öyle gitmek istiyor Erdoğan. Ekim ayındaki Baro seçimleri öncesi o konuyu öne çekmek istemesi de bununla ilgili.
Siz bakmayın parlak demeçlere. AK Parti bünyesinde bütün işlerin Cumhurbaşkanlığındaki dar bir ekibin kontrolünde yürütülmesinden ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi uyarınca artık milletvekillerinin hükümet icraatına etki edememesinden rahatsızlık var. Kabinede ise birkaç bakan dışında diğerleri ha var, ha yok. Salgınla mücadelede öne çıkan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı ayrı yere koyalım. Diğerleri baş harflerine göre- Abdülhamit Gül, Berat Albayrak, Hulusi Akar, Mevlüt Çavuşoğlu ve popülaritesi her geçen gün yükselen Süleyman Soylu. Bir de MİT Başkanı Hakan Fidan var etkisi olan. Ama tabanda Genel Kurul öncesi bir hareketlenme gözleniyor. Malum, seçeneksiz de değiller artık, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu bu tablodan bıkanları karşılamaya hazır.
Erdoğan bu dengeleri korumak için kendisinden önce başka liderlerin de düştüğü hata ile iktidarını özgürlükleri (basın ve ifade özgürlüğü dahil) biraz daha kısıtlayarak pekiştirme yoluna başvurma yoluna gidebilir. Üstelik bunu yaparken ABD ve AB’yi de içine alan baskıcı ortamdan ilham alabilir. Yanlış olur, ama yapma ihtimali bulunuyor.
2 Haziran’dan itibaren Meclis gündemine taşınacak yasal düzenlemeler bu nedenle önem taşıyor.