Utku Perktaş

Prof. Dr. Utku Perktaş, Hacettepe Üniversitesi, Biyoloji Bölümü öğretim üyesidir ve biyocoğrafya dersleri vermektedir.

İzmir Yalıçapkını (Halcyon smyrnensis), Akdeniz ve kısmen Ege kıyı şeridinde görebileceğimiz bir kuş türü. (Foto: wikicommons)

Bir önceki yazımda biyoçeşitliliğin ne olduğuna değinmiştim. Şimdi ise biyoçeşitlilik, yani dünyadaki yaşam biçimlerinin çeşitliliğindeki kayıplarının hayatımız için ne kadar kötü olabileceğinden bahsedeceğim. Bugün yaşadığımız gezegende insanın yarattığı sorunlar şüphesiz küresel boyutta ve her geçen gün artıyor. Bu konuda üç maymunu oynar gibiyiz; ne görüyoruz, ne duyuyoruz, ne de yeterli ölçüde konuşuyoruz. Sulama için çok fazla su kullanıyoruz, soya fasulyesi ve yağ palmiyesi için çok fazla yağmur ormanı tahrip ediyoruz, atmosfere aşırı ölçüde karbon salıyoruz. Bunların etkileri de birleşince karşımıza çıkan sorun biyoçeşitlilik krizi oluyor.
Biyoçeşitlilik kayıpları nedeniyle neredeyse dönüşü olmayan bir sona doğru sürükleniyoruz. Peki, sorunların üstesinden hızla gelebilir miyiz? Milyonlarca yılda evrimleşen biyoçeşitliliğin tekrar kısa bir süre içinde kazanılması ve yaşadığımız gezegende milyonlarca yılda oluşan dengenin hızla kurulması biyolojik açıdan pek mümkün görünmüyor. Tablo ne yazık ki karamsar bir duruma işaret ediyor.

Ne kadar kötü?

Tek kelimeyle, çok! Büyük memelileri düşünelim, bizim de içinde olduğumuz grup. Örneğin kaplanların sayıları geçen yüzyılda %97 oranında azaldı. Dünyanın birçok bölgesinde, büyük hayvanlar insanlar tarafından yok edildi. Dodo kuşunu ya da yünlü mamutları bir düşünün. Günümüzde türlerin yok olma oranının insanların gezegene hâkim olmasından önceki döneme göre 1000 kat daha yüksek olduğu düşünülüyor. Bu durum 65 milyon yıl önceki dev bir göktaşının dinozorları dünya üzerinden silmesinden sonra yaşanan kayıplardan bile daha hızlı olabilir. Bazı bilim insanlarına göre, jeolojik tarihin altıncı kitlesel yok oluşu içinden geçtiğimiz dönem de çoktan başlamış durumda. Bu dönemin adı da insanın dünyaya verdiği zararlar sonucu kondu: Antroposen, yani İnsan Çağı.
Veri eksikliğine rağmen, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği memelilerin %25’inin, amfibilerin %41’inin ve kuşların %13’ünün yüksek seviyede tehdit altında olduğunu söylüyor. Türlerin yok olması, biyoçeşitliliğin yok edilmesi konusunda bir pencere açabilir ama bu dar bir penceredir. Tanım gereği nadir olan bir grubun son üyesinin ortadan kaybolmasını tanımlar. Ancak son dönemde yapılan çalışmalar, toplam hayvan sayısındaki düşüşü inceliyor ve dünyanın en yaygın türlerinin durumunu ortaya koyuyor.
Sonuçlar ne yazık ki pek iç açıcı değil, hatta korkutucu. Dünya üzerinde yaşayan hayvanların sayısı 1970 yılından bu yana yarı yarıya azalmış durumda. Araştırmacılar, bilimsel makalelerin ortaya koyduğu sonuçları halka indirgeyerek, içinde bulunduğumuz durumu büyük vahşi yaşam kaybını temsil eden bir “biyolojik imha” süreci olarak adlandırıyorlar. Yani, “İnsan uygarlığının temellerine doğru korkutucu bir saldırı”.

Biyoçeşitliliğin dar koridoru

Bu yılın başında başarılı ekonomistler Daron Acemoğlu ve James Robinson, “Dar Koridor” başlıklı bir kitap yayınladılar. Kitapta geçen dar koridor teorisi güzel bir çalışmanın ürünüydü. Farklı disiplinlere de uygulanabilecek bir teoriydi. Bu teori kısaca şunu söylüyordu: insanları köleleştiren, eşitlik ve adaletten uzak baskıcı yönetimlerin hâkim olduğu coğrafyalarda kalıcı büyüme ve refah söz konusu olamazdı. Burada toplumu oluşturan herkesin özgürlüğü önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Genel olarak toplum ve toplum için kural koyucular bir koridorun içinde. Bu koridorda bileşenler karşılıklı olarak ne kadar birbirleriyle barışcıl bir sistem içinde yaşarlarsa sıkışma o kadar az oluyor.
Peki, bunun biyoçeşitlilik ile alakası ne olabilir? Yaşadığımız gezegeni birçok canlıyla paylaşıyoruz, bu canlıların gezegen içindeki refahı sağlıklı bir dünya sağlamamız için ve tabi ki insanın geleceği için çok önemli. Öyleyse, dünyayı paylaştığımız canlıların farkında olarak, onların yaşam hakları olan coğrafyaları koruyarak ve özgürlüklerine saygı göstererek yaşamak zorundayız. Eğer bu durumu sağlamazsak, çevremizde kalan yaşam biçimleri ile birlikte dar bir koridorda sıkışır ve bu sıkışmanın da bedelini ödemek zorunda kalırız.

Kovid-19 böyle ortaya çıktı

Nasıl mı? Kovid-19 salgınının çıkış nedeni hayvanlardan insana geçen bir virüs oldu. Biyoçeşitlilik coğrafi olarak nerede yüksekse bu tür patojenlerin ortaya çıkış yerleri de genellikle o bölgeler oluyor. Bu coğrafyalarda meydana gelen insan müdahalesi bu virüslerin ortaya çıkmasını sağlamış durumda. Yani, biyoçeşitliliğin dar koridoru içinde ortaya çıkan sıkışmaların neden olduğu etkiler bu tür tepkilere yol açmış. Kovid-19 yanı sıra ebola, Marburg ateşi, sıtma gibi salgınları hatırlayın. Hepsi aynı sıkışmanın ürünü ve insanlığa büyük zararlar verdiler. Biyoçeşitliliğin zarar görmesini önlediğimiz zaman, biyoçeşitlilik de şüphesiz insanla barışık olarak insan yaşamını destekleyici olacak. Dar koridor içindeki sıkışmalar olmayacak, dünyadaki refah düzeyi artacak.
Dar koridor teorisi hayatın birçok alanı için geçerli. Bir de şöyle bakalım, insan nüfusu yaşadığımız gezegende sürekli artıyor ve yaban hayatı rezervleri, yerel halkın geçimini engelliyorsa tehdit altına giriyor. Afrika’daki filler ve gergedanlar dar koridor içinde sıkışmış durumda, bunlar üzerine sürdürülen kaçak avlanma krizi bunun en uç örneklerinden biri. Yaban hayatının çoğu tahrip edilen alanlar nedeniyle yok oluyor.

Biyoçeşitlilik ve ekonomik değeri

Diğer bir yaklaşım, “doğal sermaye” olarak sunulan ekosistem hizmetlerinin finansal değerini tahmin ederek biyoçeşitliliğin değerini vurgulamaktan geçiyor. Bazen bu yaklaşımlar gerçek tasarrufa yol açabilir. Koridor içindeki insana pozitif katkılar sağlayabilir. Son 20 yılda New York, şehre temiz su sağlayan doğal havzayı korumak için 2 milyar dolar harcadı. Suyun %90’nını daha fazla filtrelemeye ihtiyaç duymadan kullanıma açtı. Bunun yerine havzayı korumayıp, tahribata göz yumsaydı ve bir su arıtma tesisi inşa etmek isteseydi 10 milyar dolara yakın para harcaması gerekecekti. İşte bu, biyoçeşitliliği koruyarak ekonomik yarar sağlamanın bir örneği. Biyoçeşitlilik kaybını ekolojik çöküşe götüren noktanın bulunması acil bir önceliktir ve bu dar koridoru içindeki sıkışmaları en aza indirecektir.
Prof. E. O. Wilson, “Üzerinde yaşadığımız gezegen, şimdiye kadar bildiğimiz tek yaşayan gezegen, bundan en iyi şekilde yararlanmak için koruyalım.” diyor. Bu çağrı her zamankinden daha acil bir öncelik durumunda. Kulak kabartıp, ses yükseltip hızla dikkate almakta fayda var.