Avatar

Gazeteci-Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yeniden ibadete açılan Ayasofya, 537’de Bizans İmparatoru Justinianus tarafından katedral olarak yaptırılmış, 1453’te İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet tarafından Camiye ve 1935’te Atatürk tarafından Müzeye çevrilmişti. (Foto: Claudia Beyli / Pixabay)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 10 Temmuz öğleden sonra Danıştay 10’uncu Dairesinin “Karar hükümetindir” demesinden dakikalar sonra Ayasofya Müzesinin 24 Temmuz’da yeniden cami olarak ibadete açılacağı kararnamesini yayınladı. Bu tarihi bir karardı. Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te katedrali camiye çevirmesi ardından, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1935’te Ayasofya’yı müzeye dönüştürmesi geri alındı.

Erdoğan’ın akşam saatlerindeki halka hitabında üç nokta öne çıktı. Birincisi, bu adımla sadece İslamcı değil, bütün muhafazakâr/milliyetçi kesimin 1930’lardan bu yana gündeminde olan siyasi bir hedefe ulaşılmış olmasıydı. İkincisi, dış dünyaya bu kararın Türkiye’nin egemenlik hakkı olduğunu uyarısıydı. Üçüncüsü, Ayasofya’nın “Dünya Kültür Mirası” özelliklerinin korunacağı sözüydü. Bu, Ayasofya’daki Hz.Meryem, Hz.İsa ve melek mozaiklerinin korunacağı sözüydü; UNESCO açıklaması Ayasofya’nın Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarılabileceğini ima ediyordu. Bu aslında zafer sevinci içindeki kesime galeyana gelip bu eserleri tahrip etmeme uyarısı da sayılırdı.
Durumu en iyi özetleyen cümleleri Meclis Başkanı Mustafa Şentop kurdu: “Ayasofya bizim kuşağımızın, bizden önceki birçok kuşağın ideallerinde cami olarak açılması gereken bir yapı olarak (…) hedef olarak, hayal olarak, rüya olarak yer almıştı. ‘Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın’ bizim gençliğimizin en önemli sloganlarından biriydi.”

Siyasi analiz: neden şimdi?

Oysa çok değil, daha bir küsur yıl kadar önce, belediye seçimleri öncesinde bir halka hitap sırasında Erdoğan “Ayasofya açılsın” sloganlarını susturarak “Önce karşısındaki Sultanahmet’i doldurun, provokasyonlara gelmeyiz” demişti. Soru birkaç gün sonra, 18 Mart 2019’da üç kanalın ortan canlı yayınında sorulduğunda daha da açık konuşmuştu:
“Bunları aşmak bizim için sorun değil. Aşarız. Ama getirisi götürüsü nedir? (…) Bizim için faturası çok daha ağırdır. Unutmayalım, şu anda dünyanın çok çeşitli ülkelerinde bizim binlerce camimiz var. Acaba bunu söyleyenler, o camilerin başına ne gelir diye düşünüyor mu?
“Kusura bakmasınlar, bunlar dünyayı tanımıyorlar. Muhataplarını bilmiyorlar. Onun için ben bir siyasi lider olarak, bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim. (…) Onun için hassas olacağız, dikkatli olacağız, bu tezgâha gelmeyeceğiz.”
Aradan geçen kısa sürede ne oldu da “Bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim” diyen, “bu tezgâha gelmeyeceğiz” diyen Cumhurbaşkanı, dış dünyada tepkiye yol açan bu adımı attı? O nedenle, “Ne değişti?” sorusuna yanıt aramamız gerekiyor?

Bir yılda ne değişti?

Aradan geçen sürede üç değişiklik oldu.
1- Erdoğan liderliğindeki AK Parti, Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’nin desteğine rağmen 31 Mart ve özellikle 23 Haziran İstanbul seçim tekrarında ciddi bir yenilgi aldı. İstanbul ve Ankara belediye başkanlıkları AK Parti’den (Meral Akşener liderliğindeki İYİ Parti desteğiyle) Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’ye geçti. Muhalefet yıllar sonra geniş seçmen kitlesine erişim sağladı. AK Parti de belediyelerin avantajlarından mahrum kaldı.
2- Koronavirüs salgını, zaten kırılgan durumdaki ekonomiyi daha da kötü etkiledi. Turizm ve ulaştırma gibi sektörlerdeki gerileme sıcak döviz girişini zorlaştırdı. MetroPoll araştırma şirketinin anketine göre, AK Partililer dahil halk TUİK’in açıkladığı enflasyon ve işsizlik rakamlarına inanmıyor.
3- MHP tabanını etkileyen İYİ Parti’ye ek olarak, doğrudan AK Parti içinden iki parti siyasete katıldı: Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi ve Ali Babacan liderliğindeki DEVA Partisi.
Bu üç gelişmenin sonucunda AK Parti ve MHP tabanındaki erime anketlere yansımaya başladı. Ayasofya hamlesi ile tabana “Gitme, kal” çağrısı da yapılıyor. O arada, iktidarın CHP’den beklediği olumsuz tepki yerine Kılıçdaroğlu’nun “Aç kardeşim, zaten namaz kılınıyor orada” demesi de bazı hesapları bozmuş olabilir.

Dünyadan tepkiler

Doğrusunu söylemek gerekirse Ankara, Atina’dan gelen tepkileri pek ciddiye almıyor. Yunanistan, Avrupa Birliği (AB) üzerinden Türkiye’ye zarar verebilir ama Türkiye’nin AB ile ilişkileri zaten dip noktalarda geziniyor. AB de bu nedenle Türkiye ile ilişkileri koparmaz; Ankara-Brüksel ilişkileri son on yıldır “Hayır diyen ben olmayacağım” ekseninde zaten.
ABD’den gelen tepki ciddi. Çünkü seçim dönemi Donald Trump Kongre’de etkili (Grek lobisi dahil) Türkiye-karşıtı lobileri dikkate almak zorunda. Ancak Türkiye ile ABD ilişkileri şu anda öyle sorunlarla boğuşuyor ki, bir yaptırım eksik ya da fazla fark etmez diye bakıyor Ankara. O nedenle alınabilir bir risk olarak görülüyor. Ankara’da fısıldanan bazı iddialar, seçimden önce Trump’ın Kongre’yi yatıştırmasına imkân verecek bir adımın atılabileceğinden söz ediyor, birazdan geleceğiz.
Rusya’nın uyarı ve tepkileri de ciddi, belki en ciddisi. Türkiye zaten Suriye’de Rusya ile sorunlu bir işbirliği içinde, Libya’da karşı karşıya, ekonomisi içinse Rus turiste ihtiyacı var. Vladimir Putin ile sürekli konuşan Erdoğan bu riski almış görünüyor.

Sırada ne var?

Bu çerçevede Erdoğan’ın önümüzdeki süreçte atacağı her adımın iç politikadan öncelikle AK Parti, ikinci sırada da MHP ile ittifakının ortak tabanındaki erimeyi tersine çevirme amaçlı olacağı söylenebilir. Ayasofya bu açıdan bakıldığına başarılı bir hamle gibi görünebilir. Ancak iki kayıt düşmek gerekir:
1- Ayasoyfa’nın İslami ibadete açılacağı vaadi, her seçimde, Türkiye’deki her sağ partinin en önemli propaganda vasıtası olmuştur. Artık Ayasofya vaat olmaktan çıktı, gerçek oldu. Bunu artık sadece Erdoğan ve AK Parti “Biz yaptık” diye kullanabilir, Bahçeli ve MHP de bundan pay çıkarabilir,
2- Ancak bu durumun etkisi ne kadar sürer ve bu heyecanın ne kadarı oya tahvil edilebilir? Ekonomide ciddi bir düzelme beklenmedikçe Erdoğan’ın kesinlikle 2023 dediği seçimlere kadar sürer mi?

İç ve dış ihtimaller

İşte bu açıdan bakıldığında hava tam Bahçeli’nin erken seçim çağrısında bulunma havası denebilir. Ekonomide koronavirüs hasarı tam olarak ortaya çıkmadan ve Ayasofya etkisi sağ seçmen üzerinden henüz geçmeden. Bana kalırsa ekonomi bu haldeyken akılcı olmaz ama, zaten akılcı olmayan o kadar çok şey var ki günümüzde.
Dışarıya gelince… Ankara’da dolaşan, ama yaygın olmayan bir iddiaya göre, Erdoğan tam şu sıralarda Heybeliada Rum Ortodoks Ruhban Okulunda eğitime izin verip, yurtdışında Ayasofya nedeniyle yükselen tepkileri dindirebilir. Sadece bazı fısıltılar şu anda, ihtimaller çok yüksek değil ama yine de izlemekte yarar var.