Avatar

Gazeteci-Yazar

Erdoğan isterse, devletin 30 Ağustos’ta hem Dumlupınar’da hem Ankara’daki törenlerde bulunmasını sağlaması mümkün. Sağdan sola, MHP lideri Bahçeli, önceki TBMM Başkanı Yıldırım, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve TBMM Başkanı Şentop 26 Ağustos’ta Malazgirt törenleri için Ahlat’ta görülüyor. (Foto: Twitter)

26 Ağustos’ta Malazgirt’te Alparslan’ın 1071’de Bizans ordularını yenmesini kutlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, acaba 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Atatürk’ün Yunanistan ordularını bozguna uğratmasını da kutlayacak mı? Acaba İstiklâl Savaşının önderi, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e de saygı ve övgülerini televizyon canlı yayınlarında sunacak mı? Ya o meydan muharebelerini kazanan Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet İnönü’ye de bir küçük şükran sunacak mı? O kadar da ileri gitmeyeyim mi? O zaman tekrar sorayım, Erdoğan 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da olacak ve Atatürk’ü anacak mı? Erdoğan istese, devletimizin Cumhurbaşkanını aynı gün hem Dumlupınar’da hem Ankara’daki törenlerde bulunmasını sağlayacak imkânları olduğundan eminim.
Erdoğan’ın seçim ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli, geçen 30 Ağustos’ta Dumlupınar’daydı. En azından şimdiye dek Bahçeli’den Atatürk’e yönelik bir söz, bir tavır görülmüş değil. Acaba Bahçeli, Erdoğan’ı 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da olup Türkiye’yi işgalcilerden kurtaran Atatürk için de birkaç güzel söz söylemeye ikna eder mi? Yoksa, Bahçeli’nin de halkın büyük çoğunluğu gibi “Keşke Yunan kazansaydı” diyen meczuplardan rahatsız olduğunu tahmin edenlerdenim.

“Keşke Yunan kazansaydı” diyen kafa

Bunu diyen Kadir Mısıroğlu, fanatik İslâmcıların yere göre sığdıramadığı bir televizyon fenomeniydi. 2019’da ölmeden önce, Cumhuriyet karşıtlığını iyice vurgulamak için ekranlara başında fesiyle çıkar, Amerikalıların “televangelist” dediği Evangelist din tüccarları gibi boş meydanda döktürürdü. Gerçi Cumhurbaşkanlığında ağırlanmaya da mahzar olmuştur ama onun sözüdür. Yine bir TV şovunda şöyle söylemişti: “Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi… Ne hilafet yıkılırdı ne şeriat yıkılırdı ne medreseler lağvedilirdi ne hocalar asılırdı… Hiçbiri olmazdı.
Şunu açıkça görmemiz ve söylememiz gerekiyor. İstiklâl Savaşı sadece işgalci ordulara karşı verilmedi. 1918 Mondros’tan 1923 Lozan’a dek yaşananların bir iç savaş boyutu da vardır. Bir yandan İngiliz, Fransız, İtalyan Yunan işgal ordularına karşı savaşan Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları diğer taraftan Sultan Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit’in işgalcilerin para ve silahıyla üzerlerine saldığı hainlerle de savaşıyordu. Dumlupınar’da dur denilen sadece dış değil, iç düşman da olmuştur. Aynı kafadır…
Dünyada kurucu lideriyle türlü kompleks içinde bu kadar didişen bir başka ülke yoktur sanırım.

Dumlupınar’da değişen tarih

Öncesinde İnönü vardı kuşkusuz, Ankara yakınlarına, Polatlı’nın hemen dışlarına kadar gelmiş olan İngiltere destekli Yunanistan ordusunu durduran. Dumlupınar’da Türkiye’yi yok etme girişimidir bozguna uğratılan.
Tarihi coğrafyadan okuyacak olursak, son bin yılda kaderi nehirlerle su yollarıyla çizilen bir tarih ortaya çıkar. Malazgirt ile Fırat aşılmıştır. Söğüt çayı kenarında kuruluştan sonra Çanakkale Boğazını aşarak başlayan yükselme ve genişleme Tuna Nehrinde durmuştur. Hilafet özlemcisi zihniyet görmezden geliyor ama Türk İmparatorluğu yükselme ve genişleme devirlerini, en parlak çağını aslında hilafet 1517’de Mısır’dan alınmadan önce ve o hızla bir süre daha yaşamıştır. Gerileme ise Osmanlı hanedanından olmayan, Anadolu’yu “son vatan” sayan bir bilinçle Sakarya Nehri yakınlarında Dumlupınar’da durdurulmuş, işgalci güçlerle sınır ise Meriç Nehriyle çizilmiştir.

İstiklâl Savaşıyla alıp verilemeyen nedir?

AK Parti iktidarı altında yıllardır neredeyse her millî bayramda kutlamaları bir gerekçeyle iptal ediyor, yasaklıyor, ya da kısıtlıyor. Bu nedenle daha önce millî bayram umurunda olmayan kesimler bile yepyeni bir tepkisel duyarlılık kazandı. Bayramları ayırmak nedir? Kutlamaları ayırmak nedir? Tarihi gerçekleri ayırmak nedir? Bunlar üzerinden de sizin-bizim ayrımı yapmaktan umulan nedir? Dahası, İstiklâl Savaşı ile alıp verilemeyen nedir?
Yoksa sorun Atatürk’ten bahsetmek zorunda kalınması mı? Sorun halkın yıllardır süren Osmanlı yüceltmesine karşı millî bayramlarda Atatürk’e, laik Cumhuriyete sahip çıkılma görüntüsüne tahammülsüzlük mü?
Uzatmayalım, meram anlaşıldı. Tekrar soralım: 26 Ağustos’ta Malazgirt’te gördüğümüz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da görebilecek, kurtuluş ve kuruluşumuzun önderi Atatürk’e bir küçük şükran sözü ettiğini duyabilecek miyiz?