Cumhuriyeti Demokrasiye Kırdırmadan

Başkanlık sistemine geçişle devlet kurumları felce uğramaya başladı. Cumhuriyeti demokrasiye kırdırmadan ilerlemenin yolu hukuk devleti.

29 Ekim haftası geldiğinde Siyasete Giriş dersi öğrencilerime “Cumhuriyet nedir?” diye sorarım. Cumhuriyeti tanımlamak sanıldığı kadar kolay değildir.
Biraz düşünülür, normaldir. Soyut kavramları tanımlamamız istenince biraz zorlanırız. Sonra genelde şuna benzer bir cevap gelir: “Halkın kendi kendini yönetmesidir.” Bunun üzerine “Peki, demokrasi nedir o zaman?” diye ikinci bir soruyla devam edersek, iş daha zorlaşır. Çünkü ona da benzer bir cevap gelecektir ve o noktada anlarız ki bu iki kavramın farkı zihinlerde pek de net değildir.
Bu bizi faydalı bir tartışmaya götürür. Özellikle de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak cumhuriyet ve demokrasi arasındaki ilişkiyi iyi kavramanın kıymetli olduğunu düşünürüm, çünkü günlük siyasetimiz bu ilişkinin gelgitleri içinde geçiyor.
Şöyle açalım. Cumhuriyet ve demokrasi ortak çıkış noktaları olmakla birlikte farklı geleneklerdir. Aralarında bir ilişki vardır ve bu ilişki birçok zaman pozitiftir, ama her zaman da değildir. Diyebiliriz ki cumhuriyet ve demokrasi gelenekleri arasındaki çekimi ve gerilimi anlamak, Türkiye siyasetini doğru okumaya yardımcı olacaktır.

Cumhuriyeti tanımlamak

Bu perspektif, bugün siyaset gündemimizin tam ortasında bulunan ve yargı organlarından Merkez Bankası’na, üniversitelerden Kamu İhale Kurumu’na etkisini şiddetle hissetmekte olduğumuz “kurumsal bağımsızlık” meselesinde nerede durmamız gerektiği konusunda da yol gösterici niteliktedir.
Bugün 29 Ekim, o yüzden cumhuriyeti tanımlayarak başlayalım. Cumhuriyet bir rejim tipidir ve iki temel özelliği vardır. Birincisi, yöneticilerin sıradan halktan seçilmesidir. Yani, yöneticiler meşruiyetini asil bir kandan değil, halkın teveccühünden alır.
İkinci ve kritik özelliği ise yöneticilerin hareket alanının bir anayasa ile sınırlandırılmış olmasıdır. Yöneticiler keyfi hareket edemez, çoğunluğun istediği her şeyi de yapamazlar. Anayasanın belirlediği kırmızı çizgiler vardır. “Fazilet” olarak görülen, “kamu yararına” olduğu düşünülen prensipler kırmızı çizgidir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliktir, ABD’de liberal hak ve hürriyetlerdir, İran İslam Cumhuriyeti’nde Şiiliktir, Çin Halk Cumhuriyeti’nde 2004 yılına kadar sosyalizmdi, vb.
Peki demokrasi nedir? Minimal ya da en kısıtlı anlamıyla demokrasi, siyasilerin ve siyasi kararların halk tarafından belirlendiği siyasi sistemdir.

Kısıtlar, riskler

Bu haliyle, demokraside halkın iradesinin önünde pek bir engel bulunmaz. Halk isterse siyasete istediği yapıyı verebilir. Kırmızı çizgiler nerdeyse yoktur.
Bu şekilde bakacak olursak cumhuriyet ve demokrasinin çıkış noktalarında ortaklık olduğunu ama izledikleri yolda farklılık olduğunu görürüz.
İkisinde de ortak bir hedef vardır: keyfi iradeyi sınırlamak, halkın çıkarlarını keyfi iradeye karşı korumak.
Cumhuriyet keyfi iradeyi anayasayla sınırlar. Demokrasi bu kontrol görevini halka verir. Yani cumhuriyette yöneticiler yargı, yasama gibi kurumlar yoluyla yatay denetlemeye tabiidir. Demokraside ise dikey denetleme vardır, bu da seçimler yoluyla gerçekleşir.
İki gelenekte de bazı riskler vardır fakat farklı konularda risk almışlardır.
Cumhuriyet geleneğinde göze alınan risk şudur: bir noktada halkın önemli bir kısmı mevcut anayasal çerçeve içinde yaşamayı artık istemezse bile bu yasalarla yaşamaya zorlanacaktır ve bu bir sıkıntı doğurabilecektir. Cumhuriyet geleneği bunu, daha büyük gördüğü başka bir riskten kaçınmak için yapar. Günün birinde, çoğunluğu arkasına alabilmiş bir siyasi hareketin toplumu kamu yararına aykırı bir geleceğe sürükleme riskini göze almak istemez ve bu olasılığı düşürmeye çalışır.

Cumhuriyeti kırdırmak

Cumhuriyetçi geleneğin almadığı bu riski, demokratik gelenek alabilir. Demokratik geleneğin kaçındığı risk bir kişinin veya grubun çoğunluğa siyasi dayatma yapmasıdır. Buna fırsat vermemek adına hukuka savaş açabilir, cumhuriyeti demokrasiye kırdırabilir.
Cumhuriyet ve demokrasi geleneklerinden hangisinin ağır bastığı ise ülkeden ülkeye veya zaman içinde değişiklik gösterir.
Örneğin ABD’de cumhuriyetin ağır bastığı söylenebilir, çoğunluğun tahakkümü tahammül edilemez bir şeydir ve bireysel özgürlükler anayasal güvence altındadır. Fransa’da ise cumhuriyet ve demokrasi biraz daha dengededir. Yeni demokrasilere bakınca ise cumhuriyetçi geleneğin zayıf, minimalist demokrasilerin önde olduğunu görürüz.
Türkiye ise tarihsel olarak cumhuriyet geleneği daha güçlü bir ülke olsa da son yıllarda bu anlamda belirgin biçimde zayıflamıştır. Hepimizin bildiği gibi 1923’te cumhuriyet kurulmuş, 1950’den sonra demokrasiye geçiş başlamıştır. Zaman içinde bu iki gelenek arasında gerilimler yaşanmış (laiklik tartışmaları, parti kapatmalar gibi) ve bu dengeyi oturtma çabası Türkiye siyasetinin özeti olmuştur.

Başkanlık sistemiyle yaşanan kırılma

Bugün ise bu gerilimin en şiddetli ve yıpratıcı formuna ulaştığını söyleyebiliriz. 2017 halk oylaması sonrası başkanlık sistemine geçiş ve beraberinde devlet kurumlarının art arda felce uğrayışı tesadüf olmadı. Tam da yukarıda tarif etmeye çalıştığım türde bir risk gerçekleşti, hukuk eridi ve toplum kendi yararlarına aykırı bir noktaya sürüklendi.
Şunu unutmamak gerek ki, hukuksal fren mekanizmalarını engel olarak gören bir demokrasi anlayışında eninde sonunda herkes kaybeder. Hukuk olmayınca demokrasi de sığlaşır, geriler. Oysa, cumhuriyeti demokrasiye kırdırmadan ilerlemek mümkün. İhtiyacımız olan cumhuriyet ve demokrasi geleneklerinin birbirini tamamladığı bir siyasettir. Buna ulaşmanın yolu da çoğunluk-azınlık demeden hepimizin hakkını koruyan bir hukuk sistemini acilen restore etmekten geçiyor.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...